9 Temmuz 2015 Perşembe

KINGSMAN: THE SECRET SERVICE


Biraz arafta kalmış, genede çok beğendiğim, ileride de tekrar izleyeceğim bir film. Derdi bildiğimiz ajan - suç filmlerinin klişeleri ile kafa bulmak ve minik bir adam olma ( büyüme ) hikayesi. 

Yönetmen Matthew Vaughn, ki Snatch, Lock, Stock and Two Smoking Barrels gibi kalburüstü ( hatta efsane ) İngiliz suç filmlerinin prodüktörü, Kick Ass, Layer Cake ve Stardust gibi gerçekten kendi adıma çok beğendiğim, çok iyi bulduğum filmlerin yönetmeni. Layer Cake ve Snatch, lock... gibi filmlerden zaten suç filmlerine aşina yani. Mean Machine ‘ın da prodüktörü ve bana kalırsa prodüktörü olduğu tüm bu filmlere hakim komedi tarzına en az ekürisi Guy Ritchie kadar katkısı var. Özellikle Kick Ass, Layer Cake ve bu film buna iyice inanmama yol açtı ve aslına bakılırsa Guy Ritchie ‘den çok daha iyi bir yönetmen olduğunu düşünüyorum. Açıkçası, X-Men ‘de dahil her filmini gözüm kapalı izliyorum ve kendine özgü tarzını çok seviyorum. 

Bu film de bu bağlamda diğerlerinden farklı değil. Basit bir durumu ele alıyor. Bir ergenin büyümesini görüyoruz ve bunu izlerken aslında ajan filmlerindeki klişelerin üzerinden geçiliyor ve bu haliyle daha fazlasını vaat etmediğini söylüyor. Evet, biraz daha iyi olabilirdi, dediğim gibi arafta kalmış biraz. 

Bir çok ajan veya suç filminde takıldığım ana noktadır. İyi adam tuzağa düşer, tutsak edilir. kötü adamın tiradı başlar, düşmanını bir türlü ortadan kaldırmaz, en sonunda da kahramanımız düştüğü tuzaktan, tutsaklıktan bir şekilde kurtulur. 
Valentine ‘ın, Harry ‘ye yaptığı laf salatası da tam buradan vuruyor ve filmin araçlarından birisini gözümüze bu konuşmada sokuyor : 
- Şu sevdiğimiz eski filmlerdeki gibi. şimdi sana bütün planını anlatacağım, sonra seni öldürmek için saçma ve aşırı karmaşık bir yöntem bulacağım, sende bir o kadar karmaşık bir yöntemle kurtulacaksın.
- Kulağa iyi geliyor
- Ama bu o tarz filmlerden değil... 
Ne anlattığının da bilincinde olan bir film yani ve dediğim gibi bunu kör göze parmak gibi gösteriyor izleyene. Seyirciy ile arasında mesafe de bırakmıyor aslında, evet bu o tip filmlerden değil, kahramanlarıyla kendinizi özdeşleştirmenize izin vermiyor pek, onları belkide ciddiye almanızı, belkide onları kendi izin verdiği ana kadar yüceltmenizi de istemiyor, çünkü bu o tip bir film değil. 
- Çok kötü bir kelime esprisi yaptığın yere mi geldik ?
- Harry ‘ye de dediğim gibi bu o tarz filmlerden değil kanka 
Aksiyon baya yüksek, ki kilisede süren yaklaşık üç buçuk dakikalık bir çatışma sahnesi var, hiç durmadan yüzlerce insan birbirine giriyor ve sanırım Harry 20 si silahla olmak üzere 50 ‘ye yakın insanı öldürüyor bu karmaşa içerisinde. Saf aksiyon, olması gerektiği gibi; bilinçsiz, içgüdülerden gelen saf vahşet. 

Colin Firth zaten karizmayla götürüyor işi, ama Michael Caine her filmde oynasın kardeşim, o nasıl bir ses tonu, nasıl bir aksan, nasıl bir diksiyon... 

Filmin biraz da ergenlikten adamlığa geçiş hikayesi olduğunu söylemiştim. Bu amaçta aslında gene adamım Harry ‘den ( Colin Firth ) açık ediliyor : 
“ başkasından üstün olmanın onurlu bir yanı yoktur. asıl onur, kişinin eski halinden üstün olmasından gelir. “ ( Hemmingway )

SNOWPIERCER


Hem aksiyon olsun, hem kafa yorayım diyorsanız, bu işte o filmlerden birisi. Aksiyon açısından doyurucu, hikaye olarak gayet iyi, alt metin okumalarında ise tatmin edicilikten uzak dahi olsa böyle bir film için izlenebilirliğini düşürmüyor. Kapitalizm, devrim – karşı devrim ve propagandanın karşılıkları, biraz kör göze parmak olsa da filmde kendine yer bulmuş durumda ve ne kadar okuması kolay olsa ve rahatsız etse de bu yönüyle, izlenebilirliği düşürmüyor. 

Küresel ısınmaya çözüm olarak geliştirilen yöntemin küresel soğumaya yol açıp dünyayı yaşanamaz bir yer haline getirmesi sonrası, kalan insanların bir trene doldurulması ve vagonlar arasındaki sınıf ayrımı neticesinde ezilenlerin sosyal adalet arayışına dönmesini konu alıyor film kabaca. 

Kaptan Amerika Chris Evans baş rolde iyi, Tilda Swinton ise çok iyi. Ed harris var bir de; Wilford rolünde oynuyor ve filmin sonlarına kadar Wilford ‘u göremiyorduk ama nedendir bilinmez Ed Harris çıkacağını tahmin ettim Wilford ‘u oynayan oyuncunun.

Sevdiğim monologlar vardı filmde, ki hikayenin akışında aslında en büyük yeri tutan bu tiratlar. bundan sonrası spoiler sayılabilir mi bilmiyorum, ama hikayelerin keyifli okumalar olduğunu kanısındayım: 

