batman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
batman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Ağustos 2016 Salı

BATMAN: THE DARK KNIGHT RETURNS, PART 1

Frank Miller'ın hikayesi Kara Şövalye'nin ilk bölümü karşımızda


Frank Miller‘ın, hikayesiyle çizgi roman tarihine geçmiş muhteşem yapıtı Batman: The Dark Knight Returns‘un animasyon uyarlaması iki parça ve ilki başlangıcıyla, ikincisi ise bütün hikayesi ile “en iyi” sıfatını almayı gerçekten hak ediyor. Bruce Wayne‘in on yıldır batman olarak piyasada gözükmediği, belkide orta yaş bunalımı yaşamaya başladığı, hatta artık bıyık bırakıp torun tombalak sahibi dede imajı verdiği animasyonun, girişteki otomobil yarışı sahnesi, her şeye rağmen hala Wayne‘in mücadeleci kişiliğini kaybetmediğini, merhamete sahip olmadığını, hırsını, yenilgiye tahammülsüzlüğünü, kazanmak için sınırları zorlayacağını ve heyecana aç olduğunu bize çabukça hatırlatıyor, ki kendisi de Gordon ile konuşurken bunu “kan akışımı hızlandırıyor” diye açıklıyor. Bununla birlikte surat ifadesi kadar, Gordon kendi adına emekliliği için kadeh kaldırdığında ona karşılık vermemesinden de durumundan hoşnut olmadığını anlıyoruz. Değerlendirmeyi yaparken, Wayne‘in aslında tüm savaşlarını kendi ruhundaki açlığını da bastırmak için yaptığını, bir kez daha anlıyoruz. Bu açıdan karaktere kattığı derinlik manasında da boş bir animasyon değil kesinlikle, ki hikayenin arkasındaki ismin Frank Miller olması zaten kafada soru işareti bırakmıyor. Hatta, çizgi romana kıyasla, animasyonun karakter derinliği tarafında eksik bile kaldığını eklemek lazım.

Bu arada, Gotham mutantlar adı verilen bir çetenin istilası altındadır ve şiddet baş ağrıtıcı bir hal almaya başlamıştır. hatta, mutant çetesinin yarattığı şiddet için bir iki kez “Joker ‘den bu yana görülmüş en kötü suçlular” olarak bahsediliyor.

İşte böyle başlıyor animasyon, on yıldır piyasada gözükmeyen, Batman yanını bastıramayan, Bruce Wayne kabuğuna hapsolmuş yaşlı ve aksi, içinde fırtınalar koptuğuna emin olduğumuz bir adam ile karşılaşıyor, onun hikayesine tanık oluyoruz.

Animasyonun hemen başında geçen bu sahnelerde, Nolan ‘ın kara şövalye felsefesinde de karşılaştığımız tespitler var.  Aslında kara şövalye bir kahramandan çok, bir bekçidir Gotham için, geçici bir stepne. Gotham, kendi kaderini belirlemeye başladığında, maskesini çıkarıp, pelerinini asar kara şövalye. Bunu açık eden çok önemli bir cümle sarf ediyor Wayne, Gotham ‘ın başına bela olan Mutant Çetesi‘nin yaşattığı vahşet ile ilgili olarak:
"-insanlar pes etti jim. saklanıyorlar ve görmezden geliyorlar."
Çizgi film ilerlerken bir yandan da gelecek olan Batman mitine (evet, animasyon kadar gelecek olan filmden de bahsediyorum) hazırlıyor aslında sizi. rastgele vahşet yaptıklarından bahsedilen mutant çetesinden bir grubun (aslında 2 kişi), sokakta wayne‘i köşeye sıkıştırdıklarında bruce wayne‘in aslında ne kadar heybetli ve iri kıyım olduğuna tanık oluyoruz. (bkz. Batman v Superman: Dawn Of Justice'de karşılaştığımız Bruce Wayne)

Gece yarısı uyurken beyaz tavşanın peşinden koştuğu bir kabus gören Wayne‘nin mağaraya indiğini görüyoruz bir sahnede. Marağarada arkası dönüktür sürekli, suratı gözükmez ta ki seslere uyanan Alfred‘in ne olduğunu kontrol için mağaraya indiğinde “ne zaman  traş oldunuz” diye sormasıyla şaşkınlıkla elini bıyıklarına götürüp, artık orada olmadıklarını fark ettiği ana kadar. Evet, bu sahneye kadar bıyıklı, yaşlı bir Bruce Wayne vardır karşımızda... Ama mağarada tamamen çatlar o içine hapsolduğu kabuk kara şövalye'nin.

Karşılaştığımız Batman profili eşsiz
Tüm bunlar yaşanırken, estetik ameliyatla suratını düzelttiren ve Wayne‘in desteği ile taburcu olup normal yaşamına döneceği sinyalleri veren, ancak sonrasında ortadan kaybolan Harvey Dent dahil oluyor akışa. Bunu da yaşayınca, en sonunda televizyonda Gotham‘da yaşananlarla ilgili haberleri izleyip sıtkı sıyrılan ve kanal değiştirirken “The Mask of Zorro” ya denk gelen Wayne‘in gemileri yaktığına şahit oluyoruz. Evet, Wayne ailesini kaybettiği gece de sinemadan, “The Mask of Zorro” dan çıkmıştır. Trajedisi ile tekrar yüzleşmek zorunda kalan Wayne, Batman‘i yenememiş, bastıramamıştır. Kara şövalye dönmüştür artık. Kabuk tamamen parçalanmıştır. (dip not:  batman karakterinin ortaya çıkışında da zorro ‘dan esinlenildiğini gibi bir bilgi kalmış aklımda, bvs'de ise söz konusu gecede sinemada gösterilen film exalibur olarka gözüküyor)

Eklemem lazım ki, günümüzde animasyonlar ne kadar şaşırtıcı gerçekliğe sahip olsa da çizim kalitesi olarak, bizim elimizde bir Final Fantasy veya Shrek yok, hiç de olmadı zaten. Ancak atmosfer olarak, buram buram “Dark Knight” kokan muhteşem bir film bulunuyor. şöyle örnek vereyim. Batman karanlıkta Mutant Çetesi'nin bir kaçını avlar, ama biz onu göremeyiz karanlıklar içinde. Ta ki gökyüzünde şimşek çakıp bir anlığına ortalık aydınlandığında, kuytu bir köşede devasa ve heybetli yarasa silüetini ve maskenin ardından bembeyaz parlayan bir çift sinsi, sinirli göz belirene kadar. İşte bu dahi, örneğini verdiğim animasyonların dışında bir kulvara taşıyor eldekini. Süper kahraman mitlerini seviyorsanız, etkileyicilik kesinlikle bu olacaktır sizin içinde.

