müzik albümü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
müzik albümü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Temmuz 2015 Pazartesi

TEARS LAID IN EARTH

The 3rd and the Mortal


The 3rd and the Mortal grubunun 1994 de yayımlanmış ilk stüdyo albümüdür. Fazlasıyla iskandinav folk kültürü etkisinde kalmış albüm, yer yer progresif hava verse dahi, kolayca dinlenen, temposu nedeniyle kafa şişirmeyen tertemiz bir doom metal albümü. 

Albümün en güzel tarafı, şarkılarda müthiş vokalist Kari Rueslatten 'in vokali girdiği anda, tüm enstürmanların sesi keserek ona yer açması. Böylelikle vokali rahatça dinlerken, kafayı karıştıracak gürültü duymuyoruz. Prodüksiyon tarafı da bunu desteklerken, özellikle davul soundunu da, davulcuyu da çok sevdiğimi ekleyeyim. Riffler genelde benzer, ancak kafada kalıcı enteresan riffler duymak mümkün. Rifflerin dahi büyük çoğunluğu genel tavrı baltalamayacak kadar gürültüsüz ve derin - atmosferik. En değerli şarkısı Why So Lonely olmakla birlikte, bütün olarak mutlaka dinlenmesi gereken albümlerdendir benim adıma. 

Şarkılara da göz atmak gerekirse: 

Vandering sanıyorum norveç dilinde söylenen, yerel -folk- bir şarkı. Solist Kari Rueslatten 'ın enfes mezo soprano sesi dışında hiç bir enstürman bulunmayan, naif, sisli ve buhranlı bu şarkı aslında arkasından gelecek muhteşem Why So Lonely için, albümün atmosferinin belirleyici olması açısından intro kıvamında biraz da. Doom metal olarak kayıtlara geçmiş bir albümle folk birlikteliği ve muhteşem bir ses. 

Why So Lonely albümün en güzel şarkısı. Kari Rueslatten şarkıya girdiği anda, kendimi cennette gibi hissettiğim, aslında kulak tırmalayıcı ve düzensiz rifflerin vokalin melodisini bulandırdığı, lakin enstrümanların vokal girdiği anda durmasından dolayı uhrevi güzelliğini asla yitirmeyen ve o ağır atmosferini bölüm bölüm enstrüman ezgileriyle sürükleyen bir şarkı. Son derece naif ve dinlendirici solosuyla sizi parçaya bağlayan düzenlemesi, bas gitarın melodik gidişi ile naifliğini hep koruyor. En önemli nokta, vokali duyduğumuz anda tüm enstrümanların o dingin, harika sese yer açması ve aynı dinginliği koruması. 

Atupoema, Diablo 2 'den kopup gelmiş girişi, Kari Rueslatten 'ın sesiyle dingin başlayan, vokalin iniş çıkışları ve bas gitarın melodisi ile akan, yer yer girişte belirttiğim o Diablo 2 den kopup gelmiş, lakin çoğunluğu huzurlu rifflerle atmosferi güçlendiren bir şarkı. Bolca davul atağı ile etkisini arttıran -ki ataklardaki vuruşlar tek tek sayılacak kadar ağır, fakat güzeldir- , harika gitar solosu ile kapanan şarkı, gene ağır temposunda enstrümanların Kari 'nin sesini duymamıza izin veren kesmeleri ile güzelleşir. 
Albümü, şarkıyı dinleyen fazla kişi yoktur diye Diablo 2 örneğini verdim yazarken, ancak albümün çıkışı 1994. Yani Diablo 'nun çıkışına 2, diablo 2 'nin çıkışına 6 yıl var daha. yani herhangi bir esinlenme durumu yok. Sadece tanıdık bir benzetme olması açısından Diablo 2 'yi kullandım. Hem melodinin tanıdık gelmesi, hem de albümün ve oyunun atmosferinin benzerliği bu çağrışımı yaptırdı aslında. Hani albüm, tam da Diablo 2 oynarken dinlenebilirmiş misal. 

Death-Hymn, Kari Rueslatten 'ın vokal tekniği, ses rengi ve vokal melodisi ile gene kalbe dokunduğu, arada enfes gitar melodileri duyulan, davulun trampet ve crosslarla neredeyse riff tutturduğu ve böylece vokal yanında davul soundu ile de akılda kalıcı hale gelen, yer yer sertleşen fakat her seferinde dinginliği size geri veren bir şarkı. 

Shaman, zaten genel havası Norveç ( veya İskandinav ) folk melodileri ile bezeli doom metal albümünün, şarkının adına uygun şekilde şamanik vokal nidalarıyla yürüyen ve albümü iyice ilginçleştiren şarkısı. Bahsi geçen vokal melodisi , vokalist ablanın sesinin harikalığı neticesinde su gibi akar.

Trial Of Past uzak mesafeden olsa da progresife çalan gitar melodileri ile  ara ara Orion 'u da aklıma getiren, enstrümantal ve bu haliyle de görece sert bir şarkı.

Lengsel 3 saniyelik aralıklarla, muhtemelen bas gitarın tek notaya bastığı melodisi dışında, enstrüman olmayan ve sadece Kari Rueslatten 'in vokal yaptığı, gene muhtemeldir ki İskandinav folk kültüründen etkilenmiş bir şarkı.  Doom metal diye daldığınız albümde herhalde Norveç dilinde yazılmış bu tipte şarkılar atmosferi fena şekilde dolduruyor, olayı konsept albüm haline sokuyor. 

Salva Me oldukça sert rifflerle başlayan, lakin Kari Rueslatten 'in gene melodik vokaliyle yavaşlayan ve frontwomen in sesini duyduğumuz anlarda gene onu rahatça dinleyebilmemiz için enstrümanların vokale yer açtığı, oldukça güzel bas partisyonlarının yer aldığı bir şarkı. Gitar tınısı olarak albümde daha önce de duyduğum ve duyduğumda gene aklıma Diablo2 'yi getiren o mistik çınlama var.  Şarkı ara ara vokali de arkasına alarak sertleşiyor son bölümde. Ancak bu kısa bölüm, gene hızını keserek vokalin harika melodisi ve rahatça duyduğumuz bas gitarla şarkıyı sonlandırıyor. 

Song; Klavye, davul ve son derece güzel, aşırıya kaçmadan kulak dolgunluğu veren bas gitar partisyonları ile insanı neredeyse transa sokan oldukça uzun (yaklaşık iki buçuk dakika) girişinden sonra, transa Kari Rueslatten 'in enfes sesi ve molodisiyle devam eden şarkıda, albümün genel tavrı olarak tüm enstrümanların vokale yer açması öyle net ki, Kari 'nin "stop beating" ( 3:23 - 3:26 ) dedikten sonra uzunca nefes alıp verişini dahi, sanki vokal yapıyor, sözleri söylüyormuş gibi net duyabiliyorsunuz . Davulun ara ara duyduğumuz sert ve gürültülü tek vuruşları dahi şarkının uhrevi bütünlüğüne hizmet ederken, bas gitar sürekli melodiyi sessizce sürükleyen ve güzelleştiren enstrüman olmaya devam ediyor. 
Albümde  genel davul kullanımı tavrını en net duyabileceğimiz Song 'da buna en net örnekse 5:46 da yapılan atak. 

In Mist Shrouded albümün en sert şarkısıdır. Kari Rueslatten 'in vokali albüm genelinde olduğu gibi temiz ve uhrevi, lakin bu sefer enstrümanlar diğer şarkılarda olduğu gibi rahat söyleyebileceği alan bırakmamış durumda ve sert davul ve gitar riffleri arasında kalıyor. Şarkının genel tavrı bu sertlik olmakla birlikte, sonlara göre değişen ritmle birlikte ortalık gene duruluyor. 

Oceana hangi gamdan çaldığı belli olmayan gitarın rahatsız edici olmayan ama kulak tırmalayan! soloları ile bezeli, 20 dakikaya yakın uzunlukta bir şarkıdır. Şarkıyı sıkıcılıktan -uzunluğu sebebiyle- kurtaransa, yer yer sert, yer yer oldukça ağır giden, değişken ritmi. Bu, bazen şarkı bitmiş de yeni bir parça başlamış gibi bir farkındalık yaratıyor. Ve elbetteki Kari Rueslatten 'in sesi... Dikkati dağıtmayan bir diğer noktada şarkının progresife yakın yapısı. Şarkı özellikle sonlarda, davulun etkisiyle sertleşmektedir. 

RUST IN PEACE

MEGADETH


Albümün en güzel taraflarından birisi Nick Menza 'nın davulda döktürmesi albüm boyunca, eline her fırsat geçtiğinde. 
En sevdiğim Megadeth albümü olmakla birlikte, şarkılar : 

Holy Wars... The Punishment Due müthiş hızlı ve sağlam rifflere sahip, özellikle de bu konuda sözlerin girdiği ana kadar müzikal şölen yaşatan, mihenk taşı şarkı. Dave ‘in vokalde yakaladığı çok ufak nağmeler en azından benim keyfimi arttırırken, davul oryantal gitar melodisi gelene kadar döktürüyor. Çok tatlı, şarkının hikayesine uygun o oryantal melodi sonrası, power metale dokunan şarkı melodisi hep güçlü. Sololar benim adıma, söz konusu olan Megadeth olduğundan fena değil kategorisinde diyebilirdim ki, güçlü fakat ağır tempo tekrardan yerini trash e bıraktığında gelen solo gerçekten iyi. Davul, tüm şarkı boyunca işini kusursuz yapıyor bana kalırsa.

Hangar 18 şarkı değil de destan sanki. Harika bas gitar, davul ve son derece çekici rifflerle başlar, özellikle de bas gitar doldurur soundu. Rifflerin enfes bir hale büründüğü, aralarda hafiften nwobhm kokusu veren, son derece kompleks yapıda, ritmi değişken, sonlarda çıldırıp noktayı koyan, özellikle davulun söz ve solo olmayan kısımlarda kah aksağa, kah caz ruhlu vuruşlara kaçtığı, sololar arasında gürültülü tarzıyla yardırdığı bir şarkı. 

Take No Prisoners ağır punk hisli, bas gitar – davul şovu. Şarkının riffleri neredeyse bu ikilinin yakaladığı melodi. Özellikle davul çok acayip işler yapıyor. Bütün kurgu bunun üzerine diyebilirim hatta ve bas gitarda altında kalmıyor. Belkide enstrüman önceliği olarak, gitar – Dave – olmasa, Megadeth ‘den nasıl bir sonuç çıkacağının göstergesi bu şarkı. Cover yapılmış mıdır bilemiyorum da, davul ve bas gitar nedeniyle pek iyi sonuç vereceğini sanmıyorum. 

