sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Ekim 2018 Salı

K-19: THE WIDOWMAKER

OSCAR ÖDÜLLÜ YÖNETMEN KATHRYN BIGELOW'DAN ÇARPICI BİR DENİZALTI FİLMİ


Liam Neeson ve Harrison Ford'lu Kadrosuyla K-19 Hollywood Klişelerinden de Nasibini Almış


Yönetmenliğini Kathryn Bigelow'un yaptığı, başrollerini Harrison Ford ve Liam Neeson'un paylaştığı 2002 yılına ait bir denizaltı filmi K-19.         
         
Ne kadarını yansıttığı tartışılır olmakla birlikte gerçek bir hikayeden yola çıkan film, Rus donanmasının ilk nükleer denizaltısı K-19'un 1960'larda Atlantik'e düzenlediği ilk seferi ve bu sefer sırasında reaktöründeki soğutucuda meydana gelen arızayla yaşanan süreci anlatıyor. Teknik olarak bir nükleer denizaltının reaktörüne kadar görebilmek filmi eşsiz kılıyor meraklısı için. Kaldı ki K-19 zaten boyutları nedeniyle hayranlık uyandırıcı bir denizaltı. Her ne kadar film boyunca su içinde çok göremesek de, su üstünde ve özellikle de buzullarda çok iyi resimler veriyor K-19.         
         
Denizaltıda geçen, yüksek tempolu ve bir an için iyi bir plan sekans mı izledim ben sorusu sorduran oldukça ihtişamlı bir giriş yapıyor film. Sonrasında, özellikle denizaltıya limandan ayrılmadan önce malzeme yüklenmesi sürecini gösterdiği -her ne kadar kısa da sürse- tek plan çekimde tutturduğu kamera açılarıyla gene kendisini pür dikkat izleten ve bu gibi geneline yayılmış etkileyici ve özenli çalışılmış teknik detaylarla süslü sahneleriyle dikkat çekiyor film.           
         
Liam Neeson filmin başında denizaltının kaptanıyken, Harrison Ford ordunun (parti, komite...) başarısız bulduğu Liam Neeson'un üstü olarak denizaltıya atanıyor denize açılmadan hemen önce. Harrison Ford'un mesafeli ve sert tavrı karşısında Liam Neeson'un adamlarına daha yakın ve temkinli duruşu zamanla ikili arasında gerilimi arttırıyor beklenildiği gibi.          
         
Big brother is watching you
Bir Hollywood hele ki Kathryn Bigelow filmi olduğunu düşünecek olursak filmde Amerikan propagandası olmaması şaşırtıcı olacaktı. Filmin içerisinde Amerika olmadığı için bu iş ters psikoloji misali Ruslar üzerinden yapılmakta. Film; Rusların nükleer denizaltıya radyasyon giysisi koymak yerine kimyasal koruyucu kıyafet vermesi, reaktörü tamir ederken radyasyon zehirlenmesinden hayatını kaybeden askerlerine kahramanlık madalyası vermek yerine onları basit bir kazada ölmüş olarak kabul etmesi gibi, rejimin kendi insanını önemsemediğini kör göze parmak gösteren ayrıntılar verilirken, Amerikayı hayat kurtarıcı rolüne koyuyor -Rus denizaltısı arıza nedeniyle su yüzündeyken,  radyasyondan zehirlenmemesi için denizaltının dışında bekleyen Rus askerleri kurtarmak için amerikan deniz kuvvetleri yardım teklif ederken (Amerika gene kurtarıcı rolünde), Rus askerlerini helikopterden kameraya alan Amerikan de "big brother is watching you" sloganını hatırlatıyor.          
         
Kadro etkileyici
Her ne kadar bir Rus hikayesini anlatsa da buram buram Hollywood kokan, hatta son bölümlerde, duygusal açıdan da yorucu bir film haline gelmeye başlayan (ağlatabilir) ve soğuk savaşla birlikte denizaltının insanı boğan atmosferini de çok başarılı yansıtamayan, ancak arızalanan reaktör soğutucusunun tamir edildiği bölümlerin başlamasıyla gerilimi yükselen ve atmosfer başarısı katlanan, macera filmi olarak değerlendirilecek olursa oldukça başarılı görülebilecek bir film. Ek olarak Liam Neeson ve Harrison Ford'da cabası, her ne kadar ikili arasındaki tırmanan gerilim bir Hollywood klişesi olsa da, özellikle Neeson'un oyunculuğu çok başarılı.       
      
Atmosfer bir denizaltı filmi için fazla canlı kalsa da, hem teknik hem de görsel açılardan (renk kullanımı, görsel efektler, kamera kulanımı, makyaj ve kurgu) bence çok başarılı, hatta tekrar izleme isteği uyandırıyor K-19.     

29 Eylül 2018 Cumartesi

THE HUNT FOR RED OCTOBER

JACK RYAN EVRENİNİN EN ETKİLEYİCİ SİNEMA UYARLAMALARINDAN BİRİSİ

The Hunt For Red October Etkileyici Kadrosu ve Hikayesiyle Gerilim, Aksiyon, Soğuk Savaş ve Denizaltı Temalarını Başarıyla Harmanlamış

Tom Clancy'nin Jack Ryan evreninde geçen aynı adlı romanından aktarılmış, baş rollerinde Sean Connery ve Alec Baldwin'in oynadığı 1990 yapımı film, denizaltı filmlerinin kalburüstü örneklerinden biri gibi gösterilse de, soğuk savaş dönemi temalı bir casusluk filmi olarak çok daha başarılıdır.           
          
Kızıl Ekim adındaki son teknoloji ürünü (sonarda, radarda gözükmeyen) balistik Rus denizaltısının Kaptan Ramius'un komutası altında Amerika'ya sığınma macerasını anlatan film, ekrana yansıyan devasa iç mekan boyutları nedeniyle denizaltıdan çok uzay gemisini andıran Rus ve Amerikan denizaltılarını, araba kovalamaca sahnelerindeki gibi kullanmasıyla da (inandırıcılık yönünden) iyi değerlendiremezken, işin politik gerilim / soğuk savaş kısmında ise Amerikan şovenizmini neredeyse rahatsız edici boyutlara ulaştıracak düzeyde kullanıyor. Özellikle Rus büyükelçinin Amerikalılarla farklı zaman dilimlerinde yaptığı görüşmelerde önce Kızıl Ekim'i, sonra da Kızıl Ekim'in peşine taktıkları alfa denizaltısını kaybettiklerini söylemesi Amerikan alaycılığının tavan yaptığı sahneler oluyor.

Neticede Jack Ryan, Ramius'un denizaltıyla Amirakaya savaşmaya değil yanaşmaya geldiğine üstlerini ikna eden, bir nevi gene savaşı önleyen kahraman, Ruslar kendi ülkelerine sırt çeviren hain -veya tam tersi kendi insanına sırt çeviren Rusya- oluyor.   
          
Jack Ryan rolünde Alec Baldwin
Kızıl Ekim'in, sığınma talebinde bulunacak Ramius'la birlikte Amerikalıların eline geçeceğinden korkan Ruslar elbetteki tüm donanmayı Ramius'un peşine takıyor. Bununla birlikte bir de Amerikan denizaltısı USS Dallas takılınca Kızıl Ekim'in peşine, özellikle finalde işin tadı kaçıyor. Aksiyonla birlikte gerilimin dozunu yükseltmeye çalışırken, atılan torpidolardan kaçınmak için yapılan hamleler denizaltı filmi gerçekliğinin oldukça uzağında, belki "hızlı ve öfkeli" tarzı filmlerin araba kovalama sahnelerinde karşımıza çıkabilecek ciddiyetsizlikte olmuş.           
          
Kadro etkileyici
Denizaltı içinde -özellikle Kızıl Ekim- sürekli yüksek rütbeli subaylarla haşır neşir olduğumuzdan, Ramius ve ikinci kaptan Borodin dışında bir karakterle fazla yakınlaşma şansı bulamıyoruz, ki filmin en büyük eksikliği denizaltıda bir grup rütbelinin haberdar olduğu bu sığınma planından diğer askerlerin haberdar olmaması için verilecek uğraşının üzerinde yükselecek taş gibi bir gerilim. Aslında bunun için doğru karakterler de mevcutmuş; denizaltıda kimliğini gizlemeyi başarmış bir adet Rus askeri istihbarat üyesi ve meraklı bir doktor. Sonuç olarak, her ne kadar Ramius'un  Amerika'ya sığınma talebinde bulunmasının arkasındaki motivasyonun eşini kaybetmesi olduğunu bilsek ve Borodin ile yaptığı Amerika hayalleri konuşmasını dinlesek de, film hızlı akan bir casus filmi tanımına sarılıyor ve belirttiğim gibi denizaltıda geçiyor olmasının avantajını kullanmıyor. Oysa ki, tekrar etmekte fayda var; hikayenin akışında sığınma ile ilgili planları saklama gayretinin de getirdiği denizaltıda sıkışmışlık hissi pekala kullanılabilirdi. Bu açıdan, iyi bir denizaltı filminden çok, keyifli bir casusluk filmi olarak izlenmeli The Hunt For Red October. 