Tekrar kara şövalyenin sokaklara dönmesi mevzusuna değinmek gerekirse, ne kadar maskenin arkasında olsa da, aslında gerçek kimliğinin Batman‘e dönüştüğünü vurgulamak lazım Wayne‘in. 10 yıl ortalıkta gözükmese de, aynen estetik sonrası yüzü tamamen düzeltildiği halde kendisini yaralı yüz olarak görmeye devam eden, ruhunu kabuğu ile bütünleştiren ve o kabuğu olduğu gibi kabul eden Harvey Dent gibi. Superman 'ın Clark Kent 'in gizli kimliği olmasından ziyade, Bruce Wayne kara şövalyenin gizli kimliğidir. Kafanızda hep bu fikir dönecek animasyon boyunca.

Harvey Dent ile yaptığı şu diyalogda olduğu gibi...
-kes şunu. sadece yüzüme bak ve dalganı geç. dalga geç haydi. en azından artık her iki tarafta uyuşuyor değil mi? bana bakıp dalganı geç. kimi kandırıyoruz ki? beni düzeltemezlerdi. kim olduğumu hiçbir şey değiştiremez.-her ikimizide...
Batman‘ın dönüşü ile birlikte insanların ikiye bölünmeye başladığını, mağdur hakları gibi derneklerin Batman'e karşı yeni yaptırımlar uygulanmasını talep ettiklerini de eklemek lazım, ki bu öncelikle animasyonun ikinci bölümüne, muhtemelen de ucu Batman v Superman: Dawn of Justice varacak bir detay. Alt metinde Miller'ın verdiği mesajlarda böyle böyle göstermekte kendisini. 

Alışık olmadığımız bir Bruce Wayne ile karşılaşıyoruz
Bu noktada minik bir es vermek ve Batman‘in seslendirmesine değinmek lazım. Dublajı yapan Peter Weller (Robocop) nasıl bir dijital müdahale yapıldı, yapıldı mı yapılmadı mı bilemiyorum ama duyacağınız en iyi kara şövalye sesi bu animasyonda. Son derece tok, heybetli, karizmatik, kendinden emin, kısacası epik bir tını. Bunun elbet direk fark edilen katkıları var. Uzun süre ortalarda olmayan yarasa adam karanlıklar içinde konuşmaya başladığında zaten çizimleri ile “karanlık” bir atmosfer yaratmayı başaran animasyon, çok daha derin bir havaya bürünüyor, elinizde çok daha heroic bir karakter oluyor. şöyle bir diyaloğun, bahsettiğim türde epik ve heroic bir ses tonuyla, tane tane gerçekleştiğini hayal edin:
-kim olduğumu biliyor musun? ben senin en kötü kabusunum. çığlık çığlığa anneni çağırdığın türden.
Çizimlerde de, bundan sonraki Batman Ben Affleck ile birlikte başrolü paylaşacak dediğimiz o abartılı “çene”  görününce, taşlar yerine oturuyor aslında. Evet, Batman V Superman'ın dayanak noktalarından birisi bu hikaye. 

Hikayeye dönmek gerekirse, denklemden çıkan Harvey Dent sonrası dedektiflik yetileri sayesinde, mutantlara silah sattığını öğrendiği generalle kendi yöntemleri ile hesabını kapatan Batman, bir savaş başlatacak kadar silah toparlamış mutantlarla da hesabını kapatmaya karar verir. Mesajı da kısa ve nettir:
-mutantlar! teslim olun, veya sizi yok edeceğim. 
Gelelim hikayenin Robin kısmına. Nasıl bir motivasyonla Robin olmaya karar verdiğine tam anlam verecek fırsatı bize vermese de hikaye, oldukça duygusal ve güçlü bir karşılaşma oluyor Batman ve Robin arasında, ki Robin ilk elden batman ‘in hayatını kurtarınca bu cesareti karşılıksız bırakmıyor Batman ve ortaklık başlamış oluyor. Robin‘in umarsız cesareti, sempatikliğini arttıran etkenlerden birisi.

Batman işini sadece kaba kuvvetle çözen bir kahraman değil elbette. Neredeyse her hareketi, üzerinde çalışılmış örülü planlar. Mutantlarla ilgili sıkıntıyı çözmeye karar verdiğinde de bu mitin doğruluğunu gösteriyor bize. Bunun yanında, Gordon'da bu mitin arka planında kara şövalye 'nin neden bu kadar önemli olduğunu anlattığı bölüm geliyor. tüm bu sahneler, ikinci bölümde karşılaşacağımız hatta filme taşacak bazı "sıkıntıların" da, istenmeyen adam Batman kavramının da, arka planını oluşturmakta.

İşin mutant çetesi ile mücadele tarafında sayıları binleri bulan çete üyelerini ortadan kaldırma olanağı olmadığının farkında olan batman, durumu şöyle özetliyor Gordon ‘a:
-...hepsini tutuklayıp elinde tutamazsın. bu işe son vermenin tek yolu onları yenmek. küçük düşürmek.
Buradaki stratejik derinliğe anlam verebilmek için aslında Gordon‘un emekliliği sonrası yerine geçecek başkomiser Yindel ile yaptığı 2. dünya savaşı muhabbeti de yol gösterici olacaktır:
-..sonra başkan roosevelt ‘in radyodaki konuşmasını duyduk. sesi güçlü ve kendinden emin geliyordu. korkumuzu alıp yerine savaşma ruhu koydu. ( kara şövalye ‘nin yaptığı gibi ) savaşı onun sayesinde kazandık. yıllar sonra bir rapor ortaya çıktı. roosevelt   pearl harbour ‘un olacağını biliyormuş ve olmasına göz yummuş. günlerce kafamda döndü durdu bu fikir. böyle bir şey gerçekse ne kadar korkunç olurdu. ama bizi savaşa sokan bu olaydı. pek çok insan öldü. ama sonuçta milyonlarcasını kurtardı. bir süre böyle gidip geldim. sonunda fark ettim ki bu mesele benim karar veremeyeceğim kadar büyüktü. roosevelt çok büyüktü.
Şimdi gelelim tüm bunların birleştiği noktaya. Yani Batman‘ın küçük düşürmekten bahsettiği mutant çetesine. İlk karşılaşmasında neredeyse kendini öldürecek olan mutant çetesi liderinden son anda Robin‘in ortaya çıkıp yardım etmesi ile kurtulan Batman, bu kez şartları eşitlemek için kavgayı bir çamur gölüne çeker ve tüm çetenin olan biteni izlemesini sağlar. Rakibinin gençliğinin verdiği dinamizme karşı zekasını kullanan, çamurun yavaşlatıcı etkisiyle yaşlılığın getirdiği hantallığın rakibi karşısındaki handikapını ortadan kaldıran kara şövalye, elbetteki sonuca ulaşır.
- burası çamur çukuru değil evlat. ameliyat masası. ve ben de, cerrahım...
Böyle böyle giden muhteşem bir animasyon eldeki. Karanlık atmosferi yanında, Batman mitine yaptığı bu yüceltici diyaloglar nedeniyle de kendisini sevdiren bir animasyon. İkincisini izleyene kadar da bu kulvardaki en iyi iş olduğunu düşünceğinize emin olabilirsiniz. Batman v Superman: Dawn of Justice hikayesine yaptığı katkı nedeniyle de mutlaka izlenmesi gereken bir animasyon eğer çizgi romanını okumadıysanız.