Misal; 
Filmin güzelliği, sosyal adalet arayışına neden isyanın nedeni ve vuruculuğu ile ilgili şöyle bir hikaye paylaşabilirim filmden: 
"......trenin kuyruk bölümüne gittin mi hiç? Orada ne olduğuna dair bir fikrin var mı? Trene bindiğimizde kaos vardı. Donarak ölmedik. Ama şükredecek vaktimiz de yoktu. Wilford 'un askerleri gelip her şeyimizi aldı. Demirden bir kutuda bin kişi vardı. Gıda yok, su yok...
Bir ay sonra zayıfları yedik. Kendimden neden nefret ettiğimi biliyor musun? İnsan eti tadı nasıldır biliyorum. Bebeklerin tadı en iyisidir. Bir kadın vardı. Bebeğiyle saklanıyordu. Birkaç adam bıçakla geldiler. Kadını öldürüp bebeğini aldılar. Sonra yaşlı bir adam, sadece yaşlı bir adam öne çıkıp dedi ki :
" Bıçağı bana verin. "
Herkes onun bebeği kendisinin öldüreceğini sanıyordu. Ama bıçağı aldı kendi kolunu kesti ve dedi ki: " Bunu yiyin. "
" Bu kadar açsanız bunu yiyin, bebeği bırakın. " 
Kapitalizm eleştirisini, sınıf ayırımını biraz kör göze parmak yaptığından bahsetmiştim. Ön vagonlarda ( rahat rahat takılanlar ) bulunan Mason ‘un kafasına atılan bir ayakkabıdan sonra, arka vagonda yaşamaya çalışanlara attığı nutuk misal, bunu açıkça ortaya koyuyor: 
" Yolcular!
Bu bir ayakkabı değil.
Bbu düzensizliktir.
42 numara kargaşadır.
Bunu görüyor musunuz?
Bu ölümdür.
Bu lokomotife biz evimiz diyoruz. sıcak kalplerimizle dondurucu soğuk arasında tek bir şey var. kıyafet mi ? Pantolon mu ?
Hayır, düzendir. Düzen, bizi ölümcül soğuktan koruyan tek şeydir.
Trende yaşayan hepimiz bize tahsis edilmiş yerlerimizde kalıp bizim için belirlenmiş özel işlerimizle meşgul olmalıyız.
Kafanıza ayakkabı giyer misiniz? Tabii ki kafanıza ayakkabı giymezsiniz. Ayakkabı kafa için değildir. Ayakkabı ayak içindir. Şapka kafa içindir. Ben şapkayım, siz ayakkabı. ben kafa için varım, siz ayaklar için. aynen öyle işte.
En başında, düzen biletlerinizin verdiği haklarınıza göre sağlanmıştı. Birinci sınıf, ekonomi ve sizin gibi beleşçiler. Ebedi düzen kutsal lokomotif sayesinde sağlanmıştır. Her şey kutsal lokomotif ‘ten geçer. Her şey yerli yerindedir. tüm yolcular kendi bölümlerindedir.
Suyumuz akıyor, ısınıyoruz. Kutsal lokomotife saygı gösterin. Özellikle de tahsis edilmiş yerleriniz için. Aynen öyle. Ta başından beri ben ön taraftayım. siz arka taraftasınız.
Ne zaman bir ayakkabı kafaya çıkarsa kutsal sınır geçilmiş olur. Yerinizi bilin. Yerinizde kalın.
Ayakkabı olun. " 
Elbette ki, kendi çözümünü de kendisi getirmiş yaşananlara karşı film, Wilford yarattığı düzene açıklama getirmeye çalışırken, günümüz dünyasına da ışık tutuyor bir nebze, ki günümüz sosyal adalet arayışlarına karşı ortaya çıkan sistematik baskınında açıklaması bir nebze: 
"...işin aslı, hepimiz bu lanet olası trende hapsolmuş durumdayız. Hepimiz bu metal yığını içinde esir düştük. Ve bu tren ekosisteme çok yakındır. Dengeyi korumak için çaba sarf etmeliyiz. Hava, su, erzak... Nüfus... Daima dengede tutulmalı. En uygun denge için, bazen çözüm için daha radikal kararlar alınmak zorunda kalınacaktır. Nüfusun azaltılması gerektiğinde sert uygulamalar gerekebilir. Gerçek doğal seleksiyon için vaktimiz yok. Bunun olmasını beklersek korkunç derecede kalabalıklaşıp açlıktan ölürüz. Sıradaki en iyi çözüm bir özel grubu öldürmek için başka bir özel grup kurmaktır. Zaman zaman, tabiri caizse ortalığı karıştırıyoruz. 7lerin isyanı, McGregor devrimi...
Büyük Curtis İhtilali. Hiç beklenmeyen şeytani bir plana sahip çok etkili bir yapım. "

AUSTIN POWERS: THE SPY WHO SHAGGED ME


Mike Myers 'ın ajan filmlerine göndermeler yapıp kafa açtığı Austin Powers üçlemesinin ikinci filmi. Nedense kahkahalarla gülmesem de hafif naif bir hava bulduğumdan senede bir tur atarım bu üçlemeyle, eğlenceli filmlerdir. Geçenlerde Cnbc-e 'de denk geldim gene, oturup izledim... 

Olay Powers 'ın mojosunun ( libido ) Dr. Evil tarafından çalınması ve adını " The Alan Parsons Project " koyduğu projesi etrafında şekilleniyor ! İsim seçiminde elbetteki Dr. Evil bilinçli değil grubun adını daha önce duymadığı için, göndermeyi gözümüze sokansa oğlu Scott oluyor. 

Filmin anti klişe timi üyesi, dengeleyici unsuru Seth Green 'ın Scott karakteri, ki mojonun çalınmasına verdiği tepki de, filmin arkasına aldığı absürdlüğü gün yüzüne çıkarıyor. Dr. Evil bir zaman makinesi yapmış.Elinizde zaman makinesi varken, neden gidip direk Powers 'ın icabına bakmayasınız ki ? Ama yok, Dr. Evil böyle bir karakter işte, zamanda geriye gidip Powers 'ın mojosunu çalmayı amaçlıyor. bu saçma plana tek tepki verende Scott. Dediğim gibi, filmin anti klişe üyesi işte. 

Mojo önemli tabi Powers için, kadınlara yaklaşımı, kendisine ateş açıldığında bir kadını kendisine siper edecek seviyede çünkü. 

Film 1999 yapımı, 16 sene geçmiş yani. O yıllarda Türkiye 'de Starbucks var mıydı hatırlamıyorum. Ama Starbucks ile ilgilide Dr. Evil 'a "yatırım yapalım " önerisi geliyor misal. Zaman makinesi varken değerlendirmek iyi olabilirmiş. Böyle göndermeler var filmde, yakaladıkça ilgisi artıyor insanın izlerken bir anlığına olsa da... 

Powers egoları tavan yapmış, soğuk ve anlaşılmaz saçma sapan esprileri olan bir adam. Ama bir şekilde ikonik bir karakter işte. Egolar tavan, yatağının başında, Warhol 'un Marilyn Monroe 'yu resmettiği o meşhur dörde bölünmüş ( dört renkli ) kareli tablonun kendisine uyarlanmış hali var. Aslında birazda filmin ayrıntıya verdiği önem gibi de görülebilir, az buçuk altmışlara dönüşte kıyafetler ve renklerin kullanımı vb. filmi canlı tutan etken yapılan göndermelerle birlikte.

Will Farrel 'da var filmde, tam da ona yakışan bir karakteri oynuyor, Mustafa. Fesli, kızarmış tenli arkadaş. Filmde aklıma kazınan en absürd! espride onun olduğu sahneden çıkıyor. Mustafa fes takıyor. İngilizce 'de face - fes okunuşu benzer olunca, Powers 'ın " i remember ur face " esprisi; bilinçli olarak kendisi de kelime esprisi yaptığını tekrar edince iğreti bir komedi çıkmış bence ortaya. Tüm film böyle işte, kötü kelime esprileri vb... Ama Powers 'ın karakterine yapışmış, bilinçli bir seçim olduğu için kabulleniyor insan. Çoğu zaman en sıkıcı karakter Powers gibi düşünüyorum serinin filmlerini izlerken. Ama bir şekilde ( Myers etkisi sanırım ) onu da benimsiyor insan. 

The Alan Parsons Project gibi kör göze parmak göndermeler var filmde. Mesela Dr. Evil ayın adını değiştirmeyi istiyor, seçtiği isimde " Death Star ". bu Star Wars göndermesi filmin sonlarında gene karşımıza çıkıyor, astronot kıyafeti giymiş Dr. Evil 'in kafaya taktığı fanusdan çıkan " kıhhh " melodili nefesi, Powers 'a " Austin, i am your father " demesi falan. Veya gene Dr. Evil 'ın dünya maketini havada sektirdiği sahne, evet Chaplin 'in the Great Dictator (1940) filmine açık bir selam. 

Filmin bir de efsane çadır sahnesi var. Sadece bu sahne bile, absürtlüğün anlaşılması için yeterli olur aslında. Kolay değil birisinin kıçından şemsiye ve fare çıktığını görmek ! 

Kıssadan hisse, kahkahalarla gülünmese de, detaylı ve özenli bir film serisi Austin Powers, eğlendiriyor ve bunu izleyeni bir saniye bile sıkmadan yapıyor, çünkü sadece Powers değil, yan karakterler de en az onun kadar ( hatta Dr. Evil, Scott gibi karakterler ondan daha çok ) orijinal...

TRANSFORMERS: AGE OF EXTINCTION


Michael Bay abimin, lotr serisinin son filmi kralın dönüşünde Peter Jacskon abimizin yaptığı gibi seriye ( en azından kendi adına ) epik bir nokta koymak adına çektiğini düşündüğüm, 2014 yapımı film. Öncekilere göre biraz daha ciddi duran, daha epik bir tarafı bulunan, baya baya uzun, her yerinden ayrı bir reklam fışkıran Transformers filmi. reklam diyorum, benim aklımda kalanlar Gucci, Victoria's Secret, Pagani, Chevi falan... 