28 Eylül 2018 Cuma

PHANTOM

İYİ BİR DENİZALTI FİLMİ


Sağlam oyuncu kadrosuyla ortalamanın üstünde bir seyir zevki sunuyor Phantom


Başrollerinde Ed Harris, David Duchovny (Fox Mulder) ve William Fichtner'ın (Alex Mahone) oynadığı 2013 yapımı denizaltı filmidir. Denizaltılara, soğuk savaş senaryolarına ilgi duyuyorsanız 10 numara filmdir bana kalırsa, tabi karşınızda Das Boot bulmayı beklememeniz lazım. Benim filmi bu kadar beğenmemin nedeni ise, konusunun yavaş yavaş ortaya çıkan detaylarının ilginçliği ve sağlam kadrosu. Film, rus cephesini anlattığı için taş gibi amerikan aksanıyla konuşan oyuncular başlarda oldukça rahatsız etse de filmin akışı içinde unutuluyor. Gene de, filmin başında görsel referanslar daha iyi verilse imiş bu kısa süreli inandırıcılık problemi de aşılabilirmiş.   
  
Kaptan Demi, emekliliğine sayılı günler kala son görevine gönderilir, hem de kendisi gibi emekliye ayrılıp Çin'e satılacak olan ve sefere çıktığı ilk denizaltı ile. Emir ve görev başlangıcı arasındaki zaman kısıtlı olunca kaptanın tüm mürettebatı bir araya gelemez, bu nedenle kaptanın tanımadığı askerler mürettebat olarak denizaltıya alınır. İki de KGB'li; Phantom adı verilen gizli bir teçhizatla binerler deniazaltıya. Kaptan Demi, KGB'lilerin denizaltıya Phantom adı verilen gizli cihazla Çin maskesi vereceğini ve balistik füzeyle Amerika'yı vuracağını, böylece Amerika - Çin arasında bir savaş başlatacağını çözer. Her ne kadar Ruslar içinde olmadıkları bir savaşı kazanacak olsa da bu durumda, Kaptan Demi, KGB'lileri durdurmaya çalışır. Denizaltı filmleri klişesi olarak KGB'liler kaptanı esir alır, kaptan esaretten kurtulup denizaltıyı tekrar geri almaya çalışır ve aksiyonla birlikte hikaye yürür gider...   
  
Kaptan Demi, epilepsi hastası, arada bir kriz geçiriyor ve daha da önemlisi arada sesler duyup aniden hayaller görüyor. Onun gördüğü bu görüntüler, korku filmi edasıyla ekranda birdenbire belirince zıplayıp gerilebiliyor insan, kaldı ki denizaltı zaten klostrofobik bir ortam.  

Ed Harris tüm karizmasıyla karşımızda
Denizaltının mekan olarak kullanımını başarılı bulduğumu söylemeliyim, en azından o sıkışmışlık hissini verebiliyor film, bu açıdan kendisinden daha başarılı olduğu söylenebilecek bir çok filmden daha iyi bir "denizaltı" filmi.   
  
Kapışma - kaçış sahnelerinde de yönetmen işini iyi yapmış, gerilimi tutturmuş durumda. Zaten geri sayım, denizaltı filmlerinin torpidolardan kaçarken / atarken olmazsa olmazı durumunda ve başlı başına bir gerilim unsuru.   
  
İyi oyuncu kadrosu, fena sayılmayacak ses ve görüntü yönetmenliği yanında takip etmesi keyifli hikayesi ve adının hakkını veren sonuyla konuya ilgi duyanlar için keyifli bir film Phantom. 

26 Eylül 2018 Çarşamba

BLACK SEA


MERAKLISINI ÜZMEYECEK BİR FİLM BLACK SEA


Denizaltı filmleri kategorisine rahatlıkla sokabileceğimiz ve hem bunun, hem Jude Law'ın, hem özenli görüntü yönetmenliğinin hem de bilindik denizaltı filmleri hikaye yapısının dışındaki olay örgüsüyle meraklısının oturup rahatlıkla izleyebileceği bir film Black Sea.     
    
İşindin kovulan bir denizaltı kaptanının, mafya için Karadeniz'de 40 ton külçe altınla beraber batmış Nazi denizaltısına ulaşıp altınları çıkarmasını konu ediyor. İngiliz ve Ruslardan oluşmuş bir ekiple çıktıkları yolculukta ekip, para hırsının ve ölüm korkusunun peşinde sükunetlerini kaybettikçe zengin olma hayaliyle çıkılmış macera kabusa dönmeye başlıyor. Filmin, başarılı kapalı mekan çekimleriyle ekrana yansıttığı denizaltı atmosferi içinde izleyeni ekrana çivileyememesinin tek nedeni ise, senaryo akışında psikolojileri bozulan karakterlerin biraz içi boş kalması ve ekip içinde ortaya çıkan gerilim ve düşmanlığın sonucuna hızlıca varılması. Yani filmin süresiyle de ilgili, olay örgüsünün hızlıca çözüme kavuşuyor olması böyle bir kapalı mekan filminde sizi ekrana tam bağlayamıyor ve yaşananların oldu bittiye geldiğini hissetmenize yol açıyor. Süre biraz daha uzun tutulsa ve karakterlerin derinine işlendiği bir senaryo olsa film sıkar mıydı, o da başka bir soru.     
    
Filmin twist yaptığı, yani hikayenin sizi şaşırttığı bir tarafı da var.     
    
Kaptan, düzmece bir mafya bağlantısıyla, aslında kendisini kovan şirket için altınları çıkardığı bir katakulliye getirildiğini öğreniyor finale bağlanırken    
    
Ancak bu dönüş bile biraz yüzeysel geçilmiş bir ayrıntı olarak kalmış ve ne yazık ki istenen etkiyi yaratamıyor.     
    
Jude Law filmi izlenebilir kılan en önemli faktörlerden
Denizde, denizin altında, denizaltıda kalmanın getirdiği sıkışmışlık hissini başarılı görüntü yönetmenliği ile vermeyi başaran Black Sea, meraklısını denizaltı atmosferini de başarılı yansıtmanın getirdiği avantajla haydi haydi tatmin edecek bir film. Alışık olduğumuz, genellikle ikinci dünya savaşı veya soğuk savaş dönemlerinde geçen denizaltı filmlerinde sıkça karşılaştığımız savaş manevraları, destroyerler, bir başka denizaltıyla kapışma sahneleri yok ve sırf bu bile filmi benzerlerinden ayrı bir noktaya taşıyor.     
    
Sürekli tekrar ettiğim gibi, personelin psikolojilerinin bozulduğu süreci daha ikna edici ele alabilseydi, iyi bir denizaltı filmi sıfatının yanına başarılı bir psikolojik gerilim ibaresi de eklenebilirdi.     

Ancak bu haliyle bile bir çok nedenden dolayı göz atılmayı hak eden bir film. 

BELOW

DENİZALTI FİLMLERİNİ SEVENLERİ TATMİN ETMEYECEK BİR FİLM BELOW


Darren Aronofsky adını görünce heyecanlanmamak gerekiyor


Yapımcı ve senarist kalemleri adının altında Darren Aronofsky'nin de imzası bulunan, büyüleyici atmosferiyle zamanla kült haline gelmiş Pitch Black'den hatırlayabileceğimiz David Twohy'nin yönetmenliğini yaptığı, gerilim ögeleriyle kendini izletmeyi başaran ve ikinci dünya savaşı sırasında geçen, 2002 yapımı bir denizaltı filmi Below. Ancak kısaca söylemek gerekirse, Below iyi bir ikinci dünya savaşı filmi değil, bir denizaltı filmi olarak tatmin edicilik mertebesinin bir tık üstünde ve basit hikayesi ancak bu iki detayın desteğiyle ciddiye alınabilecek hale gelerek onu bir gerilim - korku filmi olarak değerlendirmemizi sağlıyor.      
    
Baştan belirtmek gerekir ki, ikinci dünya savaşının kendine has atmosferini kullanmayı başarabilse, çok daha iyi bir film ortaya çıkabilecekken, bu başarısızlık neticesinde filmde bir "zamansızlık" ve kısmi inandırıcılık problemi oluşuyor.    
    