Five Magics girişte bas gitarla Orion a selam gönderen ve yaklaşık ilk iki dakikasını bu senfonik enstrümantal yapıda geçiren şarkıda, bu bölümde nefis bir de solosu var. Aslında şarkının enteresan yapısı, sözlerin girmesinden sonra kendisini gösterir.Öönce iki dizi söz gelir, ardından Marty nefis – ama kısa – sololar atar, sonra gene iki dize söz ve gene solocuklar. Böyle böyle dört tekrar yapar şarkı. Yaklaşık iki buçuk dakikası böyle giderken şarkının ritm kesildikten sonra ağırlaşan temposuyla bir Marty solosu daha duyarız. İki farklı tempo üzerine atılmış soloların  kalitesine laf söyleme imkanı yok, klasik Marty işte. Şarkının asıl bombası ise önce – let me be the protage of five magics – ve – give me alchemy , give me sorcery – sözlerinin arasında hafiften kulağa çalınan, fakat dördüncü dakikadan sonra parçanın altını dolduran davul ve bas gitar birlikteliği. Burada nefis bir sound tamamlama durumu var ki, özellikle kapanışta Dave 'in soloya girdiği bölümde tek söyleyebileceğim, davulcu ayıp etmiş olacaktır. ne çaldığını ben pek çözemiyorum açıkçası. Tüm bunlar ışığında söylemeliyim ki, gene trash 'ın altın madalyalı şarkılarından birisidir . 

Poison Was the Cure ağır şekilde Motorhead çağrışımı yapan, güzel rifflere sahip, kulağın bas gitara doyduğu, soloyla birlikte davulun coştuğu, süratli ve gazlı bir şarkı. 

Lucretia o Dream Theater kokan solonun marty ‘e ait olduğunu düşündüğüm girişiyle çok keyifli başlayan, aynı hazzı ilk bir dakika sonunda tekrar, sonraki bir dakika sonrasında da tekrar tekrar yaşatarak aynı ruhta ki solosu ile insanı melodik yapısına hayran bıraktıran şarkı. 

Tornado of Souls son derece güzel bir davul atağından sonra harika bir solo barındıran, sonrasında sanki bu soloyu alıp riff haline getirerek gönüllere taht kurmayı amaçlayan şarkı. Dave ‘in vokal tekniği, kayıttaki ses rengi, özellikle de "tornado" diyişi çok güzeldir. Hele ki ikinci solo öncesi gitarların ritmde çiftleyip tutturduğu bir hava var ki, benzerini yapacak grup azdır. Yapabileceklere örnek, Maiden mesela. Zaten o bölümlerde davul ve bas gitarın yakaladığı sound, gitarlar falan, kim diye sorsanız, yekten Iron bile denilebilir vokalsiz haline, ki ikinci soloda bu ruhu korumaya devam eder. Şarkının özellikle son bir dakikasında, bas gitar coşmaktadır bu arada. 

Dawn Patrol 'da Ellefson, Tornado of Souls 'un sonunda gazı almışken devam etsin denmiş sanıyorum. Kısa, ama dinlenesidir. Dave ‘in sesini bir daha böyle duyma imkanı da yoktur sanırım. Ve ritm, "The God That Failed" neredeyse... Metallica tarafında bir esinlenme söz konusu mudur bilemiyorum ama, benzerlik kaçınılmaz. 

Rust in Peace 'de davulla girer şarkı. Benzetmek, bir imaj oluşmasını sağlamak gerekirse, Cavalera (Sepultura) gibi. Hele ki gitarda işin içine girince iyice sağlam bir şarkıya dönüşür. Riffler hep değişir ama davul hep hayvan gibi devam eder, arkada çok acayip işler çevirir bası da arkasına alarak. Dave 'in yakaladığı da müthiş bir ses rengi ve vokal tekniği vardır.

...AND JUSTICE FOR ALL

METALLICA


Atmosferi Ride The Lightnin ve Master Of Puppets 'dan daha ağır bir albüm olmakla birlikte, her ikisinden de hız olarak biraz daha geride, ancak enstrüman kullanımında ki ustalığın ve şarkıların kompleks yapılarının daha fazla kulak doldurduğu bir albüm. Öncüllerinden bu açıdan değerlendirildiğinde daha iyi olarak nitelendirilebilir ama, bu üç albümü de aslında konsept bir çalışma olarak görmek mümkün. Efsanenin şarkılarına göz atmak gerekirse:  

Blackened: Arkada yakışıklı trash rifflerinin kullanıldığı parçanın güzel tarafı hetfield 'in tek-tek söylemesinin ardından koronun sözleri tekrar ettiği bölümdür. Şöyleki:
opposition - hetfield
opposition - koro
contradiction - hetfield
contradiction - koro
premonition - hetfield
premonition - koro
Elbetteki her kelimenin sonunu Hetfield kendine has tarzıyla uzatır. vayolaşaoooaaaa....

Şarkının introdan sözlerin başladığı kısma kadarı tamda headbange uygun riff ve davullarla geçerken, şarkı ara ara hızını kesse de agresifliğini her daim koruyor. Solosu sonlarda kendisini toparlasa da, ben pek sevememişimdir bu kuvvetli parçada çalan soloyu bir türlü .

...And Justice For All, sözler girene kadar son derece güzel ve unutulmaz bir senfoni. Gene en bilinen Metallica melodilerinden birisi. Ulrich 'in davul partisyonları, eleştirilmesini geçiyorum, neden bu kadar hatırı sayılır bir adam olduğunun kanıtı, son derece yaratıcı. Gitar riffleri elbetteki harika. Davulda tek bir gereksiz atak, geçiş yok bence. İlk solo Blackened 'i hatırlatsa da bu kez fena yakışıyor şarkıya. Solodan sonra giren, ritm atlayan ve düşük tempoyla giden ve şarkının en güzel bölümünde, riffler yaratıcılığın tavanında. sonrasında da vokal, ses rengi tam oturmuş şekilde devam eder.

One, Metallica 'nın ilk video klip çektiği şarkı. Bu şarkıya gelene kadar, yanılmıyorsam ticari olacağını düşündüklerinden video klip çekmemişler. şahsı nazarımda en başarılı Metallica parçalarından da birisi elbette. 
Söz ve müzikalite bir yana, yaratıcılığın doruklarında gezen, gitar rifflerinin ve davul partisyonlarının yaratıcılıkta top yaptığı, kendi tarihinin en iyi sololarından birisine sahip senfoni. Bu kadar agresif iken, bu kadar yaratıcı ve yüksek kaliteyken, en kötü tarafı kısa kalması. Metallica neden bu kadar iyinin cevaplarından birisi.

The Shortest Straw, albümün en iyi davul performansı, benimde albümde dinlerken en keyif aldığım şarkı. Ulrich hakkında fazlaca atılıp tutulan bir adam ama, hiç bir şey herifin beklenmedik anlarda beklenmedik işler yapan yaratıcı bir davulcu olduğu gerçeğini değiştirmez bana kalırsa. Misal bu şarkıda da iki kez, farklı anlarda cowbell kullanıyor. Çok ufak bir detay belki ama, çok büyük bir güzellik ve tat katıyor işte şarkıya. 
Şarkıda kaç riff kullanılıyor, dinlerken hesap yapmak lazım. Müthiş gazlı ve yaratıcılığın tavan yaptığı bir şarkıdır, trash metal dersidir. Altı buçuk  dakikalık şarkı tamamen Ulrich 'in davul şovu aynı zamanda. muhteşem ritm geçişleri, yaratıcı zil kullanımı, ataklar...
Yaratıcı dedim ya. solosu enfestir ve gitardan mermi sesi çıkarmak nasıl bir kafadır mesela? inanılmazdır o anlar.
Cowbell' lerin  ilki için 2:21
Gitardan çıkan mermi sesi için 4:24
İkinci cowbell için 5:39
Harvester Of Sorrow 'da gene akıldan çıkmayan, unutulmaz bir giriş ve intro. nefis riffleri vardır normal olarak.
Benim 91 black albüm sounduna yakın bulduğum hatta Sad But True ile organik bağı olduğuna inandığım, girişten sözlerin girdiği bölüme kadar Ulrich 'in özellikle crosslarla yaratıcı işler yaptığı, zaten şarkı boyunca elinin kolunun rahat durmadığı şarkı. Ağır lakin boyun incitici... Girişinde derinlerden gelen ulumalarında gizemi arttırdığını eklemek lazım.

The Frayed End Of Sanity, ilk solo öncesinde melodinin yükseldikçe hadi artık dayanamıyom dedirttiği, ikinci solonun ağlattığı, davulun albüm genelinde ki gibi şova koştuğu, gazlı ve güzel rifflere sahip, sadece davul için dahi tekrar tekrar dinlenebilecek şarkıdır.
4.02 - 4.04 arası çok tatlı, çıplak bir davul atağı vardır. ilk solo öncesi ve bahsettiğim bu atak öncesi gitarların beraber sürüklediği senfonik ritm de riffler gene destansıdır.

To Live Is To Die enstrümantal demeye dilimin varmadığı senfoni. Evet, son iki dakikası gibi sözler var, lakin mırıldanma gibidir ve bu dinlenilen müziğin senfoni kıvamında bir enstrümantal olduğunu değiştirmiyor. Ağıt kıvamında...
Güzel bir James Bond film adı olabilirmiş, yaşamak ölmektir.

Dyers Eve çok hızlı , Ulrich 'in gene ufaktan da olsa şova koştuğu, rifflerin pek albüm genelindekilerle uyuşmadığını düşündüğüm, lakin ritm geçişleriyle şaşırtan bir şarkı. Şarkının hayvani hızına yakışan hayvani birde solosu vardır. Çok hızlı dedim ama, öyle headbang yapılabilecek bir hız da değil bu, daha da hızlı.

HIGHWAY TO HELL

AC/DC


1979 çıkışlı albümün popüler kültüre katkılarından birisi Highway to Hell ve If You Want Blood parçalarının Iron Man 2, Touch Too Much 'ın 2010 da çıkan Grand Theft Auto: The Lost and Damned soundtracklarında yer almasıdır. özellikle Night Prowler ve Highway to Hell, defalarca dinlenesi şarkılardır. 
Albümde yer alan parçalar : 

Beating Around the Bush, rock n roll dan devşirme haliyle Bon Ccott 'u, Brian Johnson 'un şimdiki halinin clean vokali gibi düşünebileceğiniz, soloda gitarın dile gelip vokali devraldığı bir parça. 

Walk All Over You, gene rock n roll kokulu ve saf AC/DC soundunu duyabilceğiniz, kıpır kıpır bir parça. Muhtemelen diğer grup üyelerinin oluşturduğu koronun katıldığı nakarat son derece nostaljiktir. Solo gene çıldırtıcı ve yaratıcı bir sihirbazlık gösterisi. 