8 Ağustos 2016 Pazartesi

BATMAN V SUPERMAN: DAWN OF JUSTICE

Batman v Superman: Adaletin Şafağı


Zack Snyder stüdyo müdahalelerine rağmen epik bir süper kahraman hikayesi ortaya çıkartmayı başarmış görünüyor


Filmin sinema gösterimini izledikten sonra yazdığım, biraz da taraflı bir değerlendirme yazısı muhtemelen okuyacaklarınız. Bunun birkaç nedeni var. İlki, DC evreninin, özellikle de Batman ve Superman 'ın, Marvel evrenindeki herhangi bir süper kahramandan daha fazla derinlğe sahip karakterler olduğunu düşünüyor olmam. Bir diğer nedense, sinema dili olarak Zack Snyder‘ın çektiği Man of Steel‘i de oldukça beğenmiş ve Ang Lee‘nin ve Hulk‘undan sonra ilk kez bir süper kahraman filmini baş tacı etmiş olmam. 

Bu noktada, filmin en büyük dezavantajı, öncelikle karşısında tür filmlerinin DC tarafında kaderini de bir nebze olsa belirlediğini, en azından aşılması gereken bir eşik olarak karşısına çıktığını düşündüğüm Nolan ‘ın kara şövalye üçlemesinin ve Marvel'in sinematik evreninin başarısı. Kendi adıma, Nolan üçlemesiyle ilgili hep arada kaldığımı belirtmeliyim. İlk film benim için ortalama düzeydeydi. Son film ise, ilk iki filmin yanında daha fazla "süper kahraman" filmi görünmekle beraber aksayan bir çok noktasını Bane, dolayısıyla da Tom Hardy‘nin performansıyla kapatmıştı. Olayı kopartan film ise, elbetteki ikinci filmdi. Lakin; kurgu, hikaye, evrene bakışı, felsefesi (kara şövalye yorumu) yanında ikinci filmi de parlatan eşsiz Joker yorumuyla Heath Ledger olmuştu. Tüm bunların yanında, serinin aksayan en önemli yanı, bugün daha rahat görüyorum ki Christian Bale‘in yarattığı Batman olmuş benim adıma.

Sinemanın gördüğü belki de en iyi Batman, Ben Affleck
ve Superman'a itibarını geri kazandıran Henry Cavill
İşte, Zack Snyder‘ın ortaya koyduğu işin en parlak yanlarından biriside burada ortaya çıkıyor. Ben Affleck‘in Batman'i. Kuşkusuz ki karşımızda sinemanın en iyi Batman‘i var. Hem oyuncu performansı, hem yönetmen yorumu, hem de fiziksel şartlar olarak.

Peki nedir Affleck ve Snyder‘ın batman yorumunu bu kadar iyi yapan?
Öncelikle, filmin DC evrenini oldukça yakından takip ettiğini söylemeliyim. Yani bu filmi tam manasıyla izledim diyebilmek için geriye dönük çizgi roman ve animasyonlara da bir şekilde aşina olmak gerekli olabilir. Bunun iki nedeni var. Hem filmin kısa olmasından da kaynaklanan kurgu problemleri nedeniyle hikayenin akışında hissedilen aksamaları tamamlayabilmek, hem de ortaya çıkarılmak istenen Batman‘i anlayabilmek. Hatırlatmakta fayda var ki, karşımızda Alfred‘in de söylediği gibi ölmek için dahi yaşlanmış bir kara şövalye var. Bu noktada, Batman profilini, motivasyonunu ve hatta Superman ‘la olan kavgasını tam olarak anlayabilmek için filmin organik bağı olan iki DC macerasından Frank Miller‘ın The Dark Knight Returns macerasının mutlaka okunması gerektiğini söylemeliyim. Okumak istemeyen için, animasyonda yeterli olacaktır ki;
Batman: The Dark Knight Returns, Part 1
Batman: The Dark Knight Returns, Part 2

Yukarıda da belirttiğim gibi kendi adıma filmle ilgili ilk olumlu yargım bu oldu. DC evrenine, çizgi romanlara olan yakınlığı.

İşin Superman tarafına gelecek olursam, zaten Man Of Steel‘de de vurgulanan yarı tanrı olma durumu, bu filmde de devam etmekte. Hatta filmin başlarında, iyi ve kötünün ayrımına, din ve tanrı kavramları üzerinden yapılan basit göndermelerde ısınma turlarını tamamlayan etmenler. Açıkçası, The New 52 dönemiyle birlikte başlayan Superman çizgisinde, yakın duracağım bir seri / macera bulamamışken, Snyder‘ın Man Of Steel ile birlikte işin bu tarafına da müthiş olumlu bir katkı yaptığını düşünüyorum. Ortaya çıkan Superman, kesinlikle uzun zamandır çizgi romanlarda göremediğim kadar iyi bir Superman. Hem Henry Cavill yorumuyla, hem insani tarafıyla, hem kusurlarıyla, hem de (en önemlisi) kusursuz yanlarıyla.

Nette karşılaştığım bir çok yorum, filmin hızlı kurgusunun hikaye akışında bir çok boşluğa neden olduğu yönündeydi. Özellikle Lex Luthor ve Superman cephesinde bu boşluk daha da fazla. Bu nedenle, filmin mutlaka Superman/Doomsday macerasının takip edilerek beslenmesi gerektiğini de eklemem lazım. Filmin organik bağı olduğunu söylediğim maceralardan bir diğeri olan Doomsday, her ne kadar Lex Luthor ile ilgili bazı soru işaretlerini gidermeye yetmese de, hikaye bütünlüğünün sağlanması adına önemli. Doomsday, özellikle de ikinci film için (superman ‘ın ölmesi gibi konularda) spoiler yedirecektir bu arada; eğer konuya aşina değilseniz. lakin, en azından ikinci filmde ne bekleyebileceğinize dair bazı güzel beklentilere de sokacaktır sizi. 