İkinci dünya savaşı sırasında bir amerikan denizaltısı batan bir ingiliz gemisinden 3 mürettabatı kurtarır ve denizaltıya alır. Denizaltı filmlerinden pek alışık olmadığımız şekilde, kurtarılan mürettebattan içinde bir de kadın olunca bilindik "botta kadın, uğursuzluk getirir" teması alttan alta işlenmeye başlar ve yaşanan gizemli olaylarla birlikte hem denizaltı mürettebatının yolculuk hikayesini, hem de yaşanan gizemli (ve korku filmi temalı) olayların arkasındaki sırları öğrenmeye başlarız. Bahsettiğimiz gizemli olaylar, gerilim ve yer yer korku ögeleriyle seyirciye aktarılırken, klasik denizaltı filmi kimliğinden iyice sıyrılmaya başlayarak denizaltı atmosferini kullanan bir gerilim haline döner film. Altta yatan hikayenin tahmin edilebilir olmasına rağmen ilginç de olması filmi sıkıcılıktan kurtarıyor, ancak bir savaş filmi değil de bilindik numaralarla kotarılmış (ani sesler vs.) bir korku - gerilim filmi izlemiş oluyoruz neticede.      
    
Denizaltının kendine has klostrofobik atmosferi başlı başına bir gerilim unsuruyken, film bu noktada teklemiş, her ne kadar yönetmen yer yer denizaltıyı gerilimin baş rolüne koymaya çalışsa da bu amaç hikayenin bütünü arkasında ezilmiş, mekan kullanımı doğru yapılamamış, genede denizaltı filmlerinin olmazsa olmaz sahneleri (kaçış, çarpışma, dalış, sessizlik, bekleme vb...) filme bir şekilde yedirilmiş ve açıkçası yer yer gerilimi yükseltme konusunda da başarılı olunmuş.     
    
Oyuncu kadrosunda tanıdık yüzler görmek mümkün
Filmin en iyi taraflarından birisi başarılı oyuncu kadrosu. Yan rollerde Zach Galifianakis, Jason Flemyng, Nick Chinlund, Dexter Fletcher gibi tanıdık yüzler ve iyi oyuncular mevcut.     
    
Sonuç olarak ikinci dünya savaşı hakkında pek bir şey söylemeyen ve aslında çekildiği yılı anlatıyor deseniz pek fark edilmeyecek zamansızlık problemiyle basit bir hortlak hikayesi Below ve ancak gerilimi seviyor veya denizaltılara ilgi duyuyorsanız izleyebileceğiniz bir film.     

25 Eylül 2018 Salı

ALIEN COVENANT

ALIEN: COVENANT CEVABINI BEKLEDİĞİMİZ SORULARA IŞIK TUTMUYOR



Düşündüğümüzün aksine son Alien filmi "yaratıcıyı kim yarattı" sorusuyla başlasa da kendisine bambaşka bir yol çiziyor


Prometheus'da bıraktığımız "beni sen yarattıysan, seni kim  yarattı" temalı soruyla açılan Covenant, hikaye olarak da Prometheus'un 10 yıl sonrasında geçiyor ama beklenildiğinin aksine Prometheus'un hikayesini oluşturan "engineer'lar insanları neden yarattı, neden yüz üstü bıraktı..." sorularının cevabını aramıyor, bambaşka bir yoldan giderek kendi hikayesini oluşturuyor ve engineer defterini de sanki geri dönmemek üzere kapatıyor.

Alien, tüm filmleri ele aldığınızda içinden bir çok metin, fikir ve felsefe çıkarabileceğiniz bir seri. Bazen zorlama olsa da film okuma hezeyanını bastırmak için birebirdir. Covenant da geleneği bozmuyor ve David - Walter tiradları üzerinden altını kurcalamak isteyeceğiniz laflar ediyor. lakin, Scott'ın kafayı iyiden iyiye yaradılışa takıp hikayeyi Michael Fassbender'in üzerine yıkmış olması gözden kaçacak gibi değil ve seriyi farklı ama ilginç bir yöne çekiyor.

Daniels karakteriyle Katherine Waterston'ın
canlandırdığı Daniels, Ellen Ripley'in izinden gidiyor.
Prometheus'da Noomi Rapace'in etkili ve Ellen Ripley kalıbı dışındaki performansı Sigourney Weaver'i aratmamış olsa da, Covenant'ta Daniels'ın geçirdiği dönüşüm ister istemez Ellen Ripley'ı getiriyor akla; ve ne yazık ki son derece klişe kalıyor karakter. Yan karakterler de ne yazık ki çok silik ve fazla haşır neşir olmadığımız içinde karakterle bağ kurma imkanımız olmuyor. Geriye dönüp baktığınızda Prometheus oyuncu kadrosunun gücüyle her karaktere eşit süre dağıtılmış gibi akılda kalıcıydı. Daha da geriye gittiğinizde Fincher ve Jeunet filmleri dahi yan karakterler açısından oldukça güçlüydü. Aslında bu sefer David-Walter (evet, Covenant'da Walter, keşfe indikleri gezegende tek başına hayatını idame ettiren David var) ikilisine fazlasıyla yoğunlaşılmış olması, dış mekan çekimleri, aksiyon sahnelerinin yoğunluğu ve erken başlaması gibi etmenlerden aslında karakterleri tanıyacak fazla bir zamanda kalmamış.  

Prometheus'un 10 yıl sonrasında, yaşam koşullarının sağlandığı bir gezegene koloni kurmak için giden Covenant'ın aldığı sinyallerin peşine düşüp yolunu değiştirerek başka bir gezegene yönelmesiyle ve gezegene bir keşif ekibi göndermesiyle şekillenen hikayede Scott, yabancı gezegendeki "bilinmeyen" korkusunu çok başarılı yansıtmış açıkçası. Ekip indiği alanı keşfederken, ben "kesin başlarına bir olay gelecek" diye dakikalarca gerildim. Gerilim ve aksiyon üst düzey olunca filmin altını kazma gereği de duymuyorsunuz. Zaten Scott'da pek kafaya takmamış olacak ki iyiysen, kötüysen, eşcinselsen, sevişiyorsan, gizli gizli sigara içiyorsan ölürsün diyerek filmde kim var, kim yok öldürmüş, herhangi bir ahlaki sorgulama imkanı da yapmamış.

Normalde Scott'tan, yaratığı filmin sonuna kadar göstermemesini bekleriz ancak bu kez aksiyon son derece çabuk başlıyor. Böylece gerilim yanına aksiyon ve gore öğelerle süslenmiş, korku filmlerini aratmayan ani patlamaların olduğu sahnelerde yerleşiyor.

Walter ve David karşı karşıya.
Film en güzel anlarını David'in nasıl soykırım yaptığını anlattığı sahnelerde yaşatıyor. Bir şekilde, doktor Shaw ile birlikte kaçtığı gezegenden,  engineer'ların yaşadığı gezegene ulaşmayı başarıp soykırım yapan David'ın yaratıcı rolüne de bürünerek tanrıyı oynamaya başlaması da filmin altın vuruşlarından birisi bana kalırsa.

Sonuç olarak, aksiyon, gerilim ve ani patlamalar şeklinde vuku bulan korku sahneleriyle süslenmiş ve bir Ridley Scott Alien'ından çok Cameron filmini andıran Covenant, Prometheus'un gerisinde kalmış olsa da David'e biçilen rolün perçinlemesiyle es geçilemeyecek bir film.  

PROMETHEUS

SİNEMA TARİHİNİN EN ÖNEMLİ SERİLERİNDEN BİRİSİ PROMETHEUS İLE DEVAM EDİYOR


Ridley Scott 33 yıl sonra dizginleri yeniden eline alıyor 


İlk filmin öncesine ışık tutan Prometheus'da Scott, aslında ilk filmde bıraktığı izlerin üzerinden tekrar tekrar geçiyor ve çok da yeni şeyler söylemiyor bize; ahlak ve kapitalizm, filmi kapattığınızda ilk filmde olduğu gibi üzerine düşüneceğiniz alt metinler olarak yer alıyor; ancak ilk filmin tersine bu kez din vurgusunu çok daha fazla kullanıyor. Aslında bakılırsa Prometheus seri içerisindeki tüm filmlerden bir şekilde besleniyor; daha doğrusu Alien artık öyle güçlü metinlere sahip bir seri haline gelmiş ki, Prometheus'u izlerken her filmden bir bukle hatırlatıyor izleyene. Gene ilk filmden hatırlayabileceğimiz çarpık doğurganlık ilişkisi, Prometheus'da da kendisine yer buluyor; tek değişen doğurganlığın yeniden kadına yüklenmesi ilk filmin tersine, ancak "şekildeki" sıkıntı devam ediyor.  