Nigth Prowler, Bon Scott vokalinin ve AC/DC soundunun zirve yaptığı parça. Her ne kadar blues yorumu gibi dursa ve ortalama altı kaldığını düşünsemde gitar solosu şarkının genel yapısına uygun. Ancak hiç bir şey bu şarkının mükemmeliğinin önüne geçemez. 

If You Want Blood, ilk anda Brian Johnson söylüyormuş sanabileceğiniz, bilindik AC/DC riffleriyle bezeli ve vokalin gücünün hissedildiği bir şarkı. 

Girls Got Rhythm, kulağa tanıdık gelecek, bilindik AC/DC sounduna sahip bir şarkı. 

Shot Down in Flames albümdeki iyi parçalardan. bas gitarın en net hissedildiği ve güzel bir ritme sahip, ritm gitarın arkada bilindik AC/DC soundunu çaldığı, son derece tatlı bir soloya giriş kısmının yer aldığı parça. 

Get It Hot, basın sürüklediği farklı ritmiyle güzel bir parça. 

Love Hungry Man, vokal renginin en farklı olduğu, bas gitar etkisiyle cream kokan ve benim daha progresif bulduğum ve ac dc soundu dışında olarak değerlendirebileceğim bir parça. 

Highway to Hell, dünden bugüne AC/DC soundunu ve ritmini kaset şeridi gibi kulaklarınızdan geçiren, gitar riffleriyle, vokalle, nakaratın parçada yer bulma şekliyle ve içinize işleyen vokal arkasındaki gitar tonuyla gelmiş geçmiş en ünlü AC/DC parçalarından birisi, muhteşem bir marş. 

Touch Too Much, gitarın cayır cayır yaktığı solosuyla farkını iyice hissettiren ancak Tina Turner parçası gibi duran, genel kalıbın dışında, ancak en sevilen AC/DC parçalarından birisi elbette.

GODS OF WAR

MANOWAR


Savaş ve bilgelik tanrısı Odin 'e adanmış, Manowar 'ın The Triumph of Steel sonrası çıkardığı ilk konspet albüm. 

Ken Kelly 'nin çizdiği, mavi ağırlıklı nefis bir kapağı var albümün. 

Son derece senfonik, savaş konseptini sağlamlaştırırcasına güçlü ve ağır bir sound. Ara ara power metale selam çakan... İyi ya da kötü olmasından öte, bu senfonik yapısı ile önemli bir albüm diye düşünüyorum. 

King of Kings, bir Manowar geleneği olarak (ilk şarkılarda olduğu gibi) gene hızlı ve gaza getirici. Hail and Kill, hatta fazlasıyla Blood of the Kings vari bir parça ilk yarısı itibariyle. Dikkat çekici olansa Eric Adams 'ın vokali. Alışılmışın dışında, fazlasıyla power metal çağrıştıran bir vokal. Ara ara akla Savatage getiren bir vokal. Arada o alışılmış çığlıklardan bir kuble bahşediyor gene. Bu şarkıda son derece yakışıklı bir solo atmıştı Logan bu arada, her zamanki gibi "hızlı". 

Sleipnir, gene Logan 'ın düzgün sololarından birisini barındıran oturaklı bir şarkı. Konsepte uygun şekilde narrator eşliğinde başlıyor, sonrasında son derece güzel bir Eric Adams girişiyle devam ediyor. Logan 'ın bu parçada yaptıklarını seviyorum açıkçası, kendisine ne kadar ısınamamış olsam da başından beri. Gene power metal anımsatıyor yer yer, onu anımsatmadığında nwobhm veriyor bukle bukle. Allah 'tan Scott Colombus sizi şaşırtmıyor. Her daim bir Fighting the World havası esiyor davulda, bu da soundun bir yerlerden hep Manowar 'a tutunmasını sağlıyor. 

Loki God of Fire her ne kadar güçlü bir şarkı değilse de, melodisiyle en sevdiğim şarkılardan birisi albümdeki . Judas 'ın Def Leppard 'la aynı sahnede çaldığını düşünün, bu şarkı o olurmuş heralde... Ritm dışında bir özelliği var mı peki? Yok, Logan gene duygusuz ama hayvan gibi çalıyor, Colombus bildiğimiz gibi, gösterişsiz ama kusursuz. 

Blood Brothers gene boşa giden kurşun. Bu adamların yaptığı ballad'ları, slow şarkıları pek sevmiyorum, bunu da sevemedim. Logan 'ın kullandığı gitar ne bilmiyorum ama, tonundan nefret ettiğim şarkılardan birisidir. Arkadan arkadan gelen Eric Adams çığlıkları dışında güzel bir tarafı olmayan şarkı... 

Overture to Odin, albümün senfonik yapısına uygun, orkestrayı duyduğunuz, bu açıdan ilginç bir parça. Obualar, kemanlar, trompetler, org , davullar... Başka bir şey yok zaten, beklemeyin Eric Adams ne zaman girecek diye. 

The Sons of Odin arkadan koronun nordik ilahileri, kılıç sesleri eşliğinde gene power metal kokan, albümün güzel parçalarından. Blind Guardian tınıları duyacağınıza emin olabilirsiniz. Ayrıca narrator un sonlandırdığı harika bir finişe sahip parça. 

Gods of War kesinlikle, ama kesinlikle tür içinde dinlediğim en iyi parçalardan birisi. Senfonik yapısı inanılmaz çarpıcı. Eric Adams ha keza, vokali gene vurucu, özellikle sevdiğim yanı ise muhtemelen yıllar önce kaydedilmiş çığlıkların derinden derinden gelmesi. Koro gene mevcut ve Logan 'ın solosunu neredeyse beğendiğimi bile söyleyebilirim. Tüm o senfonik yapı, orkestra, koro vs. bir yana, şarkının marşa çalan eşsiz bir melodisi var. Eric Adams 'ın o vahşi çığlığı ile biten bir şarkının kötü ihtimali olamaz zaten. Overtür dolu albümün en epik şarkısı...

Army of the Dead 'i (part 1 ve 2 ) değerli kılan, enstrüman olmadan (silik bir org hariç), koroyla birlikte Eric Adams 'ı dinleyebilmek, tarihe tanıklık edermişcesine. Sadece parçaların sonunda ki "must dieeeee" çığlığını duyabilmek için dahi dinlenir hoş bu parçalar. 

Odin karakteristik distortion dışında, çok fazla birşey vaad etmeyen bir parça. 

Hymn of the Immortal Warriors başladığında, Shire 'ın yeşil çimlerinde koşan hobbitler gibi mutluluk ve huzur veriyor size Eric Adams 'ın sesinde. Arada ne kadar yükselse de, öylesine huzurlu bir melodi ki bu... Mesela emin olun ki, Logan ın gitar solosu size "sözlerimi geri alamam" dakini anımsatacak... 

ve Die For Metal. Çok sevdiğim gitar riflerine sahip, Manowar geçmişine "ağır" bir selam. Eric Adams şov devam eder... 

Gods of War kesinlikle kenara atılacak bir albüm değil. Senfonik yapısı, yoğun orkestra kullanımı, koronun hakimiyeti onu kesinlikle ayrı bir yere koymayı gerektiriyor. Konsept bir albüm ve bu yüzden çok fazla konuşma -overtur- var. Tek negatif yön bu diyebilirim, müziğin bölünmesi sıkıcı gelebilir. Belki konuşmaları yapan Eric Adams olsa idi daha ilginç olabilirdi kim bilir.

HAIL TO ENGLAND

MANOWAR


Heavy Metal 'in alt türlere fazla dallanıp budaklanmadığı senelerde, gene bu günün türleri arasında gidip gelen bir Manowar albümü. Söylendiği üzere 1 haftadan kısa bir sürede kaydedildiği için ( 6 gün ), en iyi albümlerden birisi olduğunu kabul edemeyip her zaman ön yargı ile yaklaşmışımdır. Belki de bu aceleye gelme hissinden dolayıdır ki, gitar rifflerinin basit, soloların özensiz, üzerinde çalışılmamış ve bir çok parçada yaratıcılıktan biraz uzak kaldığı fikrindeyim. Genede içinde : 

Blood of my Enemies gibi, değil bu albümün, Manowar tarihinin en güzel şarkılarından birisini barındırır. Şarkıyı geçtim, sadece nakaratı dahi, benim için bu kategoridedir. Eric Adams 'ın ses aralığını tam performansla kullandığı senelerde söylediği şarkı; özellikle sonda "high overhead - they carry the dead - where blood of my enemies lies" sözlerini en yüksek notada tamamen scream vokalle dillendirmesi, parçayı sevmek için ilk neden. Aynı nakarat, şarkının diğer bölümlerinde arkada koro, önde Adams 'ın temiz vokaliyle de son derece etkileyici bir melodide. Soloyu da genelin aksine son derece yaratıcı bulduğumu söyleyebilirim. 

Each Down I Die albümün dandik parçalarından. Bazı bölümlerde vokal iyi olsa da, bir kaç basit bas gitar hareketi falan ne yazık ki şarkıyı kurtarmaya yetmiyor. 

Kill With Power gene scream vokalin bariz kullanımıyla dikkat çekiyor. De Maio 'nun speed metale selam gönderdiği yapı içerisinde, solonun da fena olmadığını düşünüyorum. Melodi akılda kalıcı, ki muhtemelen albümden akılda kalıcı şarkılardan birisi. Bir kez dinledikten sonra dahi, aklınıza geldiğinde rahatlıkla mırıldanabileceğiniz, kolay bir şarkı. 

Hail to England 'da vokalin senfonik olduğunu söyleyebilirim ki, albüm genelinde de yer yer hissettiriyor bu durum. Benim çamur gibi gitar tonları nedeniyle bir türlü ısınamadığım bir şarkıdır. Hoş, soloda Ross the Boss günü kurtarmaya yelteniyor ancak, asıl bomba şarkıyı sonlandıran 15 saniyenin biraz üzerinde süren ve en yukardaki aynı notadan basan Eric Ddams çığlığı. Bu adamın 4 oktavlık bir sesi olduğunu hatırlatmak isterim. 

Army of Immortals girişten itibaren power metali anımsatan, iyi mi kötü mü olduğuna parça parça değerlendirildiğinde karar verilebilecek bir şarkı. Genelinde gene pek ısınamasam da, şarkının sonunda Eric Adams 'ın "metal makes us strong - it makes us stronger, stronger, stronger" sözlerini delirip gene en yukarılardan çığlıkla söylemesi, parçayı dinlenebilir kılan etkenlerden birisi. Ritmin tek düze olmaması, sizi sıkılmaktan kurtarırken, üzerinde biraz daha çalışılsa iyi olabilecek, şarkıya yetmiyor. Burada parça sanıyorum gene, albümün bir haftada, üzerinde fazla çalışılmadan kaydedilmesinin kurbanı oluyor. 

