alien quadrilogy etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
alien quadrilogy etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Eylül 2018 Salı

ALIEN COVENANT

ALIEN: COVENANT CEVABINI BEKLEDİĞİMİZ SORULARA IŞIK TUTMUYOR



Düşündüğümüzün aksine son Alien filmi "yaratıcıyı kim yarattı" sorusuyla başlasa da kendisine bambaşka bir yol çiziyor


Prometheus'da bıraktığımız "beni sen yarattıysan, seni kim  yarattı" temalı soruyla açılan Covenant, hikaye olarak da Prometheus'un 10 yıl sonrasında geçiyor ama beklenildiğinin aksine Prometheus'un hikayesini oluşturan "engineer'lar insanları neden yarattı, neden yüz üstü bıraktı..." sorularının cevabını aramıyor, bambaşka bir yoldan giderek kendi hikayesini oluşturuyor ve engineer defterini de sanki geri dönmemek üzere kapatıyor.

Alien, tüm filmleri ele aldığınızda içinden bir çok metin, fikir ve felsefe çıkarabileceğiniz bir seri. Bazen zorlama olsa da film okuma hezeyanını bastırmak için birebirdir. Covenant da geleneği bozmuyor ve David - Walter tiradları üzerinden altını kurcalamak isteyeceğiniz laflar ediyor. lakin, Scott'ın kafayı iyiden iyiye yaradılışa takıp hikayeyi Michael Fassbender'in üzerine yıkmış olması gözden kaçacak gibi değil ve seriyi farklı ama ilginç bir yöne çekiyor.

Daniels karakteriyle Katherine Waterston'ın
canlandırdığı Daniels, Ellen Ripley'in izinden gidiyor.
Prometheus'da Noomi Rapace'in etkili ve Ellen Ripley kalıbı dışındaki performansı Sigourney Weaver'i aratmamış olsa da, Covenant'ta Daniels'ın geçirdiği dönüşüm ister istemez Ellen Ripley'ı getiriyor akla; ve ne yazık ki son derece klişe kalıyor karakter. Yan karakterler de ne yazık ki çok silik ve fazla haşır neşir olmadığımız içinde karakterle bağ kurma imkanımız olmuyor. Geriye dönüp baktığınızda Prometheus oyuncu kadrosunun gücüyle her karaktere eşit süre dağıtılmış gibi akılda kalıcıydı. Daha da geriye gittiğinizde Fincher ve Jeunet filmleri dahi yan karakterler açısından oldukça güçlüydü. Aslında bu sefer David-Walter (evet, Covenant'da Walter, keşfe indikleri gezegende tek başına hayatını idame ettiren David var) ikilisine fazlasıyla yoğunlaşılmış olması, dış mekan çekimleri, aksiyon sahnelerinin yoğunluğu ve erken başlaması gibi etmenlerden aslında karakterleri tanıyacak fazla bir zamanda kalmamış.  

Prometheus'un 10 yıl sonrasında, yaşam koşullarının sağlandığı bir gezegene koloni kurmak için giden Covenant'ın aldığı sinyallerin peşine düşüp yolunu değiştirerek başka bir gezegene yönelmesiyle ve gezegene bir keşif ekibi göndermesiyle şekillenen hikayede Scott, yabancı gezegendeki "bilinmeyen" korkusunu çok başarılı yansıtmış açıkçası. Ekip indiği alanı keşfederken, ben "kesin başlarına bir olay gelecek" diye dakikalarca gerildim. Gerilim ve aksiyon üst düzey olunca filmin altını kazma gereği de duymuyorsunuz. Zaten Scott'da pek kafaya takmamış olacak ki iyiysen, kötüysen, eşcinselsen, sevişiyorsan, gizli gizli sigara içiyorsan ölürsün diyerek filmde kim var, kim yok öldürmüş, herhangi bir ahlaki sorgulama imkanı da yapmamış.

Normalde Scott'tan, yaratığı filmin sonuna kadar göstermemesini bekleriz ancak bu kez aksiyon son derece çabuk başlıyor. Böylece gerilim yanına aksiyon ve gore öğelerle süslenmiş, korku filmlerini aratmayan ani patlamaların olduğu sahnelerde yerleşiyor.

Walter ve David karşı karşıya.
Film en güzel anlarını David'in nasıl soykırım yaptığını anlattığı sahnelerde yaşatıyor. Bir şekilde, doktor Shaw ile birlikte kaçtığı gezegenden,  engineer'ların yaşadığı gezegene ulaşmayı başarıp soykırım yapan David'ın yaratıcı rolüne de bürünerek tanrıyı oynamaya başlaması da filmin altın vuruşlarından birisi bana kalırsa.