Filmin felsefi alt yapısının en önemli parçası varoluşun amacı nedir sorusunun etrafında şekilleniyor. Aslına bakılırsa film doğrudan genel bir amaç sorgulaması yapmıyor da, soruyu önemli karakterlerin hikayesi etrafında eğip bükerek, belirli bir kalıba oturtarak soruyor, cevap arıyor ve varoluşun amacı, yaratıcının amacı nedire geliyor bir noktada. Sonuçta da eleştirilerin tersine (bence) cevabını veriyor:  
"yaratıcı insanoğlunu neden yarattı? yapabildiği için." david'in de dediği gibi, ne kadar da çok hayal kırıklığı yaratıyor değil mi, belki de biz hayata çok fazla anlam yüklüyoruz...  
Dünyanın farklı bölgelerinde buldukları mağara resimlerinde aynı figürlerin, aynı güneş sisteminin tasvir edildiğini çözen ve resimlerdeki figürlerin insanları yarattığına inanan, onlara "engineer" adı veren bir gurup bilim insanı Wayland Corp. aracılığıyla, yaratıcılarıyla karşılaşacaklarını düşündükleri gezegene gider. Bu hikaye etrafında şekillenen film, Alien serisinden alışık olduğumuz "android" David üzerinden kapitalizmin kirli oyunlarını acımasız şekilde insanların üzerinde gene kapitalizmin amacına uygun şekilde (aynı ilk filmde olduğu gibi) uyguluyor.  

Senaryo ağılıklı olarak derdini David ve Doktor Shaw üzerinden anlatırken, makine olmadığı için ruhu yok, bu yüzden hayat amacı da olmamalı gibi bir çıkarım yapmaya sürüklendiğimiz David ve dünya tarihinin en önemli buluşuna imza atan doktor Shaw'ın ahlak anlayışlarındaki farklar dışında varoluş amaçlarına tutunma konusundaki hırs noktasında bir fark yok gibi.  

Shaw, haç takan, ancak mühendislerin insanları dizayn ettiğine inanmayı "seçen", bir nokta da filmde de belirttiği gibi Darwin'i silen; David ise mükemmeliyetin getirdiği mutluluğu, "ruh"u olmadığı için anlayamayacak olsa da, amaca giden yolda her yol mübahtır diyen karakterler. lakin ne Shaw'ın garip inanç dünyası, ne de David'in çarpık ahlak anlayışı filmin dönüp dolaşıp "e bizi mühendisler yarattıysa, peki onları kim yarattı" sorusuna gelmesini engelleyemiyor. Sani Scott sorular sormakta fakat cevap aramıyor, kaçamak cevaplar veriyor gibi. Filmi de kimileri için kırılgan yapan bu.  

Michael Fassbender hiç kuşku yok ki serinin
en unutulmaz karakterlerinden birisine imza atıyor
Filmin sağlam bir kadrosu var; Idris Elba, Charlize Theron, Noomi Rapace ve hiç kuşkusuz serinin en iyi "android" performansını izlediğimiz Michael Fassbender. arızalı karakterlerin üzerine cuk oturduğunu düşündüğüm Sean Harris bonus, The Road'dan sonra gene tanınmayacak halde karşımıza çıkan ve filmin en ironik anlarına imza atan Guy Pierce'da sürpriz. Nedir o ironi derseniz; servetini ve tüm hayatını yaratıcısını bulmak için harcayıp, bulduğunda da sümsüğü yediği gibi ölen Peter Weyland'ın ağzından çıkan son sözler; Wayland, engineer'a soru soracak ve merakını giderecek, belki de ölümsüzlüğün sırrını öğrenecektir ama işler beklediği gibi gitmez, konuşmaya çalıştıkları engineer elinin tersiyle yapıştırır Wayland'a. Wayland'ın son sözleri de "onlardan öğrenecek hiç bir şey yok" olur.  

Film, ucu açık ve devamı gelecek bir şekilde biterken, maceranın devamının çok daha ilginç olacağı izlenimi yaratsa da, macera bir sonraki film olan Alien Covenant'ta beklendiği gibi sürmüyor.

Sonuç olarak, net yargıları olmayan felsefi bir alt yapıya sahip, ancak eleştirel anlamda serinin diğer filmlerinden çok da aşağı kalmayan ama dönemin şartları düşünüldüğünde diğer filmlerin yarattığı dehşeti de yaratmayan bir film Prometheus. Kaliteli oyuncu kadrosu, Michael Fassbender'ın muazzam performansı, Charlize Theron'un aurası, Scott'un gerilim yaratırken mekan kullanımındaki başarısı, nefis görselliği ve başarılı atmosferiyle de tekrar izlenmeyi hak ediyor diye düşünüyorum.  

BLADE RUNNER 2049

BLADE RUNNER 2049 EFSANEYİ 30 YIL SONRA YENİDEN CANLANDIRIYOR



Denis Villeneuve ve Roger Deakins Büyüleyici Bir Devam Hikayesi Sunuyor 


1982 yapımı kült film Blade Runner’ın ardından, hikâyenin kaldığı yerden fazla boşluk bırakmayacak biçimde devam eden Blade Runner 2049, izlerken doğal olarak ilk filmle karşılaştırmaktan geri duramadığınız bir film. Yönetmen Denis Villeneuve ‘un sinemasına aşinaysanız biraz da bu gözle izleyeceğiniz, sinematografi adına ilk filmin üzerine farklı (daha doğrusu daha büyük) bir dünya yaratmış ve görüntü yönetmeni Roger Deakins’ın da, en azından benim için en iyi işi olmuş açıkçası.   

Filmin üzerine saatlerce yazılabilir; bunu yaparken ilk filmle kıyaslama yapacak olursak, sembolizm meraklılarını doyuracak kadar malzeme çıkacağını sanmıyorum ancak, görüntü yönetmenliği ile birlikte teknik manada son yıllarda izlediğim en iyi film; açıkça söylemek gerekiyor ki film, bir elmas edasıyla ince ince işlenmiş.   

Sinemadan ayrılırken, içimde Interstellar, Inception, Arrival, Her ve hatta daha da eskiye gitmek gerekirse Matrix’de yaşadığım doyumu yaşadım. Size, Matrix gibi sinemadan çıktığınız anda yaşam üzerine felsefi sorgular yaptıracak bir film değil muhtemelen. Ancak konuyu işleyiş, yaratılan dünya ve soluduğunuz atmosfer saydığım bu filmler gibi çok da alışık olmadığınız bir dili barındırıyor. Filmden ayrıldığınızda dolu dolu aksiyon sahneleri izlememiş, hayatı sorgulatacak mesajlar duymamış olsanız bile sinema adına belli mertebede bir doyuma ulaşıyorsunuz; hatta itiraf etmeliyim ki, üç saate yakın süresine rağmen, filmin tadı damağımda kaldı.  

Böyle bir filmi anlatmaya nereden başlanır bilemiyorum. Blade Runner’ın cyberpunk kültürüne yaptığı etkinin (katkı değil, doğrudan etki) bu filmde karşılığı ne olacaktır bilmek zor. İlk filmde yaratılan dünya, daha dar bir açıyla, kısıtlı planlarla izleyene ulaşırken, Blade Runner 2049’da daha geniş açılarda gördüğümüz dünya, ilk filmdekine nazaran etkileyiciliğini kaybetmiş görünüyor. Kendi adıma Blade Runner’da karşılaştığım dünyanın, cyberpunk ve kara film türlerinin kusursuz şekilde bir araya geldiği, çok daha tatmin edici bir görsellik sunduğunu söyleyebilirim. Blade Runner 2049 ise daha büyük planlarda, daha büyük bir dünya sunarken size, detaylara odaklanmanızı zorlaştırmış ve ancak planlar ufaldığında ilk filmdekine benzer (şaşırtıcı) sahneler ve detaylar yakalamanıza olanak vermiş. Bu, uzun süresi ve zorlayıcı hikâyesi göz önüne alındığında yaratılan dünyanın görselliği ile ilgili olarak kafanızda bir bütün oluşturmanıza engel oluyor perdenin karşısında. Elbette ki şunu da göz önünde bulundurmak lazım; bu bir devam filmi ve Blade Runner’ın bıraktığı izler üzerine kurulmuş durumda. Blade Runner ise, ilk izlediğimizde türün öncülü olmasının da etkisiyle yumruk etkisi yaratmıştı; en azından benim için.    
  
Söylemek istediğim şu; hatırlayanlar olacaktır, ilk filmde J. F. Sebastian’ın kendi oyuncaklarıyla doldurduğu apartman dahi filmle ilgili analizlerde kendisine yer bulurken, Blade Runner 2049’da Mad Max: Fury Road’da olduğu gibi yaratılan dünyanın bütünü içinde kendinizi kaybederken daha ufak planlarda ilk filmdekine benzer bir odak noktanız (pek) yok.   