Black Arrows girişteki sayko vokalle hatırlanacak, ancak hızlı çalmalıyım diye kafayı kırıp odada parmak egzersizi çalışan genç dimağların yaptıklarını anımsatan gitar solosuyla unutmak isteyeceğiniz bir enstürmantal gariplik. 

Bridge of Death albümdeki diğer favorilerimden olmakla birlikte, Manowar 'ın türler arasında gidip gelen müzikal yapısının bir diğer örneği. Abes görünebilecek olsa dahi, bugünün black metaline selam gönderen bir şarkı bu. Elbetteki tarihte bu şarkıdan feyz almış, esinlenmiş bir grup olduğunu düşünmüyorum da, 84 yılında, yani 30 yıl önce çıkan bir albümde black metalden bahsetmek bile ilginç bana kalırsa. Power ballada da çalan girişiyle ve temizden yüksek notalara çıktıkça güzelliğini sergileyen vokalin senfonik kullanımıyla, Eric Adams 'ın parçayı gene dinlenebilir kıldığını düşünüyorum. Benim naçizane tavsiyem, parçayı dinlerken aklınızın bir köşesinde hep black metal kavramı olsun.

THE FINAL FRONTIER

IRON MAIDEN


Iron Maiden 'ın 2010 yılında çıkardığı, şimdilik son albüm. Aynı zamanda, kendinden önce çıkan albümle arasındaki dört senelik arayla da, grubun albümler arasında verdiği en uzun ara. Hoş, eğer bundan sonra bir albüm gelecekse de, bu rekoru kaptıracak demektir. 

Iron Maiden ‘in en uzun albümü olmakla birlikte, şarkıların neredeyse yarısı da 7-8 dakikalık parçalar. Bu noktada, sürekli değişen yapısıyla bu şarkıların aslında kendi içlerinde de 2 hatta 3 parça gibi değerlendirilebileceğini söyleyebilirim. Bu nedenle hiç bir şarkı insanı sıkmıyor. Dinlemesi çok keyifli, sanki senfoni bestelermiş gibi ilmek ilmek dokunmuş hissi yaratan şarkıların arasında, alıp en iyi Iron Maiden parçası diyebileceklerim dahi var . 

Şarkılara göz gezdirmek gerekirse;  

Satellite 15 oldukça uzun bir introya, melodik, lakin sert rifflere sahip. En güzel yeriyse şarkının sonlarında senfoniye bağlayan gitarlar benim açımdan. 

El Dorado çatır çatır bas gitar duyduğumuz, gitar rifflerine kulak kabarttığımız, Dickinson ‘un da ses aralığını ara ara gösterdiği şarkı. Muhtemelen hatalıyım, ancak şarkının bir kaç noktasında Nicko ‘nun zillerde ağır kaldığını ve bir iki atakta kaçırıp hata yaptığını düşünüyorum. 

Mother of Mercy melodik rifflerle başlayan girişiyle ve Dickinson ‘un nağmelerle ses renginin güzelliğini gösterdiği bir şarkı. Aslında dikkatli dinlenirse Dickinson ‘un nakaratlarda pelteğe bağlayıp etrafa saçtığı tükürükleri bile duyabilirsiniz. 

Coming Home senfoniye bağlamış riffleri, inişli çıkışlı ağır temposu ve inanılmaz güzel solosuyla en sevdiğim Iron Maiden parçaları arasındaki yerini kolayca almış bulunmakta ilk dinlediğim andan beri. 

The Alchemist bildiğimiz Iron Maiden. Albüm genelinde olduğu gibi uzun bir parça, pek ısınamadığım şarkı sıkıcılıktan son derece yaratıcı bulduğum davul ve Bruce Dickinson ‘un renkli vokali sayesinde kurtuluyor. 

Isle of Avalon oldukça uzun girişi ilginç. Son derece sayko, hatta jazz 'a kaçan gitarlar ve sürekli değişen ritmiyle, gene albümdeki sağlam parçalardan. Yaklaşık 9 dakikalık uzunluğun dikkati dağıtmamasındaki ana unsur, dile getirdiğim gibi değişen ritm ve gitarların arada yakaladığı melodilerin, tonların güzelliği ile birlikte hızlandıkça yakalanan klasik Iron Maiden soundundaki uyumları. 

Starblind 'da solonun girdiği senfonik bir bölüm var ki son 2 dakikalık bölümde derinden gelen klavye ile bilrlikte, ne olursa olsun alıp şarkıyı baş tacı etmeye yeter. Bununla birlikte, klasik Maiden soundu ve eğer bahsettiğim 2 dakikalık bölüm göz ardı edilecek olursa, yer yer sıkıcı bir şarkı olduğunu bile düşünüyorum. Ne de olsa 7 dakikanın biraz üstünde bir şarkı. 

The Talisman orta dünyaya bizimde bir katkımız olsun demek için yazılmış hissi yaratan bir şarkı Birleşik Krallığın folk şarkılarına selam çakıp çakmadığından emin olmadığım bu güzel giriş sonrası kendini toparlasa da, aynı hissi sololarda da vermeye devam ediyor. Aslında klasik Iron Maiden ‘i dinlediğimiz şarkı, bu yapıyla bana kalırsa ilginç bir atmosfere sahip. Güçlü bas gitar ve davulla da kendini sevdirmiyor değil hani. 

The Man Who Would Be King girişiyle ballad mı yapmış lan yoksa adamlar dedirtirken, dinlediğinizin Iron Maiden olduğunu solonun girmesiyle suratınıza tokat gibi çarpan, en baba Iron Maiden parçalarından birisi, bir headbang törpüsü hatta. Gitarlar hüngür hüngür ağlatırken, işi fazla uzatmadan gene enfes rifflerle destekli, çatır çutur bass gitar duyduğumuz vokale bırakıyorlar yerlerini. Şarkı Maiden ‘den dinlediğim en keyfili bölümlerden birisine sahipken, gitarların hep beraber oluşturduğu senfoni, inişli çıkışlı yapısıyla insanı hiç sıkmayan 8 dakikanın üzerindeki şarkının kendisi gibi sersemletici. 

When The Wild Wind Blows 11 dakikayla en uzun şarkı olmakla birlikte, ağır lakin değişken tempolu şarkı enfes bir soloya sahip gene. Şarkı, başladığı gibi biterken sessiz ve derinden albümü de sonlandırıyor.

DANCE OF DEATH

IRON MAIDEN


Iron Maiden 'ın 2003 senesinde, Dickinson 'ın dönüşü sonrası çıkmış ikinci albümüdür. Şarkı listesi şöyledir: 

Rainmaker Iron Maiden 'ın hard rock yorumu diyorum ki, enfes ve eğlendirici bir gitar ziyafetidir aynı zamanda. Sololar, giriş... Gitarlar açısından 10/10 

içinde iki adet ağlatan gitar solosu bulunan No More Lies, paha biçilemez Iron Maiden şarkılarından birisi. Gitarların verdiği ritm, riffler çok iyidir. Tamamen gitar şov olmasından mütevellit, en iyi işlerden birisidir gözümde. Zaten şarkının girişindeki melodinin güzelliği ile, başınıza geleceği öngörebiliyorsunuz. 

Güçlü davul ataklarına ve zil numaralarına sahip Montsegur ‘un melodisi enteresandır aslında. İngiliz piyadelerini, kocaman komik şapkalarıyla ve kırmızı üniformalarıyla sefere yürürken hayal etmenize yol açan ritmi yanında, öldürücü ataklara sahip davuluyla dahi dinlenmesi elzem bir şarkıdır. 

Olaya AC DC gibi girdikleri Gates of Tomorrow, gitarların arkasına aldığı güçlü davulla kendisini kurtarıyor. Bu gürültülü parçayı çekici kılan yanlarından biriside girişteki melodiye ve güçlü rifflerine yakışan solosu. 

New Frontier, Tailgunner ‘dan tanıdık gitar riffleri, vokal nağmeleri ve melodisi ile güzelken, ateş yükselten solosu da bonusu. 

Paschendale derinden gelen görkemli klavyenin yanında, ağır ancak güçlü ve gürültülü yapısıyla en iyi parçalardan birisi olarak albümdeki yerini alırken, gitarın iğneleyici tonda verdiği melodi de unutulmazlar arasına yerleşiyor. 

Face in the Sand ağır klavye destekli, yavaş ve bilindik Iron Maiden kalıbı dışında harika bir parça. Bununla birlikte, ilk solo da insanı üzen cinsinden! 

Age of Innoance Maiden 'den pek alışık olmadığımız, yer yer akla erken dönem Over Kill getiren, nevi şahsına münhasır, yumuşak ve melodik bir şarkı. 

Journeyman biz yaparsak böyle yaparız deyip ballad değil ama ballad kontenjanından olaya dahil olmuş, yavaş ve dingin bulduğum bir şarkıdır. Güzel midir, Iron Maiden ne kadar güzelse, bu şarkıda o kadar güzeldir işte.

INTO GLORY RIDE

MANOWAR


Albümle ilgili söylenebilecek fazla bir şey yok aslında. Fazla hızlı olmayan, gene epik şarkıların yapılmaya çalıştığı, son derece kısa bir albüm. Warlord dışında boş kurşun atmamış aslında Manowar. Grubu seviyorsanız, albümü de seversiniz. Battle Hymns a daha yakın dururken, arkasından gelecek Sign of the Hammer ve Hail to England 'ın da başlangıcı. Yer yer senfonik bir hava sezilse de, koro kullanımının, hızlı ve gürültülü parçaların olmamasından dolayı bırakacağı ilk intiba, Hail to England ve Sign of the Hammerdan farklı bir albüm olduğu yönünde olacaktır. Albümün dikkat çekici yönlerinden birisi elbetteki Eric Adams. vokalin kudretini her şekilde gösteriyor. Kayıtla ilgili olabilir bir durum muhtemelen, Adams 'ın temiz sesini en net ve sık duyduğumuz albümlerden diye düşünüyorum. Lakin, kendisini fazla zorlamadığını da hissedebiliyorsunuz. Elbete ki gene her notaya çıkıyor Adams, ancak bunu hiç zorlanmadan yaptığını rahatça hissettiriyor, zorlamaktan kastım bu. 

Warlord dışında boş kurşun yok yazmıştım, ki introda yer alan seks iniltileri dışında çekici bir tarafı olmayan, speed ağırlıklı şarkı pek Manowar tarzı değil aslında ve muhtemelen yaptıkları en kötü parçalar arasında rahatlıkla kendine yer bulur. 