Doomsday macerasını takip etmek dahi Lex Luthor ile ilgili bazı soru işaretlerini gidermeye yetmeyecek dedim. Bunun nedeni filmin kısa süresinde, felsefi altyapısına bir çok hikayeyi yedirmeye çalışması. Burada, Luthor‘un motivasyonu ile ilgili, Batman‘ı da işin içine kattığından, baba kavramından gelen bazı karmaşıklıklar var, ki filmin ikinci bir izlemeye ve okumaya ihtiyaç duyuyor olması gerçeği ortaya çıkıyor bence bu aşamada. Kaldı ki, aynı sıkıntının Joker ‘in batman motivasyonu nedeniyle Nolan üçlemesinin ikinci filminde de yaşandığını düşünüyorum.

Eisneberg'in ortaya koyduğu Lex Luthor profili hiç fena değil
Filmin benim adıma bir diğer artısı da Jesse Eisenberg‘in yarattığı Lex Luthor profili oldu. Fazlasıyla Ledger / Joker‘i hatırlatıyor olsa da açıkçası Eisneberg ‘den bir başkası böyle bir Lex Luthor ortaya koysa, çok rahatsız bir kopya olarak algılanabilirdi. Ancak, tekrar söylemeliyim ki, oyuncu performansını da etkileyen motivasyonu anlayabilmek için, ultimate edititon'ın izlenmesi çok daha faydalı olacaktır.

Filmin negatif taraflarından birisi ise hızlıca geçilmiş Justice League göndermeleri oldu benim adıma. Ne yazık ki beklenen etkiyi, daha doğrusu “heyecanı” yaratamamış sahneler. Flash‘ı, Aquaman‘ı, Cyborg'u gördüğümüz sahneler sanki dizi havasında geçiştirilmiş. Oysaki, Flash gibi DC evrenini ters yüz etmiş, Aquaman gibi kadim karakterlerin bulunduğu sahnelerin bu kadar oldu bittiye getirilmemiş olması gerekirdi. Snyder ‘ın Man Of Steel‘de, Superman'ın ilk kez uçup ses duvarını deldiği sahnede olduğu gibi (ki bunu Smallville başladığından beri bekliyorduk) izleyenlerin wow efektleriyle karşılayacağı, heyecan duyacağı sahneler ortaya çıkarmasını bekliyordum. Zaten yeteri kadar karışık ve süreye sığmayan bir hikayeyi daha da karıştırmamak için bilinçli bir seçim yapılmış olma ihtimali de anlaşılabilir elbetteki. Bunun yanında, Özellikle Flash ve biraz da Aquaman için yapılan oyuncu seçimlerinin de başından beri oldukça hatalı olduğunu düşünüyorum. işin güzel taraflarından birisi de, Terminator 2: Judgement Day‘de Skynet‘in babası Miles Dyson rolündeki Joe Morton'un, Cyborg 'un da babası olarak karşıma çıkması oldu. Sanki ince düşünülmüş bir gönderme gibi geldi bana, tesadüf olsa dahi sevdim.

Filmle ilgili en büyük çekincelerimden birisi olan Wonder Woman konusunda ise içim rahatladı doğrusu. Hem karakterin ortaya çıkışının sona kalması, hem de Gal Gadot‘un performansı, kafa karıştırıcı aşk – meşk mevzularına girilmemesi, güzel olmuş. Amy Adams'ın varlığına rağmen de, filmin tamamen ter kokmasının önüne geçilmiş. 

Bir de Alfred mevzusu var elbette ki. Michael Caine her ne kadar hayran olduğum bir oyuncu olsa da, Jeremy Irons ile birlikte Alfred yorumunda da keskin bir dönüş olmuş. Baba şefkatine sahip, ağlatan bir Alfred‘den çok, Batman‘ın gerçek anlamda yardımcısı rolüne bürünmüş daha sert bir Alfred çıkıyor karşımıza. Açıkçası o daha iyi, bu daha iyi diye düşünmek istemedim hiç, benim için her ikisi de eşsiz doğrusu.

Görüp görülebilecek en iyi Batman karşınızda
Sadede gelmem gerekirse, filmin uzatılmış versiyonu "ultimate edition" ile birlikte yapılacak tekrar izleme sonrası yazacağım daha sağlıklı bir eleştiri olacaktır muhtemelen ama süper kahraman filmlerinde beğeni eğilimi farklı noktalarda olan benim için bu film bulunmaz bir nimet oldu. Man Of Steel‘i zaten baş tacı etmiştim ve bu filmde ondan farklı değil. Snyder ‘ın Man Of Steel‘de ortaya çıkardığı Superman, Henry Cavill ile birlikte oldukça tatmin ediciydi. Burada da Ben Affleck ile ortaya çıkan Batman, bence sinemanın gördüğü en iyi batman. 

27 Temmuz 2016 Çarşamba

BATMAN: THE MAN WHO LAUGHS

BATMAN: GÜLEN ADAM


Batman ve Joker tanışıyor


Ed Brubaker tarafından yazılıp, Doug Mahnke tarafından çizilmiş ve 2005 yılında yayımlanmış, türkçeye JBC Yayıncılık 'tan çevrilmiş çizgi roman.

Batman ve Joker' in ilk ortaya çıkışını gene bir dedektiflik hikayesi üzerinden anlatır. 

Joker haliyle son derece psikopat bir profil olarak ortaya çıkmış da, çizgi romanın güzel tarafı, atmosfer de en az Joker kadar karanlık (haliyle). Sık sık Batman / Wayne ve Gordon 'un iç sesleri ile sürüklenen çizgi romanda çizimler harika ve yaratılan atmosferle uyumlu. 

Joker ne kadar iyi resmedildi ise, Batman da o kadar çirkin. Gördüğüm en çirkin Batman tanımlamasından birisi, bazı karelerde aklıma Beaves and Butthead geldi. Türkçeye çevrimden kaynaklı komik bir ayrıntı; hikayenin bir yerinde Joker 'in ne yaptığını çözmek için araştırma yapan Wayne 'in yolu "Gotham Tapu Kadastro" ya düşer. evet çizgi romandaki karelerden birisinde böyle bir tabela görüyoruz...


Son söz olarak, okuduğum en etkileyici ve karanlık kısa hikayelerden birisi. Son derece başarılı bir Joker ortaya çıkmış ve atmosfer sürükleyip götürüyor hikayeyi.

3 Ağustos 2015 Pazartesi

BATMAN: UNDER THE RED HOOD

Yönetmenliğini Brandon Vietti ‘nin, yazarlığını Judd Winnick ‘in yaptığı 2010 tarihli animasyon.

Özetle hikayesinin üzerinden geçmek gerekirse; Black Mask ‘ın yönetimindeki Gotham uyuşturucu çeteleri birer birer Red Hood ‘un himayesine geçmektedir. Black Mask, Joker ‘i de işin içine katarak durumu lehine çevirecek planını uygulamaya çalışırken, Batman ‘da hem bu karmaşayı çözmeye, hem de arada Neil Patrick Harris ‘in seslendirdiği Nightwing ‘in yardımıyla Red Hood ‘un kimliğini ortaya çıkartmaya çalışır ve Ra's al Ghul ‘un dahil olduğu hikayenin akışında, geçmişiyle yüzleşir.