Filmde karşımıza çıkan atmosfer ilk filmi aratmıyor

Bu elbette ki sinematografi adına bir başarısızlık falan değil, izleyenin kişisel tercihi ile ilgili bir yorum. Kullanılan renk paletinden yaratılan atmosfere, kostümlerden kullanılan mekânlara kadar bu filmin sinemada çok fazla karşılığı olduğunu düşünmüyorum. Benzeri bir özenin gösterildiğini hatırladığım son örnek, yukarıda da örneğini verdiğim son Mad Max, Fury Road.   

Üstüne basarak söylemeliyim; şu satırları yazarken dahi filmin yarattığı atmosfer aklımdan çıkmıyor. Her iki filminde yarattığı dünyalar arasında, sunum farklılıkları olmasına rağmen, Blade Runner 2049 da kesinlikle beyninize kazınacak bir görsellik sunmakta. Buna en büyük etkiyse, süresiyle doğru orantılı ağır kurgusu, uzun planları ve Hans Zimmer elinden çıkmış etkileyici müzikleri. İlk filmde Vangelis tarafından yapılmış film müzikleri, sinema tarihinin en etkileyici işlerinden birisiydi hiç kuşkusuz; bu film için de rahatlıkla söyleyebilirim ki, özellikle geniş planlarda size sunulan dünyanın içinde kaybolurken, Zimmer tarafından yazılmış müzikler kesinlikle kurguyla birlikte hareket ediyor ve hafızanızda o sahnelerle yer ediyor. Atmosfer, içinize böyle işliyor işte 2049’da...  

Blade Runner, sinema versiyonundan Ridley Scott’un kendi kurgusuna gelene kadar, Harrison Ford’un canlandırdığı Deckard karakterinin replicant olup olmadığı ile ilgili koca bir soru işareti barındırıyordu. Versiyonlar arasındaki bu kati farklılık, bildiğimiz kadarıyla senarist ve yönetmenin de üstünde ortak payda da buluşamadığı bir noktaydı. Blade Runner 2049 ise, hikâyesini ilk filmin versiyonlar arasında bıraktığı bu muğlaklığı yönetmen kurgusu (Final Cut adıyla piyasaya sürülen versiyon) özelinde verdiği cevap üzerinden yürütüyor. Blade Runner 2049’da ise, “kim replicant kim değil”in cevabı çok daha net veriliyor. Kesin olan şu ki, ilk film felsefi altyapısı göz önünde bulundurulduğunda özellikle de Rutger Hauer’ın hayat verdiği Roy karakteri filmin mottosuna (insandan daha insan) çok daha derin bir yorum katmaktaydı. Blade Runner 2049 ise bu mottoyu filmin başından sonuna kadar çok daha kör göze parmak işliyor, hatta Jared Leto’nun hayat verdiği Niander Wallace karakteri sanki sırf bu nedenle filme eklemlenmiş gibi (ne yazıktır ki işlevsiz) duruyor. Belki filmin konusuyla paralel bir değerlendirme yapmak gerekirse, tersini düşünmek de olanaksız. Lakin bu bilinçli yapılmış gibi görünen seçim,  filmin Hollywood tarzı sonu da göz önünde bulundurulacak olursa, ilk filmin tersine konu kapanmış etkisi yaratıyor ve distopik bir evren içerisinde sizi sonuyla ters orantılı olarak mutsuz ediyor.  

Gerek Blade Runner, gerekse Blade Runner 2049 konu ve hikâye açısından bilim kurguya uzak değilseniz çok şaşırtıcı değil. Filmlerin en büyük numarası, bu hikâyelere kattığı felsefi derinlikleri yanında bunu size sunuş şekilleri. Blade Runner 2049, ilk filmdeki hikâyeyi doğurganlık meselesiyle bir adım daha öteye taşıyor. Film ilerledikçe Ryan Gosling’in hayat verdiği filmin esas oğlanı Joe’nun endişeleri ve umut ettikleriyle insan olmaya ne kadar yaklaştığını görüyoruz. İlk filmin tersine bu kez, başrol üzerinden birçok çıkarım yapmak olası ve ne yazık ki bu kez elimizde bir Roy yok. Filmin başında, Dave Bautista’nın hayat verdiği Sapper Morton’un (karakter oldukça başarılı bu arada) dile getirdiği “mucize” kavramıyla, doğurganlık meselelerini zorlayarak birbirine bağlamak olası ancak din temalı sonuçlara ulaşmak da bu noktada ortaya çıkabilecek bir sonuç. Açıkçası filmin felsefi altyapısını zorlamak için birkaç kez izlemek daha mantıklı. Kendi adıma, filmin yarattığı müthiş atmosfer içerisinde kaybolmayı, zorlayıcı okuma atraksiyonlarına girmekten daha keyifli buldum.  
İki replicantın çocukları olması, bu çocuğun peşine düşen başka bir replicantın ipuçlarını sürerken bu çocuk olduğuna inanmaya başlaması ve “dizayn” edilirken kendisine yüklenen misyonun dışına çıkarak özgür iradesiyle kararlar vermesi ve hatta aşık olması; altında bir çok okuma yapılabilecek bir hikaye olsa da, yaratılan görselliğin, dünyanın, atmosferin bu hikayenin üzerine çıkmış olması filmi birkaç kez daha izlemeyi zorunlu kılıyor diye düşünüyorum.   

Bu noktada şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Aksiyon dolu olmamasına ve uzun süresine rağmen Blade Runner 2049, çok kısa zaman aralıklarıyla tekrar tekrar izlenebilecek bir film bana kalırsa. Blade Runner, yani ilk film ise (film noir estetiğine paralel hikâyenin akışındaki yavaşlığın da etkisiyle) bu kısa zaman aralıklarına (klinik izlemeler hariç) pek elvermiyor. Burada Blade Runner 2049’un çok başarılı bir kurguya sahip olduğunu söyleyebilirim rahatlıkla. Açıkçası film tempo, hikâye ve süresiyle başarısız ellerde fiyaskoya dönüşebilecekken, ilk olarak kurgu, sonrasında ise atmosfer ve oyunculuklar filmden kopmanıza engel oluyor. Hemen eklemeliyim; Denis Villeneuve her işini gözü kapalı izleyebileceğim bir yönetmen ve bu film de bunu perçinliyor. Aynen bir Nolan filmiymişçesine, kime ait olduğunu bilmeden izleseniz dahi perdedeki filmi; stilize estetiği, ağır temposu ama akıcı kurgusuyla bir Denis Villeneuve eseri olduğunu rahatlıkla söyleyebilirsiniz.   

İlk filmde Sean Young – Harrison Ford arasındaki uyumlu gerilim sinema tarihinde gördüğüm en iyi aşk hikâyelerinden birini doğurmuştu. İki oyuncunun arasındaki gerilimden kaynaklanan bu eşsiz aşk hikâyesinin benzeri Blade Runner 2049’da da Joe – Joi arasında da yakalanmaya çalışılmış. "Makine – daha da fazla makine" formülüyle karşımıza çıkan bu aşk ise, ilk filmdekinin tersine gerilimden beslenen “tutkulu” bir erotizmden çok duygusal bir aşk hikâyesine dönüşmüş durumda. Bunda da ana etmen Ryan Gosling ve Joi rolü için seçilen Ana de Armas’ın böyle bir film için fazla yumuşak kalan auraları. Joe ve Joi arasındaki ilişkiye tanık olmaya başladığınızda aklınıza eğer izlediyseniz Her filmi gelecektir bir ihtimal. Açıkça söylemeliyim ki, Luv rolünde izlediğimiz Sylvia Hoeks, bu filmde yaşanacak herhangi bir replicant aşkı için Ryan Gosling’in karşısında olması gereken oyuncuymuş. Filmin hikâyesinden kaynaklanmaktan çok, doğal bir çekim var iki oyuncu arasında ve bu ilk filmdekine benzer bir etki yaratabilirmiş. Aynı şekilde, Ryan Gosling ve teğmen Joshi (Robin Wright) arasında geçen sahneler de, (özelliklede Joe’nun evinde geçen) oldukça iyi.     