Secret of Steel, Scorpions un yaptıklarına benzer power ballada yakın bir şarkı. Şarkının en ince detaylarından birisi, aralarda Adams ‘ın brutal mırıltıları. Bir dikkat edilmesi gereken ayrıntı da, De Maio 'nun bas gitarla arkada gitar gibi solo gidip gelmesi. Ağırlıklı olarak Adams ‘ın clean vokaline örnek gösterilebilecek bir parçadır diye düşünüyorum. 

Gloves of Metal, basit ancak akılda kalıcı nefis rifleri ve monotonluktan arınmış, vurgulu ritmi, ara ara duyduğumuz screamleri ile güzel bir parça. 

Gates of Valhalla hızlandıkça davula abanılan, inişli çıkışlı gene montonluktan uzak ritmiyle etkileyici bir parça. Harika bir solo girişine ve güzel bir soloya sahip. Vokal ağırlıklı olarak temizken gene de çok çok doğru anlarda kullanılan screamle kudretini gösteriyor. Şarkının sonlarında "endless knowledge, endless time" dizeleri screamle söylenirken, "i scream the final battle cry" ile Eric Adams dediğini yapıp son sözü söylüyor. 

Hatred gene Eric Adams 'ın kudretini gösterip her notadan bastığı, dünyanın en güzel çığlığıyla adeta ritm verdiği, gitarın en başarılı olduğu şarkılardan. Neredeyse saykodeliğe çalan yapısıyla gitar soundu en farklı Manowar parçalarından birisi yapıyor Hatred ‘i. 

Revelation prodüksiyondan da kaynaklı, Adams 'ın konuşma sesine en yakın ses rengini duyabileceğimiz şarkı, ağırlıklı olarak çok, ama çok temiz bir vokalle gidiyor. Elbette yükseldikçe o bildiğimiz kirli ses rengi kendini gösteriyor. Ortalama hızın üzerindeki parça, kendinizi büyük maça hazırlamak için sabah koşusuna çıkmış Rocky sanmanıza yol açabilecek bir ritme sahip. Davulun yakaladığı çok güzel bir ritm var ve davul o kadar ön planda ki, yer yer gitarı yutuyor. Çok iyi, yaratıcı davul atakları yakalayabilirsiniz. 

March for Revenge benim ilk dinlediğimden beri (20 sene ediyor) kafamdan atamadığım, Adams ‘ın sesinin "güzelliğini" ve temizliğini ilk keşfettiğim parçalardan birisidir. Adams ‘ın konuşma sesinden yükseldiği "fallen brothers as i hold close to your side" bölümünde akıldan çıkmayacak güzelliktedir bana kalırsa. Parçanın vokal ekosu ile, sadece gitar tınısı olan bu bölümler aslında en epik bölümler. Şarkının bir güzel bölümüde arka arkaya dört kez tekrar edilen "for when we march, your sword rides with me" sözlerinin yer aldığı, clean vokalle başlayıp, vokalin her tekrarda kirli vokale döndüğü ve screamle bittiği bölüm.

LOUDER THAN HELL

MANOWAR


Adının aksine çok gürültülü olmayan, ve biraz basit kaçan, 1996 çıkışlı Manowar albümü. Arkasında bıraktığı Kings of Metal ve The Triumph of Steel ‘den bir gömlek aşağıda, (aslında son derece kompleks yapısıyla, konsept bir albüm olan The Triumph of Steel ile karşılaştırmak bile hakaret olur diye düşünüyorum) muhtemelen sound olarak çok uzak görünse de Fighting the World ile aynı kulvarda bir albüm. Şahsen, özellikle The Triumph of Steel ‘de ki kadro korunabilse imiş, çok daha iyi, çok daha kompleks bir albüm ortaya çıkabilirmiş diye düşünüyorum. 

Logan ‘ın çaldığı ilk albüm, etkisini hissettiriyor, benim açımdan kötü yönde ancak. Colombus ‘un da geri dönmesi ile, gene benim açımdan Manowar tarihinin en basit halkalarından birisi ortaya çıkmış müzikal anlamda. Şarkıları kurtaran ana etken elbette ki Eric Adams, ancak o bile belkide tüm albümler içinde en kolaya kaçtığı işi yapmış. Gene de, şarkılardan vokali çıkarttığınızda, elde kalan pek tatmin edici olmayacaktır diye düşünüyorum. Ha iyi yanı yok mu albümün? Var elbetteki, son derece basit ritmler ve rifler, şarkıları kolay dinlenir ve akılda kalır yapıyor. Return of the Warlords ve özellikle de Brothers of Metal de albümün iyileri. 

Şarkılara göz atmak gerekirse; 

Return of the Warlords başından sonuna kirli vokalin nefis, solonun güzel, özellikle soloda kendini iyice belli etmeye başlayan bas gitarında daha bir güzel çaldığı şarkı. 

Brothers of Metal muhteşem bir marş olmakla birlikte, De Maio adamın beynine beynine vuruyor gene. Koro kullanımı, bir önceki albüm olan Kings of Metal 'i çağrıştırmakla birlikte, çok derinlerden gelen bir scream melodisi vardır ki, şarkıyı sevmek için yeterlidir. Bas gitar gene etkisini hissettirir güzelliğiyle. 

The Gods Made Heavy Metal davulun son derece temiz ve basit ritmine kendinizi kaptırdığınız, kirli vokalin gene etkileyici olduğu lakin hız manyağı Logan 'ın attığı soloyu başarısız bulduğum bir şarkı. 

Courage en sevdiğim Manowar balladlarından birisi, ki pek sevmem Manowar ‘ın bu tip şarkılarını. Tertemiz bir vokal, klavye ve bas gitar... Nefis. 

Number 1 çok basit, hızlı, akılda kalıcı ve güzle bir ritm üzerinde giden parça ve vokalle etkileyici oluyor elbetteki. Tüm basitliğine rağmen, ritmdeki güzellik ve vokal melodisi ile benim için standartların biraz üzerinde bir şarkı. Etkileyici bir solosu olmasa da, özellikle sonlarda tutturulan gitar melodileri çok güzel. Davulun gösterişsiz, basit soundunu dolduran ise bas gitar. Kirli vokalin güzelliği, kompleks olmayan bu şarkıyı ayakta tutan yegane etken. 

Outlaw hızlı ve gürültülü bir şarkı iken, gene vokalin gücüyle ayağa kalkıyor. 

King, ballad olarak başlamakla birlikte, şarkının güzelleştiği yer orkestranın yerini davul ve gitara bıraktığı, yani hızlandığı bölüm. Davul gene Fighting the World günlerine dönmüş, üzerine bir şey koyamamış, son derece basit gitar riffleri üzerine kurulmuş olsa da, parçayı dinlenebilir kılan taraf da bu basitlik aslında. Eric Adams aslında Manowar dinlemek için yeterli sebep, bu parçada da durum değişmiyor. Aslında şarkıda, davul gibi Fighting the World günlerinden kalma, bunu da en çok koronun girdiği nakaratta hissettiriyor. Sözlerde de Fighting the World ile arasındaki organik bağı duyacaksınız zaten. Bas, şarkıyı güzelleştiren etkenlerden. Kıssadan hisseye, aslında dijital olarak araya serpiştirilmiş vokaller olmasa, çekilmez bir parça olabilirmiş. 

Today is a Good Day to Die, feci karizmatik ismi dışında pek bir numarası olmayan, ara ara gitar tınılarının güzelleştirdiği güçlü bir enstrümantal. 

My Spirit Lives On, Logan 'ın hızlı çalayım da ruhsuz olduğum anlaşılmasın kontenjanından albüme soktuğu, ağır olacak ama bir hilkat garibesi. 

The Power, gene basit ancak sevdiğim rifflerle başlayan, hızlı fakat gürültüsüz bir şarkı. Vokalin gene her türlü güzelliği yaşattığı, basit davula çok güzel bir bas gitarın ve güzel gitar tınılarının eşlik ettiği, hızlı fakat şarkının ruhuna uygun soloların olduğu bir şarkı.

THE TRIUMPH OF STEEL

MANOWAR


Manowar 'ın en iyi işlerinden birisi. muhtemeldir ki, en kompleks olan da budur, 1992 çıkışlı The Triumph Of Steel.

Grubun yıllar içinde kadrosuna kattığı davulcular içinde, en iyisinin hangisi olduğuna bir türlü karar veremedim. Rhino ‘mu, Hamzik ‘mi? Her ikisi de oldukça agreasifken, teknik olarak, hangi albümü dinlesem, onda çalan davulcuyu daha çok seviyorum. The Triumph of Steel 'de de aynı şey söz konusu. Rhino, son derece süratli çalan bir adam. Çok yaratıcı atakları var ve zillerle yaptıkları gerçekten kendisine hayran olmamı sağlıyor. O nedenle, The Triumph of Steel her defasında dinleyip daha da çok sevdiğim bir albüm. Bu yüzden, The Triumph Of Stee’ i her dinlediğimde oyumu Rhino ‘ya veriyorum. Aynı şey gitaristler içinde geçerli aslında, Shankle ‘mi, Ross the Boss ‘mu? Bu albüm özelinde, gitaristlerin kim olduğunun çok önemli olduğunu düşünmüyorum neyse ki. Sanırım Ross the Boss olsaydı da, çok farklı bir tadı olmazdı albümün. Bu nedenledir ki, The Triumph of Steel ‘i, Manowar tarihinde, en yetenekli adamların bir araya geldiği albüm olarak görüyorum. Scott Colombus ne kadar sevsem de, yukarıda bahsettiğim iki davulcudan ne yazık ki daha iyi bir davulcu değil. Aynı şekilde, Karl Logan ‘ın da, teknik olarak ne kadar üst düzey görünse de, bahsettiğim iki gitarist yanında yaratıcılık ve ruh olarak bir gömlek altta kaldığını düşünüyorum. Melodiler içinde Eric Adams ‘ın vokalinin de , Manowar 'da ki enstürmanlardan birisi olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. 

Achilles, agony and the ectasy in eight parts

İlk parça, yani sekiz bölümden oluşan achilles, agony and the ecstasy in eight parts belkide albümden ayrı değerlendirilmesi gereken bir efsane. Sözlerin, müzikle uyumu gerçekten de muhteşemdir. Anlatılmak istenen, dolandırılmadan sunulur, sözlerde neyse duygu, müzikte de odur. 

Adında da yazdığı gibi sekiz bölümden oluşur : 

Hector storms the wall güçlü gitar riflerinin, dobule crossların ve scream vokalin alt tonlarının uçuştuğu, gaza getirici açılıştır. 

The death of patroclus orglar eşliğinde, tertemiz bir vokalle, ağıt yakarmışcasına girer Eric Adams "oh friend of mine , how to say goodbye" derken ruhunuza dokunarak. "this dear friend, how we ll say goodbye" derken canınızı acıtır adeta yumuşacık sesiyle. 