Temelde ne kadar basit gibi görünse de, Red Hood ‘un planı ve arkasında yatan motivasyon söz konusu olduğunda aslında son derece derin ve etkileyici bir intikam, yüzleşme hikayesi var ortada.

Animasyon, Batman tarafında uzun süre dedektiflik hikayesi olarak yürüdüğü için bir kez izlendikten sonra etkisini yitirecektir işin “merak” tarafında. Lakin ilk izlediğimizde bir mana verilemeyen girişi de, ancak sorular cevaplarını bulunca anlam kazanıyor.

Açılışı, camiden bozma mekanında yapan Ra's al Ghul ve sonrasında Saraybosna ‘da Robin ‘e temiz bir sopa atan Joker ‘le birlikte aksiyonu yüksek ve elbette Joker etkisiyle ilginç bir başlangıç yapan animasyonu, ilk beş dakika sonrasında izlememek için hiç bir neden kalmıyor. Joker, Robin ‘i patlamak üzere olan bir bomba ile ölüme terk ederken, bizim gördüğümüz ise zamanında yetişemeyen dedektifimizin beyhude çabası oluyor.  

Bu giriş sonrası ise, yıllar sonra Gotham ‘ın en zengin uyuşturucu satıcılarını kendisi için çalışmaya zorlayan Red Hood şaaşalı bir giriş yapıyor maceraya. Bu anlaşmanın bağlayıcı noktası ise elbet bu sokak satıcılarını Batman ‘den ve Black Mask ‘den koruyacağı sözü. Karşılığında tek istediği ise satışların okullara ve çocuklara yapılmaması oluyor, ki ikna kabiliyetini de etkileyici bir prezentasyonla gösteriyor.

Kaybettiği gücü tekrar ele geçirmek için çabalayan Black Mask ise çözümü Joker ‘le anlaşmakta buluyor, planını yapıyor ve Arkham ‘dan kaçırıyor Joker ‘i.

Hikayenin çözülmeye başladığı ve aslında Red Hood ‘un motivasyonunu çözüp yaptıklarını anlamaya başladığımız sahne ise, Batman ‘ı bir kovalamaca sonunda çektiği fabrika oluyor. Elbetteki Joker ‘in asit kazanına düştüğü fabrika... Gece yaşananlar bir bir Kara Şövalye ‘nin gözlerinin önünden geçerken, şöylede güzel bir diyaloğa tanık oluyoruz Red Hood ‘la arasında geçen:
O geceyi unutmak zor değil mi?  Burası ilk büyük hatanı yaptığın yer Batman. Belki de en büyüğü, ama kesinlikle sonuncusu değil, haksız mıyım? Anılar...
Hikayenin ve diyalogların bir Kara Şövalye hikayesine yakışır şekilde derinlik taşıdığını eklemek gerekli. Ki, Red Hood ‘un kimliği ortaya çıkıp anlatılanlar anlam kazanmaya başladıkça hikaye güzelleşirken, Red Hood ‘un uyuşturucu satıcıları ile yaptığı garip anlaşmanın arkasında yatan felsefeye de anlam vermeye başlıyoruz. Red Hood ve Batman ile arasında geçen diyaloglarda gene o etkileyicilik mevcut, daha da önemlisi Kara Şövalye felsefesine de çok önemli bir katkısı var bu konuşmaların...
-Yalnızca bir tanesini öldürdüğüm için sevinmelisin. Onların hepsi süikastçi...-Ya sen nesin?
-Ben Gotham ‘ı temizliyorum. Senin yaptığından daha fazla.
-Black Mask ‘ın bölgesini çalıyorsun ve yoluna çıkan herkesi öldürüyorsun.-Black Mask sadece planın bir parçasıydı.
-Plan mı? Bir suç lordu oluyorsun.
-Evet. Suçu durduramazsın. Bunu hiç bir zaman anlamadın. Ben suçu kontrol ediyorum.Onları korkuyla yönetmek istiyorsun. Ya senden korkmayanlara ne yapacaksın? Senin yapmadığını yapıyorum. İşlerini bitiriyorum...
Tüm bunlar ışığında açıkça söylemek gerekiyor ki, yapılmış en iyi Batman hikayelerinden birisi. Hem derinliği, hem buram buram kara film kokan hikayesi, hemde kuşkusuz ki Red Hood ve Joker üzerinden Kara Şövalye ‘yi anlamamıza yardımcı olan diyalogları ile.


30 Temmuz 2015 Perşembe

SUPERMAN/BATMAN: APOCALYPSE


Batman ve Superman 'ı bir araya getirip, bizi Supergirl ile tanıştıran, ardından Wonder Woman 'ı da işin içine katıp Darkseid 'e karşı mücadelelerini izleten 2010 yapımı bir animasyon Superman/Batman: Apocalypse. 

Darkseid 'e karşı verilen mücadelede herhangi bir karakter derinliği beklentisi içine girmemek gerekmekle beraber, Supergirl 'in ortaya çıkışını, Darkseid 'i, Cennet Adası 'nı ve Apocalypse 'i görmemiz dışında pek ilginç bir tarafıda yok açıkçası animasyonun. Belki değinilmesi gereken bir noktada Granny Goodness tarafından yönetilen Female Furies 'i görüyor olmamız. 

Kabaca hikayeye değinmek gerekirse, Kara 'nın, yani Supergirl 'in ortaya çıkışıyla başlıyor macera. Kara, güçlerini kullanmayı öğrenebilmek için Wonder Woman ile Cennet Adası 'na gider. Bu arada, Darkseid 'de Kara 'yı cennet adasından kaçırıp ordularının başına geçirmeyi istemektedir. Bu nedenle Doomsday ve klonları ile adaya saldırır. 