Filmin, cgi olarak teklediği en önemli sahne Sean Young’ın, yani Rachael’in tekrar karşımıza çıktığı sahne. Edward James Olmos ve Harrison Ford’un yaşlılıklarıyla karşımıza çıktığı bir filmde, Sean Young’ın da kanlı canlı karşımıza çıkması pek garip gelmezdi bana. Hoş, Deckard da cgi’ın kalitesizliğine tepkisini gösterirmişçesine “gözleri yeşildi, olmamış bu” diyor ama olsun…       
Blade Runner’ın, türün adı her ne kadar The Terminator’de konmuş olsa da tech noir içinde eşsiz bir mücevher olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Film noir ve bilim kurgu’nun bu kadar iyi harmanlandığı başka bir film örneği vermek istediğimizde elimizde zaten fazlaca seçenek yok. Blade Runner 2049’un bilim kurgu tarafında sundukları zaten tartışılamaz ancak film noir tarafında da hakkını vermek, bir iki kelamdan fazlasını edebilmek için tekrar okumaya ihtiyaç olabilir. Gerilimin yer yer müthiş yükseldiği filmin bu açıdan abisiyle karşılaştırmasını yapmak için de iki filmi arka arkaya bir iki kez izlemek gerekebilir. Sinema keyfi adına bu kadar klinik bir izlemeye, incelemeye ihtiyaç var mıdır, orası da meçhul…   

Sansür nedeniyle sinemada izleyemediğimiz bir sahne

Sonuç olarak, başta da belirttiğim gibi son yıllarda izlediğim en doyurucu filmlerden birisi Blade Runner 2049. Tekrar tekrar izlendiğinde hikâyesinde birçok ayrıntı bulunabileceğine eminim. Filmi izledikten sonra, yaşadığım heyecanın üzerine yazdığım bu yazıdaki fikirlerim, sakinleştikten ve belki televizyon karşısında tekrar izledikten sonra değişebilir; ama emin olduğum nokta şu ki, yarattığı atmosfer, oyunculuklar, müzikler ve görsellik hakkındaki düşüncelerim değişmeyecek film hakkında; tek kelimeyle mükemmel…

8 Ağustos 2016 Pazartesi

BATMAN V SUPERMAN: DAWN OF JUSTICE

Batman v Superman: Adaletin Şafağı


Zack Snyder stüdyo müdahalelerine rağmen epik bir süper kahraman hikayesi ortaya çıkartmayı başarmış görünüyor


Filmin sinema gösterimini izledikten sonra yazdığım, biraz da taraflı bir değerlendirme yazısı muhtemelen okuyacaklarınız. Bunun birkaç nedeni var. İlki, DC evreninin, özellikle de Batman ve Superman 'ın, Marvel evrenindeki herhangi bir süper kahramandan daha fazla derinlğe sahip karakterler olduğunu düşünüyor olmam. Bir diğer nedense, sinema dili olarak Zack Snyder‘ın çektiği Man of Steel‘i de oldukça beğenmiş ve Ang Lee‘nin ve Hulk‘undan sonra ilk kez bir süper kahraman filmini baş tacı etmiş olmam. 

Bu noktada, filmin en büyük dezavantajı, öncelikle karşısında tür filmlerinin DC tarafında kaderini de bir nebze olsa belirlediğini, en azından aşılması gereken bir eşik olarak karşısına çıktığını düşündüğüm Nolan ‘ın kara şövalye üçlemesinin ve Marvel'in sinematik evreninin başarısı. Kendi adıma, Nolan üçlemesiyle ilgili hep arada kaldığımı belirtmeliyim. İlk film benim için ortalama düzeydeydi. Son film ise, ilk iki filmin yanında daha fazla "süper kahraman" filmi görünmekle beraber aksayan bir çok noktasını Bane, dolayısıyla da Tom Hardy‘nin performansıyla kapatmıştı. Olayı kopartan film ise, elbetteki ikinci filmdi. Lakin; kurgu, hikaye, evrene bakışı, felsefesi (kara şövalye yorumu) yanında ikinci filmi de parlatan eşsiz Joker yorumuyla Heath Ledger olmuştu. Tüm bunların yanında, serinin aksayan en önemli yanı, bugün daha rahat görüyorum ki Christian Bale‘in yarattığı Batman olmuş benim adıma.

Sinemanın gördüğü belki de en iyi Batman, Ben Affleck
ve Superman'a itibarını geri kazandıran Henry Cavill
İşte, Zack Snyder‘ın ortaya koyduğu işin en parlak yanlarından biriside burada ortaya çıkıyor. Ben Affleck‘in Batman'i. Kuşkusuz ki karşımızda sinemanın en iyi Batman‘i var. Hem oyuncu performansı, hem yönetmen yorumu, hem de fiziksel şartlar olarak.

Peki nedir Affleck ve Snyder‘ın batman yorumunu bu kadar iyi yapan?
Öncelikle, filmin DC evrenini oldukça yakından takip ettiğini söylemeliyim. Yani bu filmi tam manasıyla izledim diyebilmek için geriye dönük çizgi roman ve animasyonlara da bir şekilde aşina olmak gerekli olabilir. Bunun iki nedeni var. Hem filmin kısa olmasından da kaynaklanan kurgu problemleri nedeniyle hikayenin akışında hissedilen aksamaları tamamlayabilmek, hem de ortaya çıkarılmak istenen Batman‘i anlayabilmek. Hatırlatmakta fayda var ki, karşımızda Alfred‘in de söylediği gibi ölmek için dahi yaşlanmış bir kara şövalye var. Bu noktada, Batman profilini, motivasyonunu ve hatta Superman ‘la olan kavgasını tam olarak anlayabilmek için filmin organik bağı olan iki DC macerasından Frank Miller‘ın The Dark Knight Returns macerasının mutlaka okunması gerektiğini söylemeliyim. Okumak istemeyen için, animasyonda yeterli olacaktır ki;
Batman: The Dark Knight Returns, Part 1
Batman: The Dark Knight Returns, Part 2

Yukarıda da belirttiğim gibi kendi adıma filmle ilgili ilk olumlu yargım bu oldu. DC evrenine, çizgi romanlara olan yakınlığı.

İşin Superman tarafına gelecek olursam, zaten Man Of Steel‘de de vurgulanan yarı tanrı olma durumu, bu filmde de devam etmekte. Hatta filmin başlarında, iyi ve kötünün ayrımına, din ve tanrı kavramları üzerinden yapılan basit göndermelerde ısınma turlarını tamamlayan etmenler. Açıkçası, The New 52 dönemiyle birlikte başlayan Superman çizgisinde, yakın duracağım bir seri / macera bulamamışken, Snyder‘ın Man Of Steel ile birlikte işin bu tarafına da müthiş olumlu bir katkı yaptığını düşünüyorum. Ortaya çıkan Superman, kesinlikle uzun zamandır çizgi romanlarda göremediğim kadar iyi bir Superman. Hem Henry Cavill yorumuyla, hem insani tarafıyla, hem kusurlarıyla, hem de (en önemlisi) kusursuz yanlarıyla.

Nette karşılaştığım bir çok yorum, filmin hızlı kurgusunun hikaye akışında bir çok boşluğa neden olduğu yönündeydi. Özellikle Lex Luthor ve Superman cephesinde bu boşluk daha da fazla. Bu nedenle, filmin mutlaka Superman/Doomsday macerasının takip edilerek beslenmesi gerektiğini de eklemem lazım. Filmin organik bağı olduğunu söylediğim maceralardan bir diğeri olan Doomsday, her ne kadar Lex Luthor ile ilgili bazı soru işaretlerini gidermeye yetmese de, hikaye bütünlüğünün sağlanması adına önemli. Doomsday, özellikle de ikinci film için (superman ‘ın ölmesi gibi konularda) spoiler yedirecektir bu arada; eğer konuya aşina değilseniz. lakin, en azından ikinci filmde ne bekleyebileceğinize dair bazı güzel beklentilere de sokacaktır sizi. 

Doomsday macerasını takip etmek dahi Lex Luthor ile ilgili bazı soru işaretlerini gidermeye yetmeyecek dedim. Bunun nedeni filmin kısa süresinde, felsefi altyapısına bir çok hikayeyi yedirmeye çalışması. Burada, Luthor‘un motivasyonu ile ilgili, Batman‘ı da işin içine kattığından, baba kavramından gelen bazı karmaşıklıklar var, ki filmin ikinci bir izlemeye ve okumaya ihtiyaç duyuyor olması gerçeği ortaya çıkıyor bence bu aşamada. Kaldı ki, aynı sıkıntının Joker ‘in batman motivasyonu nedeniyle Nolan üçlemesinin ikinci filminde de yaşandığını düşünüyorum.

Eisneberg'in ortaya koyduğu Lex Luthor profili hiç fena değil
Filmin benim adıma bir diğer artısı da Jesse Eisenberg‘in yarattığı Lex Luthor profili oldu. Fazlasıyla Ledger / Joker‘i hatırlatıyor olsa da açıkçası Eisneberg ‘den bir başkası böyle bir Lex Luthor ortaya koysa, çok rahatsız bir kopya olarak algılanabilirdi. Ancak, tekrar söylemeliyim ki, oyuncu performansını da etkileyen motivasyonu anlayabilmek için, ultimate edititon'ın izlenmesi çok daha faydalı olacaktır.