Mark Wahlberg sayesinde kalite kazanmış bence film, maskulen bir asıl karakter gelmiş seriye. Labeouf çok ergen kalıyordu ve çıtayı aşağı çekiyordu diye düşünüyorum. Özellikle savaş sahnelerinde Wahlberg elinde silahla baya kalın bir abi gibi duruyor filmde. 

Ben sevdim, ama öncekilere göre daha ciddi duruyor, belki bu nedenle aradan belli bir zaman geçmeden tekrar izlenecek bir film olmayabilir, ki süresi çok uzun olduğu için tekrar izlemekte riskli ama genede serinin gidişatı açısından ayrı bir noktada bu film. Nasıl anlatsam bilemiyorum ama, Spielberg etkisi var filmde karakter olarak sanki. Michael Bay bu tip filmleri bir şekilde kotarıyor, ama bence artık daha düzgün bir yönetmen olmalı bu serinin yönetmen koltuğunda. Ancak bildiğim kadarıyla beşinci filmi de o yönetecekmiş. 

Öncekilere göre daha fazla bilim - kurgu atmosferi vardı filmde. Bu açıdan da daha önceki filmlere göre farklı olsa da, neticede bir Transformers filmi ( uzun olması da bu açıdan güzel aslında ). Çok beklenti olmamalı genede. 

İnternette film ile ilgili yorumları okurken bir şey dikkatimi çekti bu arada. Filmin bir sahnesinde çatıdan inmek için ekibin asansöre binmesi gerekiyor. Yanlarında da kallavi bir bomba var ( iki kişinin taşıyabildiği ). İlk bindiklerinde asansör ağırlığı çekmediğinden Wahlberg iniyor asansörden. Millet internette bombanın ağırlık hesabından yola çıkıp bu gibi sahneleri eleştirmek için " mantıksız sahneler vardı " gibi laflar etmiş filmle ilgili. Hah işte, koca arabaların uzaydan gelmiş robotlar olmasını, ejderha - dinazor arası görüntüye sahip kadim varlıkların mekanik çalıştığını falan mantıklı bulup, 80 kiloluk adam inince asansörün çalışmasını mantıksız bulacaksanız, filmlerde bu tip şeylere dikkat ediyorsanız, bu filmi izlemeyin lütfen.

EYEBORGS


" Geçici güvenlik uğruna temel özgürlüğünü feda eden insanlar ne özgürlüğe ne de güvenliğe layıktırlar. " 
Benjamin Franklin 

2009 yapımı az bilim kurgu soslu bir macera filmi Eyeborgs. Person of Interest ile benzer bir konuyu işliyor. En kolay böyle açıklanır herhalde. Filmde tanıdık yüz yok pek, oyuncu sayısı zaten çok fazla değil ama en tanıdık gelecek olan Danny Trejo. Kendisi gitar tamircisi rolünde! Başrolde Adrian Paul, onu da anca izlediyseniz Highlander 'ın dizisinden hatırlarsınız. 

Konuya gelecek olursak; Amerika 'da birbirinden ayrı, halka açık ve gözetim kameralarını tek bir ağ altında birleştiren ve her türlü elektronik iletişimi görüntüleyen Odin ( optical defence intelligence network ) adı verilmiş sistemin varlığı üzerinden derdini anlatmaya çalışan bir film karşımızdaki. Odin kapsamında hareketli gözetim kameraları mevcut etrafta, bunlara da Eyeborg adı veriliyor. Boy boy robotçuklar. Odin'in yavaş yavaş Skynet kıvamında kontrolü ele aldığını anlamaya başlayan kahramanlarımızın uyanış macerası birazda. Film belli ki çok düşük bütçeli, Show Tv 'nin gece kuşağında yayınlanan filmler gibi, ama izlettiriyor kendisini, hikayesi iyi, oyunculuklar kötü değil. En azından ciddi bir derdi var filmin, ki en önemlisi bu. 

Eyeborg 'lar sağda solda gezindikleri için durmadan, her yaptığınız kayıt altında ( big brother is watching you, evet ). Bu nedenle bir suç işlendiğinde, eyeborgların çektiği videolar kullanılıyor kanıt niyetine, olayı açıklığa kavuşturmak için. Lakin kilit nokta şu; kanıt olarak çekilen videoları izlerken, tanıklar olayların videolarda gözüktüğü gibi olmadığını iddia edebiliyor. Misal şöyle bir muhabbet var: Bir suç var ortada, eyeborglar tarafından çekilen video izlenirken, suçlu olarak yakalanan paranoyak arkadaş ben masumum demeye getiriyor, ki videoyu izleyen polislerle şöyle bir diyalog geçiyor: 
polis: kendi gözlerimle gördüklerime inanmayım mı yani ?
paranoyak arkadaş: kendi gözlerinle görmüyorsun. onların gözleriyle görüyorsun... 
Filmde yer alan en vurucu cümle bu, tüm film de zaten bu cümlenin üzerine yazılmış gibi duruyor. Bana kalırsa çarpıcı bir çıkış noktası. 

Odin, tüm iletişimi kontrol edebilme yeteneği kazanıp, bir nevi skynet işlevi de görünce yavaştan manipüle de etmeye başlamış politikayı. O noktada da ince görmüş film. Filmdeki bir sorgu sahnesinde, seçimler sonrası Amerika başkanı seçilen kişiyle ilgili şöyle bir diyalog geçiyor polis ve paranoyaya bağlayan arkadaş arasında. 
Bizim deliye bağlamış arkadaşımız, başkanı seçenin insanlar değil, Odin olduğunu söylemeye getiriyor: 
" ...oy falan vermedin, darbeydi o. bilgisayarlı oylama. kağıtlardan kontrol yok. sandık çıkış anketleri onu bütün gün arka kısımda kaldı gösterdi ve sonra bilgisayarlar yeni başkanın o olduğunu anons etti....
( sorguyu odanın dışından izleyen farklı iki polisin, bunun üzerinde birbiriyle yapıtğı muhabbet )
...onların adamı kazanınca demokrasi, bizim adamımız kazanınca darbe.
-aslında ben diğerine oy verdim.
-gerçekten mi? ben de..... "
Tanıdık geldi mi?

8 Temmuz 2015 Çarşamba

TERMINATOR: GENISYS



Çok ön yargılı gitmiştim filme. Özellikle yaşlı terminator olur mu, Emilia Clark acaba Sarah Connor olabilir mi diye düşünüyordum. Ayrıca hikaye artık sündürüldüğü için açıkçası etkisini de yitirmiş idi ve ne anlatabilecekleri konusunda da kafamda soru işaretleri vardı. 

Ancak film beklediğimin çok çok üzerinde olmuş. Biraz daha büyük bir prodüksiyon olsaymış sanırım çok daha iyi bir olabilirmiş hatta. Ancak bir kaç sene içinde film haklarının Cameron 'a geri dönecek olmasının da etkisi ile, aceleye gelmiş görünmesine rağmen, şu haliyle bile işi kotarıyor. 

Filmin aksayan bazı yönleri var. Emilia Clark kesinlikle Sarah Connor için uygun değil bence. Oyuncu kadrosunda kesinlikle problem var hatta. Jai Courtney ve Emilia Clark çok sempatik kalmışlar bu film için. Hadi Jai Courtney, Kyle Reese olduğu için kabul edilebilir ve es geçilebilir ama Sarah Connor, sinemanın Ripley ile birlikte gördüğü en sağlam kadın karakter ve o bebek suratlı Clark kesinlikle ama kesinlikle bu iş için doğru seçim değil. Nerede o ikinci filmde Arnold 'dan bile sert görünen Linda Hamilton, nerede Emilia Clark... Filmi alıp neredeyse romantik komedi noktasına koyacak, Jai Courtney ile arasındaki pozitif elektrik. Filmin atmosferini ister istemez etkiliyor bu uyum ve temiz yüzlülük. Kaldı ki, filmde zaten ne birinci filmde yer alan kara film havası, ne de ikinci filmdeki postapokaliptik hava var. O kimsenin beğenmediği Terminator Salvation atmosfer olarak daha karanlık bir film hatta. 