Funeral march da gitar, çanlar eşliğinde bir uğurlama, melankolik bir marştır işte. 

Armor of the gods zillerle başlayan bir davul şov, zırh dövülürmüşcesine kulaklarınızda yankılanan ziller, davul, bateri, hızlı double crosslar... Yaklaşık 6 dakikalık bir davul solo. 

Hector's final hour 'da kulağınıza fısıldar Eric Adams. Senfoniktir biraz yükselirken vokal, ve o temiz vokale eşlik eden koro da yükselirken, Gene uhrevi dünyanıza ufakça bir dokunur melodi. 

Death hector's reward, speed 'e selam çakar, güçlü gitar riffleri eşliğinde, sağlı sollu gelen vokal tüm gücüyle haykırır size. "kill" derken, "die" derken duyarsınız çığlığı, yankılanır kulaklarınızda, güçlü davulla. 

The desecration of hector's body dümeni De Maio 'nun aldığı enstrümantal bölümüdür gene parçanın 

The glory of achilles 'de davul ve bas gitarın gücünü rahatlıkla hissedersiniz trash e selam çakan bölümde. bir Manowar klasiği olarak, sağlı sollu gelen vokaller gene temiz olmaktan uzak, screame yakındır. Ve elbetteki adamsın melodiyi çığlıklarla sürüklediği bölümler. Evet, gene çığlıklarla konuşur, söyler Eric Adams. Şarkıdaki yegane gitar solosu da bu bölümdedir. Hızlı, melodik olmaktan uzak bir performans solosu.

Metal warriors girişinden itibaren gene vokalle öne çıkan bir parça. "now the world must listen, if you are not into metal, you are not my friend" dizelerinin katıksız scream vokalle dile getirildiği anlarda, temiz çığlıklardan her kelimeyi tek tek seçebilirsiniz. Bu açıdan, güçlü rifleri ve soloları ile birlikte şarkı üst bir noktaya yerleşiyor. Vokal aralığının tüm detaylarını gördüğümüz parçada bas gitar, arkada ritm gitar gibi tırmalıyor. 

Diğer şarkılara da göz atmak gerekirse: 

Ride the dragon son derece hızlı, gitar ve davulun enfes çaldığı bir şarkı. Vokal sağlı sollu gelirken, davula da yuh artık diyoruz. Bas gitarın arkada ritm gitar gibi tırmalıdığı bölümde, Shankle tekniğinin tüm güzelliklerini duyuruyor soloda. İyi davul atakları bulunan parçada, zil kullanımı üst düzey. 

Spirit horse of the cherokee, kızılderili ritimlerini duyduğunuz ve davulun hızıyla yer yer "yuh" dedirtecek bir parça. 

Burning güçlü davul ve gitar rifleriyle akılda yer ederken, ince ayrıntı arkada derinden gelen vokalin çığlıkları. 

The power of thy sword yıldırım gibi bir davul atağı ve koroyla başlarken, zil kullanımında gösterilen maharet ve çığlıklar gene dikkat çekici. Kılıçların ihtişamlı sesi ortamı güzelleştirirken, bas gitar gene ritm gitar görevini devralmış gibi kulak dolduruyor. Çok güzel bir soloya sahip parça, ortalarda hız keserek orga yer açıyor. Burada orgla birlikte temiz vokal, uhrevi dünyanızı okşarken, kılıçların tekrar çekilmesiyle sağlı sollu vokaller ve harika zil vuruşları şarkıyı kendine getirtiyor. Rhino gene hızlı, ancak asıl dikkat çekici olan zil atakları; Doyumsuz bir dinleti... Sonlara doğruda bas gitar dümeni eline alıyor. 

The demons whip: baştaki "demon" albümün konsept haline destek verirken, şarkının bas gitar destekli harika rifleri var. Derinlerden duyduğunuz koro, ateş yükseltici. son derece baskın ve görkemli bir bas gitar soundu önünde yer yer vakvaklayan son derece yaratıcı, ihtişamlı ve enfes bir solo var. Elbetteki tüm bu ateş yükseltici hareketler, sizi şarkının belkide dünyanın en hızlı çalınmış bölümüne hazırlamak için. Son bölümde crosslar, gitarlar o kadar hızlıdır ki, bunu çalanlar insan olamaz dersiniz. 

Master of the wind; Oldum olası balladları pek sevemedim, Manowar olsa bile. Bu da öyle bir parça. Tek özelliği güzel bir melodi ve temiz vokaller. Yani power ballad falan dinlemek istesem, 
nothing else matters, belki unforgiven dinlerim, olmadı açar Scorpions veya. Kısacası, pek keyif vermiyor.

11 Temmuz 2015 Cumartesi

CLOCKWORK ANGELS

RUSH


Rush 'ın 2012 yılında, elbetteki:
Geddy Lee - bass gitar, vokal
Alex Lifeson - gitar
Neil Peart - davul 
kadrosu ile çıkardığı, 20. stüdyo albümleri. Çıktığı senenin en iyi işlerinden birisi olmakla birlikte, bana kalırsa bu konuda ki geçerliliğini hala korur, müzikalite olarak geniş bir zaman dilimi içinde yapılmış en iyi işlerden birisi. Geddy Lee zaten en iyi bas gitaristlerden birisi, ses rengi de, vokal tekniği de güzeldir, Neil Peart ha keza davulcuların en iyilerinden, ama Alex Lifeson 'un yaptığı bazı şeyleri kafam gerçekten almadı albümde, aklım ermedi. bu nası riff, ne demeye bu kadar kısa tutmuş soloyu, bu gitar mı... Gibi ara ara sordum kendime. 

Şarkıları tek tek ele almak gerekirse:

Caravan 'da konu Rush olunca bas gitarı takip etmekten şarkıya kulak kabartamıyorsunuz. Bas gitarda bir viper gibi belli ediyor kendisini. 3:23 de çıkılan bir caz macerası var zaten, 4: 00 da başlayan şovla birlikte bas gitar dersi veriliyor. Şarkının hemen hemen tümünde bu progresif anlarda bas gitar götünüzü tavana vurduruyor. Bununla birlikte, arada bilindik Rush rifflerini duyuyoruz. Ek olarak da, 5:28 de başlayan bir bas şov daha var. Son olarak söylemeliyim ki, klavyenin de etkisiyle tüm şarkı akıp gidiyor. 

Bu2b de yer alan sözlerin güzelliğine bir göz atmak lazım: "the universe has a plan – we ‘re only human – it ‘s not ours to understand" ve duyacağınız o şamanik intro da çok yakışıyor. Şarkıda: "all is for the best – believe in what we ‘re told" diye başlayan bir nakarat var ki, tüm şarkıya melodisini veren bu iki cümlenin söylendiği anları iple çekiyor insan tekrar dinlediğinde. Vokal bu iki cümleyi çok güzel bir melodi ile söylüyor. Kuşkusuz ki, yazılmış en iyi Rush parçalarından olabilir. 
Kusursuz bas gitar partisyonları ve yer yer heavy metale varan riffleri ile birlikte bir klasik. Girişte bizi karşılayan o şamanik intro, ruh olarak şarkının progresif yapısına da yedirilmiş, ki şarkıyı güzel kılan yanlardan birisi de bu. 

Clockwork Angels sırtını haliyle bas gitara dayamış, lakin bunu yaparken tabiri caizse riffleri gitar yerine basa yüklemiş, harika ve huzurlu bir girişe sahip. Davulun saykodelik ruhu arttıran tarzı ve vokalin güzelliğiyle keyifli bir şarkıdır ki, 4:30 gibi başlayan gilmourvari bir solosu vardır. 

The Anarchist girişiyle gene bas gitar şov olarak geçen şarkının, 0:58 – 1:11 de yakaladığı enfes bir klasik Rush melodisi var. Ardından birden kesilen bu melodi sonrası gitar sizi üç – beş saniyeliğine uyuturken, birdenbire duyduğumuz davul – bas vuruşları ile uyanıp, sözleri dinlemeye başlarız. Ara ara bahsettiğim bu melodi tekrar etmesi üzerinden giden, ritm anlamında hiç bir rutini olmayan ve vokalin ses renginde ki güzellikle su gibi akıp giden parçada, ara sıra duyduğumuz oryantal ezgilerin yanında, kulağı okşayan davul atakları var. Şarkının, oryantal ezgilerin izlerini taşıyan son derece güzel ve yaratıcı sınıfına sokacağım solosu keşke daha uzun olsaymış. 

Carnies oldukça sert başlayan fakat sonrasında gene su gibi akan bir şarkı. Sertlik? Siz diyin heavy metal ben diyim progresif rock. Şarkının en enteresan tarafı altta duyduğumuz tertemiz bas gitar üzerine yeniden kaydedilmiş gibi duran gitar. Muhtemelen duyulabilecek en yaratıcı rifflerden birisine sahip şarkı. Özellikle 2:50 gibi vokal ve davul öncülüğünde tutturulan çok güzel bir ritm var. 

Halo Effect akustik girişiyle yavaş yavaş giden bir parça ve dikkat çekici tarafı solosu. Bas gitarı dinlerken gene şarkıya veremiyor insan kendini. 

Seven Cities of God ilk bir dakikası müthiş bir bas gitar solosu, eğlenceli zil ve Phil Collins tarzı davulları ve harika bir gitar riffiyle geçen şarkı. Bas gitarla birlikte bu güzel riffi tüm şarkı boyunca dinletiyor. Dördüncü dakika itibarıyla sanki başa saran şarkının özellikle basları gene harika ve özellikle dinlenmesi gerekir kategorisinde. 

The Wreckers Geddy Lee'nin enfes ses rengi ve 70lerden kalan riffleri, güzel melodisi, ara ara duyduğumuz yaylıları ile gene akıp giden bir şarkı. Vokalin özellikle 3:18 de – whoa! – diyerek ruha işleyen dokunuşu unutulmaz. Geneli iyi şarkıların ama bu en iyilerinden farklı vokal tonu ve daha net duyulan yaylıları ve görece daha ağır temposu ile. Gönül isterdi ki şarkı tamda sesi yavaşça kısılarak biterken duymaya başladığımız ve ne yazık ki belli belirsiz kulağımıza çalan ve kaybolan gitar solosunu daha uzun dinleyebilseydik. Rahatlıkla diyebilirim ki, yaylılarla birlikte dinlemeye başladığımız bu gilmourvari solo, çalınmış en iyi sololardan birisi olabilirmiş. 