Bu noktada, animasyonun yeterli karakter derinliğini sunamadığını tekrar hatırlatmak isterim. Lakin, işin karizma ve zeka eksiğini kapatan karakter gene Batman oluyor haliyle. Örneğin Darkseid 'in adaya saldırı planını çözebilen ( kalabalık klonlar amazonları ve kahramanlarımızı meşgul ederken, arka planda Kara 'yı kaçırmayı başarır Darkseid ) ilk olarak Batman 'dir. Ki, Darkseid 'de hakkını verir bu konuda Batman 'ın. Kara Şövalye Kara 'yı geri vermesi için Darkseid 'i kendi silahıyla gezegeni ( Apokolips ) yok etmekle tehdit ederken, Darkseid 'in yorumu şu olur: 
- İyi oynadın. Kriptonlu veya o Amazon, böylesi bir kumara girselerdi, kaybederlerdi. Onlarda başarıya ulaşmak için koca bir gezegeni yok edebilecek irade yok...
Yani bu kadar düz bir animasyonda dahi, Batman bir karakter olarak yarı tanrıların üzerinde değer görüyor. Açıkçası DC 'yi bu konuda taktir etmemek elde değil. Elbette, Superman 'da kendi payına düşeni alıyor hikayede. Metropolis 'te Superman için dikilen meşhur heykel gözümüze sokulmakta. Kara 'da :
- Demek onların şampiyonu sensin, öyle görüyorlar seni...
diyerek, DC 'nin yaptığı bu rol dağılımının bir özetini geçiyor bize. Şampiyon kavramını, bir tanrı avatarı olarak nitelemekte mümkün diye düşünüyorum. Bu arada, Kara 'nın henüz güçleri üzerinde tam hakimiyeti olmadığı için bu heykeli yanlışlıkla ikiye bölmeside eğlenceliydi. Gene de, yukarıda vurguladığım gibi, bu kadar zorlamaya gelecek derinlikte bir hikayeye sahip değil animasyon. Eklemem lazım ki, çizim kalitesi olarak da çok memnun edici bulamadım.  Aksiyon namına daha memnun edici olduğunu ise söyleyebilirim, ki özellikle kahramanlarımız Wonder Woman ve Barda 'nın, Female Furies ile yaptığı kapışma en eğlenceli ve izlenebilir aksiyon sahnelerine sahip idi.  

Sürekli belli bir derinliğe sahip olmadığından dem vurmaktayım, bunun nedenlerinden biriside özellikle Batman 'den alışık olduğumuz o etkileyici diyalog veya monologların azlığı. Genede, en akılda kalıcı olanı, Kara 'nın Batman 'den "suratsız hıyar" diye bahsettiği an...

29 Temmuz 2015 Çarşamba

BATMAN: ASSAULT ON ARKHAM


Dark Knight Returns part 2, Assault On Arkham gibi animasyonları izleyince, Dc 'nin önümüze getireceği filmlerle ilgili de ( Suicide Squad, Batman vs Superman ) kafada net bazı öngörüler, fikirler oluşuyor. Suicide Squad trailerını izledikten sonra da, filmi Assault on Arkham ile bağdaştırmama imkanı yok elbetteki. 

Bu animasyon da, çizgi romanları takip edememe durumunda bazı kilit tanımları yapıp gerekli noktaları açıkladığı ve önümüzdeki film için fikir verdiği için de ilgi çekici ve sürükleyici. 

Hikayeye iki ayrı perspektiften bakıyoruz ve aslında birbiriyle bağlantılı iki ayrı hikayeyi izliyoruz temelde. Birisi Suicide Squad 'ın macerası, diğeri de Batman 'ın. İki ayrı hikaye olarak değerlendirme imkanımız olduğundan animasyonu, aslında Batman olması gerekenden daha az karşımıza çıkıyor, bizi ilgilendirense aslında Suicide Squad 'ın hikayesi. 

Suicide Squad temelinde, filmde de karşımıza çıkacak kilit karakterler yanında, Gotham 'ın meşhurlarıyla da karşılaşıyoruz. Animasyon bir nevi yıldızlar geçidi. Bu nedenle izlerken kaybolmaya yüz tutan dikkat, bir şekilde tekrar yerine geliyor. 

Hikayenin Suicide Squad tarafına kısaca değinmek gerekirse, The Riddler ( Eddie Nashton aka Edward Nigma ) bir şekilde hükümete bağlı çalışan Amanda Waller 'ın bilgisayarına erişim imkanı bulur. Bu yolla da, intihar ekibinin tüm mevcut, geçmiş ve potansiyel üyelerinin kimlikleri ile sicil kayıtlarını içeren bilgileri de indirir ve saklar. Dosyayı internete yüklemekle tehdit edince de, dosyanın geri alınma ihtiyacı doğar. Lakin, dosyanın tek kopyası Nigma 'nın bastonunda bulunan flash bellektedir, ki o bastonda Arkham eşya odasında kilitli tutulmaktadır. Böylelikle, intihar takımının Arkham 'a baskın için toparlanması gereği doğar. 

Burada Suicide Squad ( Task Force X ) için ayrı bir paragraf açmak yararlı olabilir. Bu ekip, hükümete ait ama kayıt dışı bir saldırı ekibi. Salıverilme umudu olmayan mahkumlardan seçilerek kurulur ve imkansız görevler için harcanabilir ajanlar olarak görev yaparlar. 

Bu macerada, Suicide Squad elemanlarını da sıralamak gerekirse: 
Killer Frost, King Shark, Black Spider, Deadshot, Captain Boomerang, Kgbeast, Harley Quinn

Gelelim Batman 'ın burada ki rolüne ve hikayenin ikinci kısmına. İlk etapta Batman 'ın intihar ekibini durdurmak gibi bir gayesi olduğunu düşünmek olası, ancak dediğim gibi hikaye iki parça ve burada Batman 'a düşen görev, Joker 'le karşı karşıya gelmek. Joker, büyük bir bombayı çalıp Gotham 'da bir yerlere saklamıştır. Bombanın yayacağı radyasyon şehrin yarısını öldürebilecek güçtedir ve Kara Şövalye şehrin altını üstüne getirmiş olmasına rağmen bombayı bulamayınca, yerini Nigma 'nın bilebileceğini düşünmüştür. Evet, intihar ekibi ve Kara Şövalye 'nin yollarının ilk kesişme noktası bilmececi. Ancak belirttiğim gibi, ana hikaye intihar ekibi üzerinden yürüdüğü için, Batman daha çok yan karakter gibi kalıyor, hikayesi yan hikaye gibi işler görünüyor uzun süre. Biz Batman 'ı daha az görürken, asıl yıldız ise, filmde Will Smith tarafından canlandırılacak olan Deadshot oluyor macerada, ki maceranın sonunda Jokerle final mücadelesine girişmekte ona düşüyor. Elbette Joker ve Harley Quinn 'i de eklemek ve Harley Quinn içinde bir ekleme lazım. Burası karakterle ilgili bilgisi olmayanlar için spoiler olabilir; Harley Quinn Arkham 'ın eski psikiyatristlerinden olduğundan mekanın planına ve lojistik unsurlarına dair geniş bilgiye sahiptir, kapıları açacak şifreleri bilmektedir ve kilit nokta; Joker 'in yavuklusudur. 

Animasyonun geniş bir yıldızlar karması olduğunu belirtmiştim. Karşımıza çıkan diğer bir kilit karakter de Cobblepot 'dur, yani penguen, ki ekibe Arkham 'a giriş için gerekli desteği sağlar. 

Hikayenin ana noktasının Nigma 'yı ( yani Riddler ) ortadan kaldırmak olarak açıklanabileceği animasyonda ortaya çıkan karmaşada Bane ve Harvey Dent dahi karşımıza çıkıyor tımarhaneden kaçarken. 