Birde Arnold 'un misyonu... Saçlarına ak düşmüş terminator olur mu diyordum, bir şekilde kitabına uydurulmuş ama Sarah Connor ile arasındaki ilişkiye çok fazla anlam yüklenmiş ve bu bir gerilim yaratmadığı için ikinci filmdeki gibi ( John - Arnold arasındaki ilişkide olduğu gibi iyi anlamda bir gerilim ) filme de iyi yönde katkısı yok ve tekrar ediyorum filmi romantik komedi havasına sokuyor neredeyse. Arnold üzerinden yapılan ikinci filme göndermeler başarılı ancak çok fazla tekrar ediliyor ve bu nedenle filmin ciddiyetini de düşürüyor. Aslında sadece bu kullanılsaydı gene kabul edilebilir olurdu ama, dediğim gibi oyuncu seçimlerinde yapılan hata filmi çok pozitif bir havaya sokmuş ve tüm bunların üstüne bir de Arnold 'un mimik göndermeleri eklenince insan ne oluyoruz diyor. Genede bu filmin de yıldızı kesinlikle Arnold, varlığı ve yaşlılığı filme basamak atlattırmış, yaşlılığı gerçekten iyi kullanılmış. 

İkinci filmi, kendisi gibi efsane kılan adamlardan biriside Robert Patrick idi, bu filmde de t1000 için neredeyse aynı mimiklere sahip Byung-hun Lee var o rolde. Fragmanlarda antipatik bulmuştum bu benzerliği ama Byung-hun Lee daha çok görünseydi filmde belki bu manasız pembe tablo havasını dağıtabilirdi filmdeki. 

Gelelim John Connor 'a. Terminator 3: Rise of the Machines 'da Nick Stahl yüzünden yerle bir olan John Connor efsanesi, bir önceki filmde az buçuk toparlanmaya çalışılmıştı Christian Bale ile. Bana kalırsa bu filmde Jason Clarke 'ın, özellikle de filmin ikinci yarısından sonra ortaya koyduğu John Connor portresi, kesinlikle Bale 'den daha fazla hatırlanacak. Evet, Edward Furlong 'un ikinci filmde ortaya koyduğu iş kesinlikle efsane ama bu filmde de ortaya konan iş hiç fena değil. Tek saçmalık, senaryoda yer yer karşımıza çıkan klişe diyaloglar, ki filmin başında John ve Kyle 'ın yaptığı bir muhabbet var ki karşılıklı " dünyayı kurtarınca planın ne? " temalı, kafamı vurmak geldi önümdeki koltuğa. Bu kadar boş, klişe ve anlamsız bir muhabbetin bu filmde işi ne diye düşündüm o an, sonra anladım ki bu romantizm filmin geneline hakim. İşte bu tam da filmin aksadığı nokta. Ne yazık ki bu filmde yer alan diyaloglar, ikinci filmde Linda Hamilton 'un patlama sahnesinde yaptığı monoloğun yüzde biri kadar bile etkili değil. İstisnayı bozan ise ikinci yarıda arada zaman kavramını sorgulamamızı sağlayan John oluyor birazcık... 

Filmin önemli bir detayı, bilim kurgu ile ilişkisi. Zaman - paralel evren kavramları ile oldukça iyi harmanlanmış işler ve bu sizi filme bağlıyor, dikkatinizi ayakta tutuyorsunuz sürekli olayların gelişimini zaman yolculuğu ile birleştirmeye çalıştığınızda. O noktada kesinlikle iyi bir iş ortaya konmuş. Fizik - mantık hiç karıştırmıyorum, bu tip mevzularda "lan bu çok mantıksız" diye düşünmem pek izlerken, filmin kendi mantığı çerçevesinde anlamaya çalışırım tüm olayı; ve büyük resmi, filmin söyledikleri etrafında mantıksız bulursam dile getiririm sadece "mantıksız" söylemini . Ama tekrar etmem gerekirse, film bu zaman yolculuğu kavramı üzerinde gittiği için sürekli, işin bilim - kurgu tarafında eksik kalan bir nokta yok pek. 

Bu arada eski Doctor Who Matt Smith ve oscar 'lı J.K. Simmons 'da filmin bonusları. Özellikle J.J. Simmons 'un, Dr. Silberman tavrı / izi hoş bir geri dönüş olmuş. 

Ancak: 
En önemlisi tabi ki yaratılmaya çalışılan - yaratılması gereken postapokaliptik gelecek kurgusu. Film bu noktada sıçmış durumda. Elbet bunu ikinci filmle karşılaştırarak söylüyorum. İki film arasında yer alan atmosfer farkı ve gelecek tasviri arasında büyük bir fark var. İkinci filmde alt metinlerden aldığınız o karanlık gelecek algısı bu filmde bir türlü verilemiyor. O yüzden de kafada hep " skynet olsa ne olmasa ne " anlayışı hakim oluyor. Film, gelecek tasvirini pek Terminator 2: Judgment Day tarzı değilde, The Day After Tomorrow tarzı koyuyor ortaya. Evet filmin başında size sunulan bazı sahneler var kafanızda bir şeyler oluşması için, ama bunlar pek ikonik değil ve kafanızda pek yer etmiyor. Şöyle demeliyim belki de, San Francisco köprüsü ikoniktir, onu ortadan kaldırdığınız bir sahne gösterdiğinizde akılda kalan o imgenin ortadan kalkması olacaktır. Ancak bizim beklediğimiz köprünün veya başına gelenin şeklinin değil, onun ortadan kalkmasına yol açan dehşetin akılda kalması. 

Aksiyon tarafında filmin hiç bir problem yok. Gerilim, özellikle T1000 ortaya çıktığında ( normal olarak ) tavan yapıyor. Ama ilk filmdeki o kara film havası bu filmde yok, o nedenle tüm filme hakim bir gerilim yok. Sadece yenilmez armada gözüken Skynet robotlarının yarattığı "lan öldü mü acaba robot " gerilimi mevcut. Yani atmosferden ziyade, sahne bağlantılı. İkinci filmin zaten kendine has bir havası vardı, özellikle Linda Hamilton, T1000, John Connor karakterlerindeki başarı kendi kendine bir gerilim yaratmıştı filmde, eşsiz hastane sahnesi vb. tuzu biberi olmuştu. Bu filmde ne yazık ki böyle bir beklentiye girilmemeli, film biraz daha renkli kalıyor her iki abisinden de. 

Film kendi efsanesini yaratacak bir kaç sahneye sahip. Amerika 'da göz altına falan alındığınızda fotoğraflarınızı çekerler ya, böyle bir sahne var filmde, izlerken çok güldüm, direk aklıma kazındı simge gibi söz konusu resimler. Efsane bir sahne olmuş. Filmde, özellikle Arnold 'un bariz göndermeleri var geçmişe dönük ve tek başına incelendiğinde gerçekten çok başarılı tespitler. Sadece; büyük resmi ele aldığınızda, filmin sahip olduğu duygusal tavırdan dolayı bu göndermelerin fazla tekrar edilmesi, bunları filmin yumuşak karnı yapmış. Sıkıcı mı peki, değil elbette ki. Arnold 'dan bahsediyoruz... 


Tüm bunlar ışığında, elbetteki ilk iki film ile aynı kefeye konamayacak bir film. Prodüksiyon olarak biraz ufak kalmış sanki. Özellikle ikinci filmi göz önünde bulunduracak olursak, ne yazık ki böyle bir filmin sahip olması gereken ihtişama sahip değil. Üzerinde biraz daha çalışılmış bir film olsa, muhtemelen çok daha epik bir film çıkardı ortaya çünkü özellikle hikayenin bilim kurgu tarafında kozları güçlü. Ancak belli ki salvation 'da olduğu gibi gene işler aceleye gelmiş. Ama kesinlikle efsaneye yakışır bir film olmuş.

THE DARK KNIGHT RISES



Nolan 'ın şimdiden efsane mertebesine yükselmiş Dark Knight üçlemesinin son ayağı. 