Headlong Flight enfes davul ataklarına, bas gitara, gitara ve harika bir girişe sahip. Bas partisyonları haliyle nefisken, 1:42 de davul da aşık ediyor ufaktan. Page esintili gitar tonu hasta ediyor kendisine. Ama gene bas gitarı dinlemekten, ilk etapta şarkıya konsantre olamıyor insan. 4:34 – 4:50 arasında harika bir numara yapan davul tüm parça boyunca dikkati çekiyor, soloda ritm gitar gibi giden ve dahası tüm parçada ders verir nitelikte çalıyor, böylece de başarılı bir şarkı ortaya çıkıyor. 

Bu2b2 yaylılarla ve vokalle geçilen bir dakikalık güzelleme 

Wish Them Well çalarken en sıkıldıkları şarkı olabilir. Davulcu bile bile tepkisinden olsa gerek ki 1:00 civarı hayvan gibi bir atakla hırsını alıp devam ediyor çalmaya. 2:45 – 3:18 gibi başlayan, solonunda olduğu sayko kısım şarkının bana göre en dinlenesi bölümü, ki gerçekten harika bir bölüm. Kısacası albüm genelinin aksine en az dinlenebilirlik vaad eden şarkı. 

The Garden benim gözümde balladdır. Elbetteki gene benim gözümde her biri enstrümanlarını virtüöz kıvamında kullanan adamların yaptığı ballad. Yaylılarla destekli, güzelde bir solosu olan şarkı, aslında ikinci yarısında topluyor kendisini.

8 Temmuz 2015 Çarşamba

COUNTDOWN TO EXTINCTION

MEGADETH


Megadeth 'in 1992 de çıkardığı 5. stüdyo albümü. Rust in Peace 'den sonra, Youthanasia 'dan önce geliyor. 

Hiç olmadı, içinde sadece Marty Friedman olduğu için bile dinlenebilecek bir albüm olmakla birlikte, birbirinden ayırt etmeksizin çok iyi şarkılar barındırır. Benim favorim Ashes in Your Mouth, ancak tüm şarkılar iyi.  

Benim adıma tek sıkıntı, davulun özellikle de albümün ilk yarısında çok sadece, gösterişsiz çalması. sonlara doğru toparlayıp, özellikle de Ashes in Your Mouth 'ta kendini aşsa da, konu trash / heavy metal olunca insan daha zengin davul partisyonları, ataklar duymak istiyor. Mustaine ve Friedman olduğu için, ne vokalde ne de gitarda bir sıkıntı olmasına zaten imkan yok. Lakin Lars örneğinde olduğu gibi, davul bu müziği zenginleştiren en güzel enstrümanlardan birisi ve eksikliği, daha doğrusu gösterişsiz çalması bazen eksiklik yaratıyor, en azından benim için. Belki prodüksiyonla alakalı bir durum, belki de ego... 

Albümdeki şarkılara kısaca göz atmak gerekirse: 

Skin o' My Teeth, Countdown to Extinction 'un açılış parçası. Davulun meydanı gitara bırakırken zile son vurulduğunda, zilin yaklaşık 6-7 saniye çınladığı girişine hasta olduğum şarkı. Dave 'in bir " wreck " diyişi vardır ki, kime küfrediyon diye sorası gelir insanın. " no escaping pain - you belong to me - clinging on to life - by the sin o'my teeth " dörtlüğünün tekrarında davul ve zil coşturur adamı. Nefis bir solosu vardır fakat benim kafam hep solonun arkasındaki ritm gitarın, riffin güzelliğine kayar. Birde finalde Dave " teeth " derken sesi gitarla birleşir ya teeeeeeeeeeee diye, nefistir.

Symphony of Destruction solosunda davul ritminin dönüşlerinin, kulaklarıma müstesna güzellikler yaşattığı parça. Bas gitarın şarkıya kattığı agresiflik / hırçınlık enfestir. Vokali harikadır. Girişteki koro destekli kısa senfoni, Wolfgang Amadeus Mozart 'dandır. Riffleri " dinleyene " basit, lakin etkileyici gelirken, vokalin ritmle birlikte yakaladığı melodi mis gibidir, Dave sesini iyi kullanır şarkıda. Bas gitarın doyurucu soundu, rifflerin de etkisini arttırırken, enfes ve eşsiz solo noktayı koyar. Ve; https://www.youtube.com/... girişteki mozart esintisi... 

Architecture of Aggression 'da 1:41 'e kadar her şey normal giderken, o anda ritmin değişmesiyle çok acayip! riffler duyduğumuz, zillerin göz yaşartıcı bomba etkisi yarattığı ve nefis bir solonun olduğu bölüm dinlenir. Geniş anlamda şarkının özeti böyle olmakla birlikte : 
Sert bir riffle başlayan, lakin vokal tekniği nedeniyle yumuşak inişe geçen, vokal sertleşince de davul nedeniyle sakinleşen, ilk solosu kısa olduğu için tat aldırmayan, ikinci bölümünde işleri rayına koyan, ardından durmadan ritm değiştirip 1:41 deki o efsane bölüme yer açan şarkı, sonrasında gitar - bas gitar şov olarak devam ediyor solo sonrası sözler girene kadar. Marty 'nin ikinci solosu oldukça iyi olmakla birlikte, dave 'de ara ara düşük volümde harika bir ses rengi yakalıyor şarkıda. 

Foreclosure of a Dream, içinde Dave 'in " untill all is lost - foreclosure of a dream " kısmını nefis söylediği bir nakarat barındırır. İlk nakarat girene kadar akustik başlangıcıyla yavaş yavaş giden şarkı, nakarat ile birlikte enfes bir riffe kavuşur. İlk iki nakarat arasında yer alan bölümde Dave sözleri bir sakin, bir agresif söylerken sesi, hele de sakin söylediği anlarda çok güzeldir. Biraz Slash tarzı kısa bir solocukdan sonra, sözler, ve ardından inanılmaz güzel bir Marty Friedman solosu gelir. Şarkının en tatlı tarafı rifflerde yakalanan müthiş melodi ve solocuk dediğim gitar numarasından sonra gelen şaşırtıcı ritimdir.

Sweating Bullets 'da ne zamaki üçüncü dakika civarı ritm ve riffler değişip kısa bir süre sertleşiyor ve parça, sıkıcılıktan kurtuluyor. bunun dışında ilginç ritmi ve Dave 'in eşsiz vokaliyle durumu kotaran bir şarkı. bir kaç net davul atağı dışında, akılda kalıcı, etkileyici bir solosu da yok ne yazık ki bana göre. Amma velakin, dediğim gibi, ritm ve vokal, yetiyor da artıyor güzellemeye. 

This Was My Life 'ın dikkatten kaçmaması gereken bir kaç noktası var. Birincisi, ilk dörtlükten sonra Dave 'in sesinin inceldikçe aldığı renk ve sözleri söyleme biçimi. Özellikle de ikinci dörtlükte " there's something wrong with me - there's something wrong with you " dizeleri. bu dizelerle başlayan dörtlükte yakaladığı vokal melodisi, kelimeleri söyleme tarzı ve ses tonu gerçekten enfes. Kendisinin zaten nevi şahsına münhasır şarkı söyleme tarzı var, ki buralarda tavan yapıyor ve ara ara eğlenceli oluyor. Misal, " payback are a bitch " derken orospunun üstüne öyle bir basıyor ki, hırsını anlıyorsunuz. Veya son dörtlükte " in our life there's if " derken, if 'i öyle bir vurguluyor ki, peltek mi diye düşünüyorsunuz. i-i-i-if... 
Şarkını bir diğer güzel tarafı da akılda kalacak şekilde matematiğe dökülmüş sözleri. Dörtlüklerde cümleler " it was - there is - this was - now there's - in our " kelimeleri ile başlıyor, bu da şarkının akılda kalıcılığını, hiç olmadı tekrarında kolayca söylenmesini sağlıyor. Bir de arada kimsenin Dave gibi söyleyemeyeceğine inandığım " hey " çemkirmesi var ki, buda şarkının unutulmayacak vokal melodilerinden birisi. Riffler şarkıyı mis gibi sürüklerken, bence mükemmel bir solo atılmış şarkının sonunda, ki duyduğum en yaratıcı sololar arasında yer alıyor diyebilirim. Ha efsane değil, lakin mis... Davul ve bas gitar sadece işini yaptığı için, kompleks bir şarkı halini alıp adını altın harflerle yazdıramıyor belki tarihe ama vokal tekniği, melodisi ve gitarları ile eşsiz bir dinleme tecrübesi this was my life. 

Countdown to Extinction " all 're gone, all but one " diyerek başlayıp, countdown to extinction diye tamamlanan, yanlışım yoksa şarkıda üç tekrar yapıldığı bölümlerde, arkada duyduğum gitar melodisine her dinlediğimde dikkat kesilip, sanki ilk kez duyuyormuşum gibi her seferinde de hayran olduğum, o ne güzel bir melodidir diye düşündüğüm şarkıdır. Aynı nakaratta " nowhere to run " der ya Dave, ben hayatımda " run " kelimesinin böyle güzel söylenebildiğini bilmezdim. Epik solosu ve nwobh ruhlu gitar ritmleri ile tek eksiği, gösterişsiz çalan davulun yapmadıkları. Gösterişsiz derken, daha 2 yıl önce, bir önce ki albüm Rust in Peace 'de Menza 'nın yaptıklarını duyduktan sonra hayıflanıyor insan, " derdin ne be adam " diyor. potansiyeli bilip, bunu duyamamak can sıkıcı.
Bu şarkını solosunu ikinci yada üçüncü dinleyişimde apartmanın kapısından çıkıyordum tam. Öyle bir dokundu ki ruhuma, öyle pis gaza getirdi ki beni, kendimi Rohan 'ın kapılarından at üstünde cenge çıkan Theoden, Erebor 'dan beş ordular savaşına ölüme yürüyen vakur Thorin gibi hissettim. Şöyle kapıyı iki elimle itip dışa doğru, ağır adımlarla, kral gibi, başı dik çıkıp ortalığı yıkasım geldi işte tam duyduğum anda soloyu. Oysa ki bildiğin alüminyum kapı lan, pompası falan var hatta, tek kanatta sabit, istesem o etkiyi veremem zaten. Lakin sözün özü, böyle de epik bir solodur benim adıma. 

High Speed Dirt davul sayesinde aslında albümün en kompleks parçalarından birisi, ve en eğlencelisi bana göre. En azından üç kere temiz duyulan ve uzun sayılabilecek atakları var, ve bunlar ortamı şenlendiriyor dinlerken. Dave 'de, özellikle başlarda gene kendine has tarzıyla kullandığı sesiyle eğlenceyi katlıyor. 
Şarkıda üç solo var yanlışım yoksa. Ancak asıl bomba Marty 'nin solo. Dave 'in son solo da iyi olmakla birlikte, Marty 'nin yakaladığı o akustik, o melodi gerçekten inanılmaz bir kısa müzik ziyafeti (3:25 - 3:35). İlk solo parçanın hızına - gerçekten hızlı bir şarkı, hikayesini destekliyor yani - hizmet ederken şarkının karakterini tamamlıyor. Davulun özellikle ritmi kestiği anlarda yaptığı ataklar keyfi arttırırken, şarkının en eğlenceli! tarafı, biterken duyduğumuz, merhumun yere çakılma efekti! 