Tüm bunlar ışığında, neredeyse tüm kilit karakterlerin birer birer gözüktüğü, Batman 'dan ziyade Suicide Squad üzerine yoğunlaşmış ve bu nedenle izlenebilir bir animasyon oluyor eldeki. Joker karakteri görsel olarak çok başarılı olmamakla birlikte, bu kadar kalabalık bir kadroda yeteri kadar derinlik bulamamak normal karşılanabilir bir durum olarak gözükmekte animasyon için. Tüm bunların yanında, Dawn of Justice ( ve belki Dark Knight Returns 1-2 serileride ) filminde karşımıza çıkması muhtemel, hükümet tarafından istenmeyen adam Batman mitine temel hazırlayan sürtüşmeye de animasyonun sonunda tanık oluyoruz. 

Aksiyon dozajı yüksek olduğundan sıkma ihtimali düşük, ki daha açılışta Batman 'ın Nigma 'yı almak için ortalığı dağıtması fikir verici oluyor. Nigma 'nın Amanda Waller 'a sorduğu bilmeceler sırasında hafiften karizmayı dağıttığı açılışta günümüz dünyasına yaptığı minik dokunuşla da eğlenceli aslında: 
- Şu soruyu bil bakalım. Neye sen sahipsindir ama başkaları onu senden çok kullanır ?
- Adın...
- Ha! Bunu daha önce duymuşsun...
- Hayır. Dünyanın geri kalanı gibi ben de Google 'a erişebiliyorum...

8 Temmuz 2015 Çarşamba

THE DARK KNIGHT RISES



Nolan 'ın şimdiden efsane mertebesine yükselmiş Dark Knight üçlemesinin son ayağı. 

Aslında bir süper kahraman filminden çok, içinde süper kahraman olan bir savaş filmi bu seferki. 

Kuşatma altındaki Gotham, ikinci filmde Joker 'in bireysel anarşizminden çok, Bane yolu ile gölgeler birliğinin medeniyete denge getirme görevinden nasibini alıyor bu kez. Buradaki temel fark, Joker 'in neyi neden yaptığına getirilebilecek açıklama, onun zaten olmayan dengeyi bozmaya duyduğu içgüdüsel istek iken, Bane medeniyette var olan sosyal adaletsizliği rayından çıkarmaya çalışıyor. Bane 'in temel dayanağı basit aslında tüm bunları yaparken; tam da Gordon 'un Bruce Wayne 'e söylediği gibi, o sadece kötülüğü gömüldüğü yerden çıkarıyor. Bu tespite, film de izleyeni alıştırmaya çalışıyor aslında başından itibaren, Gordon bir savaş kahramanı olarak tanımlanıyor mesela. Ama işinin artık kalmadığı da vurgulanıyor. Ne de olsa artık barış var Gotham 'da.  

Tüm Batman serileri içerisinde Heath Ledger 'in Joker yorumundan sonra en başarılı villian Tom Hardy 'nin Bane 'i bana kalırsa. Sadece bu kadar kolay ortadan kaybolmamalıydı diye düşünüyorum. Bu kadar önemli bir düşman bu kadar komik yenilmemeliydi. 

Marion Cotillard kötüydü demek istiyorum ek olarak. Özellikle de öldüğü sahnede facia idi, sanırım pahalı yapımlar arasında bu kadar kötüsü yoktur öyle bir an için.

Michael Caine ve Morgan Freeman kesinlikle çok iyiler, onların oldukları sahnelerde film bambaşka bir hal alıyordu. Özellikle Michael Caine 'in, aksanıyla birlikte oyunculuğu, belirdiği sahnede direk ona kilitlenmenizi sağlıyor. Benzeri elbetteki sürekli pozitif bir ruh haliyle takılan Freeman içinde geçerli. Filmin bonusu Joseph Gordon-levitt olmuş, ki Tom Hardy ile birlikte filmin atmosferine yaptığı olumlu katkı onun da olduğu sahneleri farklı bir havada götürmesini sağlamış. Kısacası filmin Marion Cotillard dışında oyunculuk konusunda hiç bir problemi yok ve aksayan bazı noktaları da bu kapatıyor zaten. 

Bence Nolan serisine yakışır bir finish olmuş. Defalarca seyredilecek bir film benim adıma, sinemadan sonra bir de oturup tv karşısında izleyince kaçırdığım bir çok nokta olduğunu gördüm ve film hakkında daha da pozitif bir görüş oluştu bende... Görsel olarak, özellikle Bane 'in verdiği muhteşem resimler var, bu da ayrı bir güzellik olmuş. Karakter gerçekten çok iyi yansıtılmış perdeye.

27 Nisan 2015 Pazartesi

THE CITY OF OWLS

BATMAN


...atalarım yarasaları öldürmek için baykuşları kullanmış.
baykuşlar her yerde.
ama unuttuğum bir şey var ki o da şu...
baykuşlar gider gitmez yarasalar geri dönmüş.
evet işte şimdi hatırlıyorum
yarasalar aslında yalnızca mağaranın derinlerine saklanmış.
en karanlık bölgelere...
baykuşların dayanamayacağı yerlere.
ve yarasalar geri dödüğünde...
....amaçları intikammış. 

The City of Owls, yani Baykuşlar Şehri, JBC Yayıncılık tarafından Türkçe 'ye çevrilen serinin ikinci kitabı.  

İlk cildin kaldığı yerden devam ettiği için, çizgi romanın girişinde yer alan özetin özeti, her iki cildinde değindiği noktaların üzerinden geçmek adına yeterli olacaktır : 

  • Kuşkuları olmasına rağmen, Batman daha önceki araştırmalarında gizli bir örgütün Gotham 'a hükmettiğine dair herhangi bir kanıt bulamamıştı. Ta ki Baykuşlar Divanı 'nın efsanevi suikastçisi Talon, Bruce Wayne 'i belediye başkan adayı Lincoln March ile görüşmesi sırasında öldürmeye çalışana kadar. 

  • Batman, geçmişi 19. yüzyıla dayanan divanın Wayne ailesine ait binalarının gizli koridorlarına saklanmış yuvalarını açığa çıkardı. Daha sonra Talon, Batman 'ı yakaladı ve divanın sadist eğlencesi için onu bir labirentte avlamaya çalıştı. 

  • Batman divanın labirentinde kapana kısılmışken, baykuşlar ve Wayne ailesi arasındaki uzun süreli rekabetin ipuçlarını da keşfetti. Talon 'la giriştiği yorucu savaş sonra neredeyse canına mal olan bir firar gerçekleştiren Batman, düşmanına bahşedilen iyileşme yeteneklerinin de sadece soğukla kontrol altına alınabildiğini ve kullanılan diriltme yönteminden kaynaklandığını anlıyordu. 