Aslında bir süper kahraman filminden çok, içinde süper kahraman olan bir savaş filmi bu seferki. 

Kuşatma altındaki Gotham, ikinci filmde Joker 'in bireysel anarşizminden çok, Bane yolu ile gölgeler birliğinin medeniyete denge getirme görevinden nasibini alıyor bu kez. Buradaki temel fark, Joker 'in neyi neden yaptığına getirilebilecek açıklama, onun zaten olmayan dengeyi bozmaya duyduğu içgüdüsel istek iken, Bane medeniyette var olan sosyal adaletsizliği rayından çıkarmaya çalışıyor. Bane 'in temel dayanağı basit aslında tüm bunları yaparken; tam da Gordon 'un Bruce Wayne 'e söylediği gibi, o sadece kötülüğü gömüldüğü yerden çıkarıyor. Bu tespite, film de izleyeni alıştırmaya çalışıyor aslında başından itibaren, Gordon bir savaş kahramanı olarak tanımlanıyor mesela. Ama işinin artık kalmadığı da vurgulanıyor. Ne de olsa artık barış var Gotham 'da.  

Tüm Batman serileri içerisinde Heath Ledger 'in Joker yorumundan sonra en başarılı villian Tom Hardy 'nin Bane 'i bana kalırsa. Sadece bu kadar kolay ortadan kaybolmamalıydı diye düşünüyorum. Bu kadar önemli bir düşman bu kadar komik yenilmemeliydi. 

Marion Cotillard kötüydü demek istiyorum ek olarak. Özellikle de öldüğü sahnede facia idi, sanırım pahalı yapımlar arasında bu kadar kötüsü yoktur öyle bir an için.

Michael Caine ve Morgan Freeman kesinlikle çok iyiler, onların oldukları sahnelerde film bambaşka bir hal alıyordu. Özellikle Michael Caine 'in, aksanıyla birlikte oyunculuğu, belirdiği sahnede direk ona kilitlenmenizi sağlıyor. Benzeri elbetteki sürekli pozitif bir ruh haliyle takılan Freeman içinde geçerli. Filmin bonusu Joseph Gordon-levitt olmuş, ki Tom Hardy ile birlikte filmin atmosferine yaptığı olumlu katkı onun da olduğu sahneleri farklı bir havada götürmesini sağlamış. Kısacası filmin Marion Cotillard dışında oyunculuk konusunda hiç bir problemi yok ve aksayan bazı noktaları da bu kapatıyor zaten. 

Bence Nolan serisine yakışır bir finish olmuş. Defalarca seyredilecek bir film benim adıma, sinemadan sonra bir de oturup tv karşısında izleyince kaçırdığım bir çok nokta olduğunu gördüm ve film hakkında daha da pozitif bir görüş oluştu bende... Görsel olarak, özellikle Bane 'in verdiği muhteşem resimler var, bu da ayrı bir güzellik olmuş. Karakter gerçekten çok iyi yansıtılmış perdeye.

ALIENS

Alien Quadrilogy


Alien serisinin ( alien quadrilogy ) ikinci filmi. James Cameron tarafından yönetilen film, 1986 yapımı. 

Serideki tüm filmleri bir bütün olarak ele almak gerekirse, Ridley Scott 'un çektiği ilk filmden daha ayrı bir noktada, çekilmiş en iyi aksiyon filmlerinden birisi olduğunu söylemek lazım. Scott 'un ilk filmde yarattığı gerilim ve korku ögelerini bir yana bırakarak, Ripley 'e ilkinde yavaş yavaş kazanmaya başladığı asker karakterini tam oturtmuş ve atmosferi sürekli aksiyonla güçlendiren, savaş havasında geçen bir film. 

Konu ilk filmin 57 yıl sonrasında geçmekte. Ripley, Alien yumurtalarına ulaşılan lv-426 gezegenine kurulan koloniye gönderiliyor bu kez bir grup askerle birlikte. 

Filmin dikkat çeken ilk yanı, Alien 'da ters yüz edilen bildiğimiz tabiat kanunlarını ( bu noktada biraz ahlak anlayışıyla da ilgili ) tekrar ters yüz ederek normalleştirmeye çalışması. İlk filmde, kendisine ana rahmi niyetine bir erkeği seçen yaratık, bu sefer (kabus bile olsa) olması gereken yerde, yani bir kadının rahminde beliriyor. 

İlk filme yapılan ikinci dolaylı gönderme ise Ripley 'in " ben asker değilim " yakarışı. İlk filmde yavaş yavaş ipleri eline alarak hafiften askere dönüşen Ripley 'in bu dikkat çekici dönüşümü de, aslında bu filmde tam karşılığını buluyor ve Ripley tam da dönemin filmlerine uygun bir Rambo haline geliyor. Cameron ilk filmden kalanla referansları kendi lehine temizleyip tekrar içini doldururken Ripley 'de olduğu gibi rollerin çok daha net ortaya çıkmasını istiyor. Ripley " ben asker değilim" derken, onun yerine bu referans filmin başında çok daha keskin bir geçişle Vasquez 'e yükleniyor mesela. Kadın, annelik görevini geri aldığı kadar, aslında tabiatın mükemmellik tanımına ( xenomorph ) karşı da en sert tavrı Vasquez 'de buluyor. 

Tüm bu muhafazakar geri dönüşlerin en kör göze parmak olanı da android Bishop (aziz) karakteri. İlk filmden kalan düşmanlıkla Bishop 'a karşı tavrını gösteren Ripley 'e rağmen, neden aziz adını aldığını görüyoruz filmin sonunda. 

Ana rahmi olarak gene ilk filmin aksine kadın vücudu seçilirken, yabancı olana karşı tavırda ise ilk filmle paralel bir tutum sergileniyor. İnsanoğlunun kararlarında mantıktan önce içgüdü ve duyguların geldiğini de vurgulayan ve bunu korkuyla bağdaştıran bir tutum ve vurgu yapılıyor filmde: 
- Bakın hepimiz için duygusal bir an bu biliyorum. Ama acele kararlar almayalım. Bu açıkçası, önemli bir tür ve kafamıza göre yok etmeye hakkımız olduğunu sanmıyorum.
-(ripley) Yanlış! 
Filmin çekildiği yıllarda soğuk savaşın getirdiği, görmediğinden korkma paranoyasının bir yansıması gibi düşünüyorum ben bu "yabancıya" karşı duruşu. Burada bir parantez açıp, yaratığa verilen ismin xenomorph olduğunu da hatırlamak faydalı olabilir. 
xeno: yabancı
morph: şekil ( değiştiren ) 
Aslında serinin ilk iki filmi de, dönemin korkularına paralel, bilinmeyene karşı bir duruş, yabancı korkusu üzerine kurulmuş durumda. Bununla birlikte sürekli gözden çıkarılabilir mürettebat vurgusu, xenomorph 'un ele geçirilmesine karşı istek, bilinmeyen bir üst güç vugusu - şirket varlığı, tüm bunlar bir araya geldiğinde de kapitalizme karşı duruşu da net filmlerin. Hatta ilk filme geri dönmek gerekirse, Ash 'e yakıştırılan orospu çocuğu yakıştırması da Ripley 'in, dolaylı ya da doğrudan şirkete yapılmış bir tanım. 

Filmin başından itibaren Cameron 'un, doğurganlığı tabiatın sunduğu bilindik tavra döndürmesinin arkasındaki muhafazakar tavır Ripley'in küçük kız Newt ile arasında kurduğu bağın sonucunda ona annelik içgüdüsü ile sarılmasıyla da örtüşüyor, ki Newt 'in de buna karşılık Ripley'i " anne " olarak görüp bunu dile getirdiğini söylemek lazım. Bir şekilde Cameron'un anne - baba / kadın - erkek rollerinin sınırlarını yeniden çizerken bunu Newt - Ripley arasındaki ilişki ile bağdaştırması da anlaşılabilir oluyor. Tavır net, tabiatın kanunları Newt - Ripley için normalleştiriliyor veya tam tersi. Kaldı ki, ne kadar maskülen bir askere dönüşüm yaşasa da Ripley 'in gerçekte anne olduğunun gözümüze sokulması ve filmin sonlarında Ripley 'in ana kraliçeye " bitch " diye seslenmesi de tüm bu yeni rol dağılımının sonucu. Hatırlanabileceği gibi ilk filmde android Ash 'i öbür tarafa postalaması sırasında "son of a bitch" derken, aynı muameleyi yaptığı xenomorph 'a " bitch " yakıştırması yapıyordu. Tabi ki burada kast edilen " bitch " aslında şirket olarak değerlendirilebilir yukarıda belirttiğim gibi, lakin yüzeysel bakıldığında da göndermeler anlamını bulmakta. 