Psychotron, Metallica 'nın arkasında bıraktığı, lakin Megadeth ile golden era 'sında paylaştıkları trash metal günlerine nanik çeken girişi, harika riffleri ve Dave 'in hırıltılı vokali ile etkileyici dalar başlangıçta. 
Dave 'in " part bionic " diye başladığı nekaratlarda vokali gene çekicidir. Araya serpiştirilmiş kısa solocuklar şarkıyı zenginleştirir. Ana solo için iyi yada kötü diyememekle birlikte, bu bağlamda şarkının, nakartın ilk tekrarından sonra aldığı hali şöyle açıklayabilirim : 
Nakarat dışında sözlerin üç yada dört dizesi söyleniyor, sonra araya bir solocuk serpiştiriliyor, ardından sözler devam ediyor ve o nefis nakarat tekrar giriyor iki, üç bilemedin dört kez. İşte o araya serpiştirilen solocuklar, ana solosu konusunda kararsız kaldığım ( var mıydı ki solo?) şarkıya güzellik katan etken. 

Captive Honour, bitişinde yer alan gitar sololarında Dave ve Marty 'nin bir nevi sidik yarışına girdiği, muhteşem rifflerin yer aldığı, Dave 'in vokal tarzıyla top yaptığı ve bunu yaparken de tüyleri gerçek anlamda diken diken ettiği şarkıdır. İlk olarak " oh you 're god " cümlesini söylediği anda tüyler başkaldırır birdenbire, bir daha da hiç inmez şarkı boyunca hem Dave 'in vokali sayesinde, hemde şarkının hikayesi nedeniyle. 
Nefis bir şarkı olmasının bir nedeni de, benim bu albümde bir türlü ısınamadığım davulun, albüm standardı üzerinde ki zenginliğidir. 
Şarkının sonlarında yer alan sololarda, insanın yüzünde istemsizce bir sırıtma olur elbetteki başta da değindiğim sidik yarışı ve soloların - hele de marty 'nin solo - güzelliği nedeniyle. 
Tekrar eklemek gerekirse, günün birinde Dave Mustaine tarzı vokal 101 diye bir ders konursa, ilk derste işlenecek şarkılardan birisi bu olacaktır. 

Ashes in Your Mouth son şarkı olmasından mıdır nedir, sanki albümün yapıldığı yıllara, o albüme ait değilmiş gibidir. 
Şarkının güzel detaylarından birisi, sözlerin arkadan kısık kısık yankılanmasıdır. Sanıyorum iyi bir ses sistemi veya kulaklıkla dikkatli dinlenirse fark edilecek bu detayla birlikte eşsiz gitar ve davul partisyonları kadar, kazık riffleri de parçayı muhteşem kılıyor. kompozisyon o kadar başarılı ki, bunu örnekliyebilecek tek tanım Dream Theater olacaktır. 
Marty 'nin senfonik soloları tek kelimeyle onur kırıcı. Şarkı öyle muhteşem, kompleks bir kompozisyon, öyle enfes bir senfoni ki, trash 'in en baba parçalarından birisi deseniz, ses çıkaracak kimseyi bulamazsınız. Şarkının kalitesini kelimelerle ifade etmenin imkanı yok aslında. 
Albümün büyük bir bölümünde düz ve gösterişsiz çalıyor dediğim davul dahi, şarkı boyunca bana lafımı yedirirken, asıl intikamını şarkının sonunda " kafama kafama " vurarak alıyor.

28 Nisan 2015 Salı

THE LORD OF STEEL

MANOWAR


Manowar 'ın 2012 tarihinde çıkardığı ustalık eseri ve şimdilik yeni parçaların çalındığı son stüdyo albümü.


The lord of steel 'de, yani daha ilk şarkıda Kings of Metal günlerine geri dönmüş bir Manowar karşılar sizi. Çok daha sert, Joey de Maio 'nun etkisini tümüyle hissedip neden kendi janrının en önemli bas gitaristlerinden birisi olduğunu kanıtladığı bir şarkıdır bu. Karl Logan öyle bir girer ki parçaya, başınıza geleceği anlarsınız. ve ardından benim en beğendiğim Manowar davulcusu Donnie Hamzik 'in vuruşları. Evet, şov Karl Logan 'ın muhteşem gitarıyla başlar, ardından Hamzik 'in muhteşem zil oyunları, arkada beyninizde yankılanan De Maio' nun bas gitarı bütün şarkı boyunca neredeyse solo çeker. Peki Eric Adams? 60 yaşını geçmiş olmanın olgunluğuyla, eskisi gibi çığlık çığlığa değildir Adams 'ın vokali artık, neredeyse brutal vokale kayacağını düşündüğünüz sertliktedir, ta ki şarkının sonunda, o tiz çığlıktan iki kuble duyuncaya kadar. rahatlarsınız bir anda, yarı tanrının sesi hala durur yerinde. 

Karl Logan 'ın Ross the Boss 'un blues kokan hareketlerini hatırlatan gitar sololarıyla bezediği, arkada De Maio şovun dibine kadar devam ettiği, Kings of Metal 'den fırlamış gibi duran Manowarriors 'da dua edersiniz, arkada duyduğunuz çığlıkların geçmiş kayıtlardan değil de, günümüzden gelmiş olması için. 

Born in a grave her ne kadar ortalama bir parça olsa da gene Kings of Metal albümünden kopup gelmiş havasıyla konsepti bozmaz. İstemsizce headbange devam edersiniz de, arkada gene de Maio ağırlığını duymamak elde değildir. 

Tamamen bas gitarla sürüklenen Righteous glory albüme ballad kontenjanından girmiş, iyi ki de girmiş bir parça. Gene son derece temiz, yaşın getirdiği ağırlıkta ve tonda ama şarkıya çok yakışan bir vokalle, Black Sabbath esintilerini çok net hissedeceğiniz, bu nedenle de Joey de Maio 'nun parmağı olduğunu tahmin edebileceğiniz Righeous glory, Manowar balladlarından pek hoşlanmayan benim en sevdiğimdir, çok sağlamdır, arka arkaya dinlenesidir. De Maio demek istiyorum gene, o kadar ön plandadır ki bas gitar... 

Touch the sky, fazlasıyla rock kokan bir parça, Manowar 'ın en başarısız dönemi diyebileceğim Fighting The World döneminden çıkmış gibi. Fazla ritmik, olmasa da olurmuş diyebileceğim, tek keyifli yanı Eric Adams 'ın melodik vokali olan bir parça. 

Black list başladığında " ne oluyoruz " tepkisi verebilirsiniz. En ayrıksı Manowar albümü The Triumph of Steel havası kokladığınız, sanki Joey de Maio 'nun ne büyük adam olduğunu iyice anlayın diye yapılmış bir parça. Joey de Maio kişisel şovunu yapar, gitar, davul ve vokal ritm tutar. Logan bu sefer slahvari bir soloyla karşılar sizi, karşınızda hayvani hızıyla sizi ağzı açık bırakan Logan yok artık , anlayın der gibi, her telden çalabilen bir gitar olduğunu black listte kafamıza iyice sokar Logan. Tüm bunlar arasında, ritme kaptırmışsınızdır kendinizi elbetteki... 

Expendable bir Anthrax şarkısı deseler inanırım açıkçası. Joey de Maio 'nun kişisel şovunu en az gösterdiği, yerini Logan ve Hamzik e bıraktığı, Eric Adams 'ın sesinin yaşıyla doğru orantılı ne şekle büründüğünü en net anlayabileceğiniz şarkı. Ama dediğim gibi Anthrax coverı deseler inanırım. 

El gringo aynı adlı filmde de kullanılan, bildiğimiz Manowar kalıplarında bir şarkı, vokalin sürüklediği güçlü bir ritm. Kings of Metal günlerinden çok farklı olmamakla birlikte, arkada Joey de Maio 'nun yaptıkları gene dudak uçuklatıcı demek istiyorum, arkadaş yer yer gene solo çekiyor Jack Bruce ( yada daha net bir örnek vereyim John Paul Jones gibi ). 

Annihilation, gene çok özelliği olmayan, Manowar standartlarında, çift vokal sayesinde yer yer Eric Adams vokalini tartabileceğiniz, ancak tüm albüme hakim Joey de Maio şovunun elbetteki devam ettiği, arka planda yine bas gitar solosu dinleyebileceğiniz, her şeyin yerli yerinde olduğu, hiç de fena olmayan bir gitar solosuna sahip, formüle sadık kalınarak hazırlanmış bir parça. 

Hail kill and die, albümün son parçası olmakla birlikte, gücü hissettiğiniz, gene Kings of Metal günlerinden gelen, Logan 'ın standart sololarıyla bezediği, de Maio 'nun bu sefer rahat durduğu, koronun en fazla duyulduğu, bu nedenle de standart heavy metal formülü taşıdığı kadar, Manowar formülünü de sergileyen bir parça. 

The lord of steel, son derece temiz kaydedilmiş ve daha önceki Manowar albümlerinden en büyük farkı, Joey de Maio 'nun ustalık eserim diyebileceği, bas gitarı son derece rahat takip edebildiğiniz bir albüm olmuş. İşin güzel tarafı, de Maio önemli bir bas gitarist ve ne kadar götü açıkta bırak deri pantolonlarla gezen bir adam olsa da, Black Sabbath 'la çalışabilecek yetenekte ve müziği bilen bir adam. Bu nedenle albümde yaptığı hiç bir şey soundu baltalamıyor. Kişisel yeteneğini, parçalarda adeta solo atarmış gibi bas gitar çalarak gösteriyor. 


Albümün özellikle ilk yarısında Donnie Hamzik ne kadar iyi bir davulcu olduğunu kanıtlıyor. Benim açımdan albümün en tatmin edici yanlarından birisi bu. Kesinlikle Hamzik için bile açıp dinleyebileceğim parçalar var. Karl Logan çok sevdiğim bir gitarist olmamakla birlikte, Ross the Boss u anımsatan, arada sevdiğim işler yapmış. Gene de bu adamda ruh eksiği olduğunu düşünüyorum, ya da de Maio ona o ruhu gösterecek altyapıyı sağlamıyor. 

Ve Eric Adams. 60 lı yaşlarda bir adam için sesi hala tanrısal. Evet ilk yıllarda ki tonlarda değil ama hala işini iyi yapıyor ve hala dünyanın en iyi heavy metal vokalistlerinden birisi ve hala sesinin potansiyelini gösterebiliyor.