Filmin negatif taraflarından birisi ise hızlıca geçilmiş Justice League göndermeleri oldu benim adıma. Ne yazık ki beklenen etkiyi, daha doğrusu “heyecanı” yaratamamış sahneler. Flash‘ı, Aquaman‘ı, Cyborg'u gördüğümüz sahneler sanki dizi havasında geçiştirilmiş. Oysaki, Flash gibi DC evrenini ters yüz etmiş, Aquaman gibi kadim karakterlerin bulunduğu sahnelerin bu kadar oldu bittiye getirilmemiş olması gerekirdi. Snyder ‘ın Man Of Steel‘de, Superman'ın ilk kez uçup ses duvarını deldiği sahnede olduğu gibi (ki bunu Smallville başladığından beri bekliyorduk) izleyenlerin wow efektleriyle karşılayacağı, heyecan duyacağı sahneler ortaya çıkarmasını bekliyordum. Zaten yeteri kadar karışık ve süreye sığmayan bir hikayeyi daha da karıştırmamak için bilinçli bir seçim yapılmış olma ihtimali de anlaşılabilir elbetteki. Bunun yanında, Özellikle Flash ve biraz da Aquaman için yapılan oyuncu seçimlerinin de başından beri oldukça hatalı olduğunu düşünüyorum. işin güzel taraflarından birisi de, Terminator 2: Judgement Day‘de Skynet‘in babası Miles Dyson rolündeki Joe Morton'un, Cyborg 'un da babası olarak karşıma çıkması oldu. Sanki ince düşünülmüş bir gönderme gibi geldi bana, tesadüf olsa dahi sevdim.

Filmle ilgili en büyük çekincelerimden birisi olan Wonder Woman konusunda ise içim rahatladı doğrusu. Hem karakterin ortaya çıkışının sona kalması, hem de Gal Gadot‘un performansı, kafa karıştırıcı aşk – meşk mevzularına girilmemesi, güzel olmuş. Amy Adams'ın varlığına rağmen de, filmin tamamen ter kokmasının önüne geçilmiş. 

Bir de Alfred mevzusu var elbette ki. Michael Caine her ne kadar hayran olduğum bir oyuncu olsa da, Jeremy Irons ile birlikte Alfred yorumunda da keskin bir dönüş olmuş. Baba şefkatine sahip, ağlatan bir Alfred‘den çok, Batman‘ın gerçek anlamda yardımcısı rolüne bürünmüş daha sert bir Alfred çıkıyor karşımıza. Açıkçası o daha iyi, bu daha iyi diye düşünmek istemedim hiç, benim için her ikisi de eşsiz doğrusu.

Görüp görülebilecek en iyi Batman karşınızda
Sadede gelmem gerekirse, filmin uzatılmış versiyonu "ultimate edition" ile birlikte yapılacak tekrar izleme sonrası yazacağım daha sağlıklı bir eleştiri olacaktır muhtemelen ama süper kahraman filmlerinde beğeni eğilimi farklı noktalarda olan benim için bu film bulunmaz bir nimet oldu. Man Of Steel‘i zaten baş tacı etmiştim ve bu filmde ondan farklı değil. Snyder ‘ın Man Of Steel‘de ortaya çıkardığı Superman, Henry Cavill ile birlikte oldukça tatmin ediciydi. Burada da Ben Affleck ile ortaya çıkan Batman, bence sinemanın gördüğü en iyi batman. 

5 Ağustos 2016 Cuma

CAPTAIN AMERICA: CIVIL WAR

Captain America: Civil War


Amerika'nın bir süper kahramana ihtiyacı var


Perdeye düşme tarihi nedeniyle ister istemez Batman v Superman ile karşılaştırılan, lakin şahsi kanaatimce onun yanında esamesi bile okunmayacak bir film. Aslında geceyle gündüz gibi farklı iki filmden /evrenden bahsediyoruz da, geleneği sürdüreyim dedim. Kaldı ki, ilk Kaptan Amerika, hatta Avengers'in bile arkasında kalmış bana kalırsa. Açık açık sıkıldım filmin ilk yarısında. Aynı olmamışlık hissini ilk Thor'da da yaşamıştım. Bunun kurtarır tarafı örümcek adam olmuş biraz da. Ortaya konmak istenen çekişme (Kaptan Amerika - Iron Man) derinlikten yoksun ve klişe bana kalırsa. Bu nedenle de filme bir türlü veremedim kendimi. 

Film,normal olarak birbirinin aynı Marvel filmlerinden bir diğeri, artık saat gibi işleyen formülün üstüne kurulmuş durumda. Bir ara filmi Avengers serisinden bir film sandım hatta. 

Son olarak, bilindik bir geyiği tekrar etmek gerekirse, sinema tarihindeki en iyi Cat Woman'da bu filmdeki olmuş, bravo DC(!)

4 Ağustos 2016 Perşembe

RIDDICK

KÜLT KARAKTER RIDDICK GERİ DÖNDÜ


Pitch Black'te Vin Diesel'in yarattığı Riddick fenomeni, The Chronicles of Riddick'in ardından biraz daha özüne dönmüş şekilde devam ediyor. 

The Chronicles of Riddick'te daha büyük bir evrende, daha çetrefilli ve derin bir hikayeyle karşımıza çıkan Riddick, bu kez Pitch Black'dekine benzer bir yapıda, ancak bu kez çok daha abartılı bir anti kahraman profiliyle karşımızda. Riddick'in, bir noktada ayağında sektirdiği palayla kafa kesmesi gibi artık fazlasıyla abartıya kaçan profili ve hiçbir derinliği olmayan hikayenin basitliği dışında rahatsız ediciliği olmayan 2013 yapımı film, genede iyi vakit geçirtiyor.

2004 yapımı The Chronicles of Riddick izlediğim en iyi askiyon - bilim kurgulardan birisiydi. The Chronicles of Riddick 'deki yapının, hikayenin ve akışın tamamen terk edilmiş olması, iki filmin yapım maliyeti arasında 2,5 kat fark olması ve ikinci filmin gişede çakılmasıyla açıklanabilir muhtemelen. Bununla birlikte her iki filminde gişe başarısı arasında böyle bir uçurum yok. Yaratılan atmosfer açısından da serinin en zayıf halkası olduğunu düşündüğüm film, zayıf hikayesi, onu aktarma şekliyle ve zayıf -klişe- diyaloglarıyla değil de, aksiyon zevkiyle hatırlanacağından dolayı, önceki filmler gibi oturup vakit geçirmek için tekrar tekrar izlenebilecek durumda. 

2 Ağustos 2016 Salı

BRIDGE OF SPIES

CASUSLAR KÖPRÜSÜ ÖZENLE İŞLENMİŞ BİR SPILBERG FİLMİ


Filmi izlemeden önce beklentilerim sınırlıydı ve neyle karşılaşabileceğimi az çok tahmin edebiliyordum: 
1. Klasik bir Steven Spilberg filmi izleyeceğimi tahmin edebiliyordum, hele ki başrol oyuncusu Tom Hanks olunca iyiden iyiye oturdu bu.
2. En büyük umudum paranoya filmlerine selam duran bir yapım ile karşılaşmaktı. Ama yönetmen Spilberg olunca bu beklentiyi en aza indirdim. Yani soğuk savaş döneminde çekilmiş bir ajan - paranoya filmi gelmesini, sadece umut ediyordum. 

Film bittiğinde bu iki madde de tam hedefini buldu. İyi bir film izledim. Yönetmen ustalığı ile yağ gibi akıyor film. Gerilim dozu iyi ayarlanmış, sinema dili zorlamıyor ve sıkmadan gidiyor. "merak" her daim tepede olduğundan zaten sıkılmak gibi bir durum olması mümkün değil. Dönem iyi yansıtılmış, daha doğrusu siyah beyaz olması dışında prodüksiyon açısından Schindler 'in Listesi neyse, burada da karşınıza çıkacak olan o. 

Ancak, paranoya veya politik gerilim filmleri açısından baktığımda bu kusursuz sinema dili beni rahatsız etti. Evet, filmde ne olacağını bilmediğiniz için bir merak var, ancak soğuk savaş yılları göz önüne alındığında bu kesinlikle "paranoya" değil ve bana kalırsa bu filmin en büyük eksikliği bu. Fakat başta da belirttiğim gibi, Spilberg böyle bir yönetmen değil -jaws serisi bu noktada umut aşılasa bile-. Sinema dili , kendi çektiği E.t. ile özdeşleşmiş durumda. oysa ki bu senaryodan ortaya sağlam bir The Parallax View türevi de çıkabilirdi. Hızlıca düşündüğümde son yıllarda bunun en iyi örneğini veren Roman Polanski olmuştu misal (The Ghost Writer). Evet, çok zorladığımın farkındayım. Spielberg böyle bir yönetmen değil, filmin derdi de bu değil.  