Elbet burada tüm bu referans ve göndermelerin filmin kendi içinde bir temele oturtulması için yapıldığını söylemek mümkün, lakin bir noktada Cameron 'un filminin ilk Alien filmine tepki olarak çekildiğini! bile söyleyebiliriz safça düşünerek.

ALIEN

Alien Quadrilogy


1979 tarihli Ridley Scott filmi. tarihin belki de en iyi " gerilim " filmlerinden birisi. 

Nostromo 'nun, her 12 saniyede bir tekrarlanan ses nedeniyle mürettebatı rotanın yarısında uyandırmasıyla başlayan, neredeyse film boyunca hiç bir şey göstermeden, konuşmadan ve müzik çalmadan insan sinemada nasıl gerdiriliri gösteren başyapıt. Alien 'ı ilk gördüğümüzde filmin bir saati dolmuş oluyor, ikinci görüşümüzde de belki üzerine bir 15-20 dakika daha geçiyor neredeyse. 

Scott 'un başarısı muhtemelen mekanları gerilimin ana etmeni olarak kullanması. Nostromo 'nun içinde havalandırmadan çıkan o ses çoğu sahnede müzik kullanımına bile gerek bırakmadan tempoyla uyumlu şekilde tedirginliği, tekinsizliği arttırarak insanı geriyor. Veya Ripley 'in topuklamaya çalıştığı sahnelerde sürekli çalan sirenler, yanıp sönen ışıklar, patlayan borulardan çıkan buharlar aksiyona çalan heyecanı körüklüyor. Müziğin etkisi ise minimumda. Yani konsantrasyonu ayakta tutan Alien 'ı göremememizin verdiği tedirginlik ve geminin yarattığı tekinsiz atmosfer. Misal, Kane 'in yumurtaları bulduğu bölümde, o tekinsiz ve bilinmezlikle dolu mekanda zaten ne olacak diye bekliyorsunuz istemsizce. Ortam o kadar iyi hazırlanmış ki buna, adeta Kane 'in " başına gelecekleri " ( buradaki ironiyi hatırlayan olur belki ) biliyorsunuz. Ancak bu hazırlık fayda etmiyor ve bum... Filmin minimum müzik - diyalog olan sahnelerde en büyük numaralarından birisi de sahnelerde sizi korkutan ani patlamalar. 

Sevimli yaratığımızın baba rahmine girmesiyle birlikte, kuralları koyan Mother 'ın uzantısı olarak görebileceğimiz Ash 'ın, yaratığımızı tanımlarken sonunda ahlak kelamını ettiği tanımını değerlendirirken, aslında "alien" ı yaratık olarak değilde, diğer manada yani "yabancı" olarak okumakta da fayda var. 
(yaratığı kast ederek) ...hayranlık duyuyorum. Doğallığına hayranlık duyuyorum. Sağ kalmaya kararlı, vicdan, pişmanlık ya da ahlak kuruntularından arınmış. (bir androidden mükemmeliğin tanımı)
Burada bahsettiğimiz mükemmeliğin, ahlakla ilişkisinde, sistemin sahibi kimliksiz "Mother" ın mürettabatı gözden çıkarılabilir gördüğü kapitalist ahlak anlayışında da görebiliyoruz. Bize göre kusurlu iken, Ash, onun üzerinde bulunan Mother ve mükemmelliğin tanımı Alien. Diğer taraftaysa aslında ne olduğunu (bile) bilmedikleri bir " yabancıdan " korkan gemi mürettebatı. Bu vurgu, aslında izleyiciye de yapılmış durumda. Belirttiğim gibi neredeyse 1 saat boyunca doğru düzgün karşılaşmıyoruz yaratığımızla, ne olduğunu göremiyoruz, bilemiyoruz... 

Ash 'in (bir yerde Mother 'ında tabi) ahlak tanımıyla, insanoğlunun ahlak anlayışı arasında temel farkın en net oraya çıktığı an ise, Ripley 'in tüm itirazına rağmen, yaratığın gemiye girmesine neden olan durum, yani Kane 'in gemiye alınması. Ripley, buna karşı çıktığı için mürettebattan tepki görüp hemcinsinden tokat yerken, bu aslında kimseyi geride bırakmama düsturunun, yani insani bir duygunun ve ahlak anlayışımızın da dışa vurumu. Kimseyi geride bırakmıyoruz, buraya kadar tamam, ancak bu sahnelerde otoritesine karşı gelinen, hatta hemcinsi tarafından tokatlanan; lakin ipleri eline alması gerektiğinde 180 derecelik dönüşle eli sliahlı, maskülen bir askere dönüşen Ripley oluyor, ahlaki sorumluluk hissinden Ripley'i tokatlayan Lambert ise salya sümük. Filmin sonunda kurtulansa, erkekten doğma Alien'ı öldüren kadın asker Ripley.

LE CAPITAL

" Para sürekli okşamanız gereken bir köpek değildir. Sadece, sürekli kendisine top atılmasını ister. Böylece sürekli olarak kendisinden istenileni yapar " 

Marc tourneuil 'in Phenix bankasının ceo 'su olması ile başlayan süreci, bankacılık düzeninde dönen dolapları, oynanan oyunları, son derece zekice kurgulanmış bir hikaye ile gösteren 2012 yapımı Costa Gavras filmi. 

Bazı anlarda film öyle bir noktadan yakalıyor ki "vay serhat neler dönmüş ya" diyor insan. Hikaye akışında Marc Tourneuil 'in zekice manevraları bir süre sonra ona duyduğunuz güveni arttırıyor ve bu biraz gerilimi düşürüyor ama tüm o zekice hareketler aslında filmin sonunda gene Marc Tourneuil 'ın yönetim kurulu toplantısında söylediğinde çılgınca alkışlanan ironisiyle bağlantılı : 
...dostlarım ben sizin modern robin hood 'unuzum. fakirleri soyup zenginlere vermeye devam edeceğiz... 
Bir nebze doğru olmakla beraber, Marc oyunu o kadar güzel ve kurallarına göre oynuyor ki, aslında tüm film boyunca duymak istediklerini söylediği yönetim kurulundaki üyeleri, ortakları, hissedarları soyuyor... Gerçi çevirdiği dolapta kendi kazdığı kuyuya da düşmüyor değil. 

Marc, ceo olduğu andan itibaren yönetim kurulundakiler tarafından geçici, yatırımcılar tarafından emir eri ve günah keçisi olarak görülüyor. Ekonomik kriz eşiğinde zaten iyi durumda olmayan bankanın giderlerini azaltabilmesi için ilk etapta Arap para babalarıyla bağlantılı Amerikalı yatırımcılar tarafından çalışanların bir kısmını işten çıkartması isteniyor. Bunu öncelikle sosyal devrime çevirip üst kademelerde yer alanları mutsuz, altta çalışanları mutlu edecek bir silaha çeviriyor ve çalışanları ayıklayabilmek için anketler düzenliyor. Sevilmeyen yöneticileri işten çıkarıyor. İlk etapta insanları işten çıkaracağı için günah keçisi olarak ortaya sunulmasını bile son derece çarpıcı bir salvoyla avantaja çeviriyor, hem de oldukça karlı bir avantaja. İşten çıkarmalarla ilgili yönetim kurulundakiler ve yatırımcılarla düzenlediği toplantıda : 
" 7000 kişiyi göndererek hisselerin getirilerini %12 den %18 e çıkartabiliriz. 10.000 kişide %26 ya ulaşır ve hissedarlarımızın istekleri yerine gelir. bu toplantıyı primime karar verilmesi için istedim. - işten çıkarma primim. her işten çıkartma banka için x avro kazanç demek. ben 13. ayı istiyorum. işten çıkarma başına 3000 diyelim... işten çıkarmaları ben istemedim... bu sizin için daha fazla para demek. sizin için, sizin için, sizin için ve hissedarlar için... ama fırtınayı benim göğüslemem gerekiyor... " 
Aynen filmde söylendiği gibi: 
" ...kriz zamanı zenginle fakir arasında uçurum büyür ve birileri servet kazanır. Özellikle yolunuz yaptıysanız " 
Krizin illa ekonomik kriz olması gerekmiyor burada olduğu gibi demek ki. Marc, yolunu yapıyor. Bu sözü, Marc 'ın film boyunca hesap edemediği tek kazığı yediği anda tekrar hatırlamanızı tavsiye ederim, özellikle de kimin söylediğini. 