  • Bundan sonrasında da divan tüm gücüyle saldırıya geçiyordu. Geçmiş nesillerin de aralarında yer aldığı tüm pençeleri uyandırarak onları Gotham 'a saldılar ve ilk durakları da Wayne malikanesi olacaktı. 


Hikaye buradan itibaren devam etmekle birlikte, Batman dostları ile birlikte, divanın Gotham 'a saldığı suikastçilerin elinden yaklaşık 40 kişilik kurban listesinde isimleri bulunan kentin ileri gelenlerinin hayatını kurtarmaya çalışır, kendi hayatıyla beraber. 

Asıl büyük düşmanı ise, bu suikast listesine kendi adını ekleyerek ölen, sonrasında divanın yöntemleriyle hayata tekrar dönen ve hakkı olduğunu düşündüğü mirası geri almak için batman 'la yüzleşen Lincoln March 'tır. 

Kitapta, Wayne ile ilgili çok önemli bir detay verilmekte, ki bu da bir kardeşi olduğu. Ancak, annesi çocuğa hamileyken bir trafik kazası geçirir ve kaza sonrasında ancak bir gün yaşayabilen Bruce 'ın kardeşi hayatını kaybeder. Hikayenin bu kısmı akıllıca bir şekilde Baykuşlar Divanı ve Lincoln March 'a bağlanıyor ve ilerisi için doğabilecek kuşkuları su yüzünde bırakıyor.

Gene son derece karanlık, muhteşem kurgulanmış, aksiyon dozu son derece yüksek bir hikaye. İlk cildi de kaliteliydi, ancak bu hikayenin de gelişmesi ile ilkinden de fersah fersah öte bir çizgi roman. Çizim kalitesi son derece yüksek, ilk ciltte ufak tefek rahatsız edici detaylara takılmıştım, ancak belkide alışkanlık nedeniyle bu kez böyle bir sorun çıkmadı. Kısacası hikaye, kurgu ve aksiyonla olduğu kadar, çizgi kalitesi ile de şu anda piyasada ki en iyi çizgi romanlardan birisi. 

Gotham 'ın da hikayenin geri planında ki önemli aktörlerinden birisi olduğunu söylemek lazım. Baykuşlar Divanı ve Gotham 'ı şöyle bir birine bağlıyor Bruce Wayne, Talon 'la yaptığı çarpışmadan çıktıktan sonra, malikanesinde ki kent maketinin önünde dinlenirken : 

" her zaman şehri tanımanın en iyi yolunun yere yakın olmak olduğuna inanmışımdır.
kaldırımdaki çatlakları, ayakkabının altında hissetmek...
karlar altındaki parkın o garip ışıltılı sesizliğini...
üçüncü cadde üzerinden geçen trenin tıslayarak saçtığı kıvılcım yağmurunu...
gecenin geç saatlerinde göz kırpan trafik ışıklarını.
ne kadar yanılıyor olduğumu ancak geçen bir kaç hafta içerisinde anlayabildim.
çünkü artık biliyorum ki tüm hayatınızı gotham'ın derinliklerinde, onu içeriden tanımaya adayabilir...
...ve hakkında yine de hiçbir şey öğrenemeyebilirsiniz. "
Batman 'ın, Baykuşlar Divanı ve kendi geçmişine ışık tutan sözleriyle bitirelim : 
" büyük dedektif Henri Ducard, bir keresinde bana bazen bir olayın üzerindeyken bir hisse kapıldığıdan söz etmişti...
Birdenbire parçaların yerine oturduğu ve aradığın cevabın gözünün önünde oluşmaya başladığı anda hissettiğin bir şey.
Ducard bu hissi “hatırlamak” olarak nitelendirdi. yeni bir şeyin keşfi değil de başından beri bildiğin bir şeyi hatırlamak gibi. Gözünün önünde olan bir şeyi.
Ducard bu hissin, aradığın cevabı bulmak için en iyi gösterge olduğunu söylemişti. "


THE COURT OF OWLS

BATMAN




Gotham, Batman ‘in şehri. Hikayede bir kaç kez buna yapılan göndermeler var, ancak işin aslının öyle olmadığı, Bruce Wayne ‘nin Gotham 'ı baştan yaratma projesinin ortaya çıkması ile kendini belli ediyor. Hikaye biraz bu iktidar mücadelesinin çevresinde dönüyor aslında, Batman ve onu ortadan kaldırmak için alışılmamış yöntemleri olan Baykuşlar Divanı isimli, Batman ‘ın yıllarca gerçekliği hakkında masallar duyduğu ama gerçekliğini kanıtlayacak delillere hiç bir zaman ulaşamadığı undergorund bir suç örgütü. Court of Owls, Batman ‘in bu örgüte karşı verdiği savaşın anlatıldığı hikayenin ilk cildi.

Türkiye 'de JBC Yayıncılık tarafından yayımlanan cildin Türkçe adı " Baykuşlar Divanı ". 

Batman, DC ‘nin bir diğer amiral gemisi Superman ‘a nazaran hep daha karanlık resmedilmiş bir karakter ve bu durum değişmiyor. Gene nefis bir atmosfer yaratılmış ve son derece karanlık bir Gotham ( gerçek anlamda underground bir kötü söz konusu olması ekstrası olmuş ) ortaya konmuş. Çizimler, çinileme, renklendirme on numara. Hikaye güzel ve kurgu da buna paralel kusursuz. Çizimleri yapan Greg Capullo, alemin en karanlık karakteri Spawn ‘ı da çizmiş bir zamanlar, ki benzer bir hava var Batman’ de de. Fakat tekrar belirteyim, hikaye ve kurgu da muhteşem, insan bırakamıyor okumayı, yani sürükleyicilik açısından hiç bir problem yok. 



Hikayenin ilk cildi olduğu için biraz giriş olmasından kaynaklı, ne Baykuşlar Divanı, ne de Batman hakkında çok fazla bilgi sahibi olamıyoruz, arada özellikle Gotham ve Bruce Wayne ‘in sülalesi hakkında ufak tefek bilgiler veriliyor, ki Baykuşlar Divanı ‘nın ilk derdinin Bruce Wayne ‘i öldürmek olması ( ki burada ki ince nokta ikinci ciltte açıklığa kavuşuyor daha fazla ) ve  okurken anlaşıldığı kadarıyla Batman ‘i sadece bu uğurda aşılacak bir engel olarak görmesinden dolayı, sonraki ciltlerde özellikle Bruce Wayne özelinde çok daha fazla bilgi vereceği anlaşılıyor hikayenin. 


İlk cildin en güzel taraflarından birisi de, Batman hayatının en sağlam dayaklarından birini yiyor ve muhtemelen tüm maceraları içinde en büyük psikolojik savaşını veriyor.