Kısacası, soğuk savaş döneminden kalma iyi bir politik gerilim hatta paranoya filminden ziyade, o dönemden kalma iyi bir macera filmi çıkmış ortaya bana kalırsa. Ha kusursuz mu, değil, sadece Spilberg 'in ustalığı bazı kusur ve eksikleri örtecek kadar iyi. Filmi izledikten sonra neden filme konulduğu konusunda kafanızda soru işaretleri bırakabilecek bazı sahneler olsa bile, bunlar o minimal yapı içerisinde; filmin "tarafsız bakıyorum" numarası içerisinde kendini kaybettirebilir (yerseniz). Biraz da karakter gelişiminde bu minimal hava etkisi filmin vurucu yanını düşürüyor. Yani Tom Hanks 'ın canlandırdığı karakter, görevi gereği amerikanın en sevilmeyen adamı haline gelirken, biz bunu üzerine basa basa göremiyoruz aslında. Filmin, gerilim dozunu etkilememesi adına, şiddet en az başvurulan öge olmuş yani. 

Konudan da bahsetmek gerekirse;
James B. Donovan (Tom Hanks) amerikalı bir sigorta avukatıdır ve tutuklanan bir rus ajanını (Mark Rylance) savunması istenir. Mahkemenin amacı, amerikanın kim olursa olsun adil şekilde yargılandığını göstermek istemesidir dünyaya. Mahkeme yapılır, James, tüm hukuksuzluklara rağmen rus ajanı idamdan kurtarır, bu esnada amerikanın en sevilmeyen adamlarından birisi haline gelir. 

Bir süre sonra, ruslarda bir cia ajanını ele geçirir. Normal olarak da ajan değiş tokuşu gündeme gelir. James 'de, doğu almanyada bu değiş tokuşu gerçekleştirecek kişi olur amerika adına ve olaylar gelişir. Film hem bu gelişimi, hem de değiş tokuş şartlarının doğu almanya ağırlıklı oluşturulma safhalarını işliyor. 

Filmin sonu etkileyici. Hikaye, Spielberg 'den bekleneceği üzere, Tom Hanks 'ın vücut diliyle de birleşince duygusala bağlayabileceğiniz bir son ortaya çıkmış dahi diyebilirim. 

Tahmin edileceği üzere, filmde özellikle hukuk sistemi üzerinden her ne kadar bazı çarpıklıklara değinilse de bariz bir amerikan propagandası işleniyor. Yani amerika iyi, ruslar komünist, doğu almanlar ezik...

Filmin Mark Rylance 'a en iyi yardımcı erkek oyuncu dalında oscar ödülü getirdiğini hatırlatayım. Film de, en iyi özgün senaryo, en iyi film, en iyi müzik, en iyi ses miksajı ve en iyi yapım tasarımı dallarında heykel adaylıklarına sahip.  

1 Ağustos 2016 Pazartesi

AUTOMATA


ETKİLEYİCİ BİR BİLİM KURGU: AUTOMATA 

M.S. 2044Artan solar fırtınalar yeryüzünü radyoaktif bir çöle çevirdi ve insan nüfusunu yüzde 99.7 oranında azaltarak 21 milyona düşürdü. Atmosfer dengesizliği karasal iletişim sistemlerinin çoğunu devre dışı bıraktı ve medeniyeti yeni bir teknolojik gerilemeye zorunlu kıldı. Korku ve umutsuzluk dolu bir atmosferde ROC şirketi Kutsal Yolcu - 7000 ( Pilgrim 7000 ) otomatlarını yarattı. Bu ilkel robotlar, kalan son şehirlerde ikamet eden insanları koruyan surlar ve mekanik bulutlar yaratmak için tasarlandı. Şimdi, insanoğlu tarafından iki kaideye göre kontrol edilen milyonlarca robot var;1. kaide robotların herhangi bir canlı formuna zarar vermesini engeller.2. kaide, robotların diğer robotları ve kendilerini başkalaştırmasını engeller.Başkalaştırmak: robotların birbirini başkalaştırması, bilinç kazanması. Birbirlerine bilinç kazandırmaları, toplu bilinç kazanmaları.Bu iki kaide insanları otomatlardan korumak için tasarlandı. Bu kaideler başkalaştırılamaz.
Hikayesinin başlangıcını böyle anlatıyor film. Post apokaliptik bir film olduğu kadar, bittiğinde bir varoluş, özgür kılma ve yaratıcıyı arama serüvenine tanık olduğunuzu düşünüyorsunuz film boyunca. Sistemin süregelen parçaları içerisinde kendine yer bulmak, zamanla varoluş nedenini arama düsturunun önüne set çekmekte elbet, film bu noktada da sorgulayıcı tavrıyla da -ki aslında kabaca sistem eleştirisi diyebiliriz- sürüklüyor insanı: 

Sorgulamayı bırak ve sistemin parçası ol! 

Ne kadar şanslı olduğunu düşündün mü hiç? İyi bir işin var. Harika bir koza dairede oturuyorsun. Rachel ve senin güzel bir kız bebeği sahip olmanıza izin veren sağlık sigortan var. Güzel bir hayat bu Jacq. Kaybetmemek için tek yapman gereken ne biliyor musun? Bu kargaşadan sorumlu tutabileceğin başka birini bul. İşte o kadar. Çöplerin içini bu kadar karıştırmayı bırak. Belki ne kadar şanslı bir adam olduğunu böylece anlarsın.
İnsanoğlu sisteme adapte olduğunda sorgulayıcı tavrına bir kenara bırakırken, aynı tavrın robotlardan gelmesinden duyulan korku, filmin ana temellerinden birisi. Bu, aynı zamanda sinemada bolca işlenen günümüzün yaygın korkularından birisi haline gelen "yabancı" kavramını da sorgulatıyor aslında izleyene. Tek tip insan yaratma kaygısı, özellikle de yaşadığımız ülkenin genel tavrı haline gelmişken, filme anlam yüklemek çok daha kolay bir hal alıyor. 
Bunlar bir kere başkalaştı mı neler olur biliyor musun? O zaman bu ikisi bir üçüncüyü başkalaştırmayı denerler. O zaman mucize yok olur... Salgın başlarburada mucizeden kast edilen, elbette ki bilince sahip olmayan, belki de bilinci sistem tarafından şekillendirilen ve sınırları gene sistemin kendisi tarafından çizilen modern köleler yaratılması.
Senaryo derinliği oldukça tatmin edici olmakla birlikte post apoakliptik atmosfer haliyle oldukça minimal ve seyir keyfi yüksek sahneler, resimler yakalanmasını sağlıyor. Görsel açıdan oldukça iyi bir film bana kalırsa. Rahatsız edici hiç bir noktası yok bu açıdan.

Bir konseptin parçası olarak Automata

Çıktığı senenin hemen hemen aynı konular üzerinde kafa yoran filmlerinden birisi Automata, Ex Machina ve The Machine ile birlikte. Automata muhtemelen prodüksüyon ve bütçe kalabalığından dolayı her iki filmin de üzerinde bir kaliteye sahip. Antonio Banderas pek sırıtmıyor, izlenebilir film ortaya çıkmasına da müthiş bir pozitif katkısı var.

Yaratıcıyı arama serüveni

Jack ( Banderas ) film boyunca, zanaatkar adı verilen, diğeri robotları başkalaştırdığını düşündüğü birisinin peşinden gidiyor, onu arıyor. Bu yaratıcıyı arama serüveni, ikilinin yolları kesiştiğinde ilahi havasında epik bir müzik kullanımıyla süslenen ve iyi resmedilmiş bir sahneyle taçlandırılıyor. O noktadan sonra filmin derdiyle ilgili çözülmeler de başlıyor.

Jack bu noktada inancı, daha doğrusu özgür iradeyi temsil ederken, patronu Bold 'da sistemi temsil etmekte sanki. Sistemin acımasız yönü, Jack gibi çarkların dışında, kendi bilinciyle hareket etmeye, sorgulamaya karar verenleri sindirmeye çalışırken, bir noktada Jack ile aynı tavrı göstermeye başlayan Bold 'da, Jack 'e söylediklerini duyuyor kendi patronundan. 
-Mr. bold, hiç ne kadar şanslı olduğunuzu düşündünüz mü ?