Filmin ikinci yarısıyla birlikte hikayeyi şekillendiren, Phenix bankasının Amerikalı yatırımcılar tarafından batmak üzere olan Japon Mitzuko bankasını almaya zorlanması oluyor. Marc burada da ilmek ilmek işliyor planını. Filmde, bu tip satın almalarla ilgili net bir açıklama var, ufuk açıcı cinsinden : 
" Phenix Mitzuko 'yu satın alır ve değersiz bir banka olur, hisseleri taban yapar. Mitzuko için ödenen para, yatırımcısı Phenix 'in en büyük hisse sahipleri olan Miami 'deki adamlarına fonuna gider. Onlar da Phenix 'i alırlar. Phenix 'i, Phenix 'in parasıyla almış olurlar. "
Film böyle böyle sistemdeki açıkları kullanarak dönen paraya göz atıyor bir nevi. sert bir sistem eleştirisinden ziyade ( konu kapitalizm olunca beklenti o yönde ) iyi bir macera filmi tadında izleniyor. Diyaloglarda olması beklenen, veya kağıt kalemle filmi izlerken alt metinlerde yakalanmaya çalışılan tipte kapitalizm eleştirisinden ziyade, Marc 'ın pratikleri çok daha çarpıcı ve aslında bu pratikler nefis bir sistem eleştirisinin tanımı oluyor. Hikaye aksamadan gidiyor, zekice kurgulanmış ve planlanmış olduğu içinde hiç sıkmadan izleniyor. Her an kim ne dolap çeviriyor, Marc 'ın hamlesi ne olacak, acaba göte gelecek mi diye bekliyorsunuz. İzlenmesi gereken, iyi bir film. Özellikle Marc 'ın en boktan durumu bile kendi lehine çeviriyor olması takdire şayan ve zekice.

COUNTDOWN TO EXTINCTION

MEGADETH


Megadeth 'in 1992 de çıkardığı 5. stüdyo albümü. Rust in Peace 'den sonra, Youthanasia 'dan önce geliyor. 

Hiç olmadı, içinde sadece Marty Friedman olduğu için bile dinlenebilecek bir albüm olmakla birlikte, birbirinden ayırt etmeksizin çok iyi şarkılar barındırır. Benim favorim Ashes in Your Mouth, ancak tüm şarkılar iyi.  

Benim adıma tek sıkıntı, davulun özellikle de albümün ilk yarısında çok sadece, gösterişsiz çalması. sonlara doğru toparlayıp, özellikle de Ashes in Your Mouth 'ta kendini aşsa da, konu trash / heavy metal olunca insan daha zengin davul partisyonları, ataklar duymak istiyor. Mustaine ve Friedman olduğu için, ne vokalde ne de gitarda bir sıkıntı olmasına zaten imkan yok. Lakin Lars örneğinde olduğu gibi, davul bu müziği zenginleştiren en güzel enstrümanlardan birisi ve eksikliği, daha doğrusu gösterişsiz çalması bazen eksiklik yaratıyor, en azından benim için. Belki prodüksiyonla alakalı bir durum, belki de ego... 

Albümdeki şarkılara kısaca göz atmak gerekirse: 

Skin o' My Teeth, Countdown to Extinction 'un açılış parçası. Davulun meydanı gitara bırakırken zile son vurulduğunda, zilin yaklaşık 6-7 saniye çınladığı girişine hasta olduğum şarkı. Dave 'in bir " wreck " diyişi vardır ki, kime küfrediyon diye sorası gelir insanın. " no escaping pain - you belong to me - clinging on to life - by the sin o'my teeth " dörtlüğünün tekrarında davul ve zil coşturur adamı. Nefis bir solosu vardır fakat benim kafam hep solonun arkasındaki ritm gitarın, riffin güzelliğine kayar. Birde finalde Dave " teeth " derken sesi gitarla birleşir ya teeeeeeeeeeee diye, nefistir.

Symphony of Destruction solosunda davul ritminin dönüşlerinin, kulaklarıma müstesna güzellikler yaşattığı parça. Bas gitarın şarkıya kattığı agresiflik / hırçınlık enfestir. Vokali harikadır. Girişteki koro destekli kısa senfoni, Wolfgang Amadeus Mozart 'dandır. Riffleri " dinleyene " basit, lakin etkileyici gelirken, vokalin ritmle birlikte yakaladığı melodi mis gibidir, Dave sesini iyi kullanır şarkıda. Bas gitarın doyurucu soundu, rifflerin de etkisini arttırırken, enfes ve eşsiz solo noktayı koyar. Ve; https://www.youtube.com/... girişteki mozart esintisi... 

Architecture of Aggression 'da 1:41 'e kadar her şey normal giderken, o anda ritmin değişmesiyle çok acayip! riffler duyduğumuz, zillerin göz yaşartıcı bomba etkisi yarattığı ve nefis bir solonun olduğu bölüm dinlenir. Geniş anlamda şarkının özeti böyle olmakla birlikte : 
Sert bir riffle başlayan, lakin vokal tekniği nedeniyle yumuşak inişe geçen, vokal sertleşince de davul nedeniyle sakinleşen, ilk solosu kısa olduğu için tat aldırmayan, ikinci bölümünde işleri rayına koyan, ardından durmadan ritm değiştirip 1:41 deki o efsane bölüme yer açan şarkı, sonrasında gitar - bas gitar şov olarak devam ediyor solo sonrası sözler girene kadar. Marty 'nin ikinci solosu oldukça iyi olmakla birlikte, dave 'de ara ara düşük volümde harika bir ses rengi yakalıyor şarkıda. 

Foreclosure of a Dream, içinde Dave 'in " untill all is lost - foreclosure of a dream " kısmını nefis söylediği bir nakarat barındırır. İlk nakarat girene kadar akustik başlangıcıyla yavaş yavaş giden şarkı, nakarat ile birlikte enfes bir riffe kavuşur. İlk iki nakarat arasında yer alan bölümde Dave sözleri bir sakin, bir agresif söylerken sesi, hele de sakin söylediği anlarda çok güzeldir. Biraz Slash tarzı kısa bir solocukdan sonra, sözler, ve ardından inanılmaz güzel bir Marty Friedman solosu gelir. Şarkının en tatlı tarafı rifflerde yakalanan müthiş melodi ve solocuk dediğim gitar numarasından sonra gelen şaşırtıcı ritimdir.

Sweating Bullets 'da ne zamaki üçüncü dakika civarı ritm ve riffler değişip kısa bir süre sertleşiyor ve parça, sıkıcılıktan kurtuluyor. bunun dışında ilginç ritmi ve Dave 'in eşsiz vokaliyle durumu kotaran bir şarkı. bir kaç net davul atağı dışında, akılda kalıcı, etkileyici bir solosu da yok ne yazık ki bana göre. Amma velakin, dediğim gibi, ritm ve vokal, yetiyor da artıyor güzellemeye. 

This Was My Life 'ın dikkatten kaçmaması gereken bir kaç noktası var. Birincisi, ilk dörtlükten sonra Dave 'in sesinin inceldikçe aldığı renk ve sözleri söyleme biçimi. Özellikle de ikinci dörtlükte " there's something wrong with me - there's something wrong with you " dizeleri. bu dizelerle başlayan dörtlükte yakaladığı vokal melodisi, kelimeleri söyleme tarzı ve ses tonu gerçekten enfes. Kendisinin zaten nevi şahsına münhasır şarkı söyleme tarzı var, ki buralarda tavan yapıyor ve ara ara eğlenceli oluyor. Misal, " payback are a bitch " derken orospunun üstüne öyle bir basıyor ki, hırsını anlıyorsunuz. Veya son dörtlükte " in our life there's if " derken, if 'i öyle bir vurguluyor ki, peltek mi diye düşünüyorsunuz. i-i-i-if... 
Şarkını bir diğer güzel tarafı da akılda kalacak şekilde matematiğe dökülmüş sözleri. Dörtlüklerde cümleler " it was - there is - this was - now there's - in our " kelimeleri ile başlıyor, bu da şarkının akılda kalıcılığını, hiç olmadı tekrarında kolayca söylenmesini sağlıyor. Bir de arada kimsenin Dave gibi söyleyemeyeceğine inandığım " hey " çemkirmesi var ki, buda şarkının unutulmayacak vokal melodilerinden birisi. Riffler şarkıyı mis gibi sürüklerken, bence mükemmel bir solo atılmış şarkının sonunda, ki duyduğum en yaratıcı sololar arasında yer alıyor diyebilirim. Ha efsane değil, lakin mis... Davul ve bas gitar sadece işini yaptığı için, kompleks bir şarkı halini alıp adını altın harflerle yazdıramıyor belki tarihe ama vokal tekniği, melodisi ve gitarları ile eşsiz bir dinleme tecrübesi this was my life. 

Countdown to Extinction " all 're gone, all but one " diyerek başlayıp, countdown to extinction diye tamamlanan, yanlışım yoksa şarkıda üç tekrar yapıldığı bölümlerde, arkada duyduğum gitar melodisine her dinlediğimde dikkat kesilip, sanki ilk kez duyuyormuşum gibi her seferinde de hayran olduğum, o ne güzel bir melodidir diye düşündüğüm şarkıdır. Aynı nakaratta " nowhere to run " der ya Dave, ben hayatımda " run " kelimesinin böyle güzel söylenebildiğini bilmezdim. Epik solosu ve nwobh ruhlu gitar ritmleri ile tek eksiği, gösterişsiz çalan davulun yapmadıkları. Gösterişsiz derken, daha 2 yıl önce, bir önce ki albüm Rust in Peace 'de Menza 'nın yaptıklarını duyduktan sonra hayıflanıyor insan, " derdin ne be adam " diyor. potansiyeli bilip, bunu duyamamak can sıkıcı.
Bu şarkını solosunu ikinci yada üçüncü dinleyişimde apartmanın kapısından çıkıyordum tam. Öyle bir dokundu ki ruhuma, öyle pis gaza getirdi ki beni, kendimi Rohan 'ın kapılarından at üstünde cenge çıkan Theoden, Erebor 'dan beş ordular savaşına ölüme yürüyen vakur Thorin gibi hissettim. Şöyle kapıyı iki elimle itip dışa doğru, ağır adımlarla, kral gibi, başı dik çıkıp ortalığı yıkasım geldi işte tam duyduğum anda soloyu. Oysa ki bildiğin alüminyum kapı lan, pompası falan var hatta, tek kanatta sabit, istesem o etkiyi veremem zaten. Lakin sözün özü, böyle de epik bir solodur benim adıma. 

High Speed Dirt davul sayesinde aslında albümün en kompleks parçalarından birisi, ve en eğlencelisi bana göre. En azından üç kere temiz duyulan ve uzun sayılabilecek atakları var, ve bunlar ortamı şenlendiriyor dinlerken. Dave 'de, özellikle başlarda gene kendine has tarzıyla kullandığı sesiyle eğlenceyi katlıyor. 
Şarkıda üç solo var yanlışım yoksa. Ancak asıl bomba Marty 'nin solo. Dave 'in son solo da iyi olmakla birlikte, Marty 'nin yakaladığı o akustik, o melodi gerçekten inanılmaz bir kısa müzik ziyafeti (3:25 - 3:35). İlk solo parçanın hızına - gerçekten hızlı bir şarkı, hikayesini destekliyor yani - hizmet ederken şarkının karakterini tamamlıyor. Davulun özellikle ritmi kestiği anlarda yaptığı ataklar keyfi arttırırken, şarkının en eğlenceli! tarafı, biterken duyduğumuz, merhumun yere çakılma efekti! 

Psychotron, Metallica 'nın arkasında bıraktığı, lakin Megadeth ile golden era 'sında paylaştıkları trash metal günlerine nanik çeken girişi, harika riffleri ve Dave 'in hırıltılı vokali ile etkileyici dalar başlangıçta. 
Dave 'in " part bionic " diye başladığı nekaratlarda vokali gene çekicidir. Araya serpiştirilmiş kısa solocuklar şarkıyı zenginleştirir. Ana solo için iyi yada kötü diyememekle birlikte, bu bağlamda şarkının, nakartın ilk tekrarından sonra aldığı hali şöyle açıklayabilirim : 
Nakarat dışında sözlerin üç yada dört dizesi söyleniyor, sonra araya bir solocuk serpiştiriliyor, ardından sözler devam ediyor ve o nefis nakarat tekrar giriyor iki, üç bilemedin dört kez. İşte o araya serpiştirilen solocuklar, ana solosu konusunda kararsız kaldığım ( var mıydı ki solo?) şarkıya güzellik katan etken. 

Captive Honour, bitişinde yer alan gitar sololarında Dave ve Marty 'nin bir nevi sidik yarışına girdiği, muhteşem rifflerin yer aldığı, Dave 'in vokal tarzıyla top yaptığı ve bunu yaparken de tüyleri gerçek anlamda diken diken ettiği şarkıdır. İlk olarak " oh you 're god " cümlesini söylediği anda tüyler başkaldırır birdenbire, bir daha da hiç inmez şarkı boyunca hem Dave 'in vokali sayesinde, hemde şarkının hikayesi nedeniyle. 
Nefis bir şarkı olmasının bir nedeni de, benim bu albümde bir türlü ısınamadığım davulun, albüm standardı üzerinde ki zenginliğidir. 
Şarkının sonlarında yer alan sololarda, insanın yüzünde istemsizce bir sırıtma olur elbetteki başta da değindiğim sidik yarışı ve soloların - hele de marty 'nin solo - güzelliği nedeniyle. 
Tekrar eklemek gerekirse, günün birinde Dave Mustaine tarzı vokal 101 diye bir ders konursa, ilk derste işlenecek şarkılardan birisi bu olacaktır. 

Ashes in Your Mouth son şarkı olmasından mıdır nedir, sanki albümün yapıldığı yıllara, o albüme ait değilmiş gibidir. 
Şarkının güzel detaylarından birisi, sözlerin arkadan kısık kısık yankılanmasıdır. Sanıyorum iyi bir ses sistemi veya kulaklıkla dikkatli dinlenirse fark edilecek bu detayla birlikte eşsiz gitar ve davul partisyonları kadar, kazık riffleri de parçayı muhteşem kılıyor. kompozisyon o kadar başarılı ki, bunu örnekliyebilecek tek tanım Dream Theater olacaktır. 
Marty 'nin senfonik soloları tek kelimeyle onur kırıcı. Şarkı öyle muhteşem, kompleks bir kompozisyon, öyle enfes bir senfoni ki, trash 'in en baba parçalarından birisi deseniz, ses çıkaracak kimseyi bulamazsınız. Şarkının kalitesini kelimelerle ifade etmenin imkanı yok aslında. 
Albümün büyük bir bölümünde düz ve gösterişsiz çalıyor dediğim davul dahi, şarkı boyunca bana lafımı yedirirken, asıl intikamını şarkının sonunda " kafama kafama " vurarak alıyor.