Sonuç olarak, aksiyon, gerilim ve ani patlamalar şeklinde vuku bulan korku sahneleriyle süslenmiş ve bir Ridley Scott Alien'ından çok Cameron filmini andıran Covenant, Prometheus'un gerisinde kalmış olsa da David'e biçilen rolün perçinlemesiyle es geçilemeyecek bir film.  

PROMETHEUS

SİNEMA TARİHİNİN EN ÖNEMLİ SERİLERİNDEN BİRİSİ PROMETHEUS İLE DEVAM EDİYOR


Ridley Scott 33 yıl sonra dizginleri yeniden eline alıyor 


İlk filmin öncesine ışık tutan Prometheus'da Scott, aslında ilk filmde bıraktığı izlerin üzerinden tekrar tekrar geçiyor ve çok da yeni şeyler söylemiyor bize; ahlak ve kapitalizm, filmi kapattığınızda ilk filmde olduğu gibi üzerine düşüneceğiniz alt metinler olarak yer alıyor; ancak ilk filmin tersine bu kez din vurgusunu çok daha fazla kullanıyor. Aslında bakılırsa Prometheus seri içerisindeki tüm filmlerden bir şekilde besleniyor; daha doğrusu Alien artık öyle güçlü metinlere sahip bir seri haline gelmiş ki, Prometheus'u izlerken her filmden bir bukle hatırlatıyor izleyene. Gene ilk filmden hatırlayabileceğimiz çarpık doğurganlık ilişkisi, Prometheus'da da kendisine yer buluyor; tek değişen doğurganlığın yeniden kadına yüklenmesi ilk filmin tersine, ancak "şekildeki" sıkıntı devam ediyor.  

Filmin felsefi alt yapısının en önemli parçası varoluşun amacı nedir sorusunun etrafında şekilleniyor. Aslına bakılırsa film doğrudan genel bir amaç sorgulaması yapmıyor da, soruyu önemli karakterlerin hikayesi etrafında eğip bükerek, belirli bir kalıba oturtarak soruyor, cevap arıyor ve varoluşun amacı, yaratıcının amacı nedire geliyor bir noktada. Sonuçta da eleştirilerin tersine (bence) cevabını veriyor:  
"yaratıcı insanoğlunu neden yarattı? yapabildiği için." david'in de dediği gibi, ne kadar da çok hayal kırıklığı yaratıyor değil mi, belki de biz hayata çok fazla anlam yüklüyoruz...  
Dünyanın farklı bölgelerinde buldukları mağara resimlerinde aynı figürlerin, aynı güneş sisteminin tasvir edildiğini çözen ve resimlerdeki figürlerin insanları yarattığına inanan, onlara "engineer" adı veren bir gurup bilim insanı Wayland Corp. aracılığıyla, yaratıcılarıyla karşılaşacaklarını düşündükleri gezegene gider. Bu hikaye etrafında şekillenen film, Alien serisinden alışık olduğumuz "android" David üzerinden kapitalizmin kirli oyunlarını acımasız şekilde insanların üzerinde gene kapitalizmin amacına uygun şekilde (aynı ilk filmde olduğu gibi) uyguluyor.  

Senaryo ağılıklı olarak derdini David ve Doktor Shaw üzerinden anlatırken, makine olmadığı için ruhu yok, bu yüzden hayat amacı da olmamalı gibi bir çıkarım yapmaya sürüklendiğimiz David ve dünya tarihinin en önemli buluşuna imza atan doktor Shaw'ın ahlak anlayışlarındaki farklar dışında varoluş amaçlarına tutunma konusundaki hırs noktasında bir fark yok gibi.  

Shaw, haç takan, ancak mühendislerin insanları dizayn ettiğine inanmayı "seçen", bir nokta da filmde de belirttiği gibi Darwin'i silen; David ise mükemmeliyetin getirdiği mutluluğu, "ruh"u olmadığı için anlayamayacak olsa da, amaca giden yolda her yol mübahtır diyen karakterler. lakin ne Shaw'ın garip inanç dünyası, ne de David'in çarpık ahlak anlayışı filmin dönüp dolaşıp "e bizi mühendisler yarattıysa, peki onları kim yarattı" sorusuna gelmesini engelleyemiyor. Sani Scott sorular sormakta fakat cevap aramıyor, kaçamak cevaplar veriyor gibi. Filmi de kimileri için kırılgan yapan bu.  

Michael Fassbender hiç kuşku yok ki serinin
en unutulmaz karakterlerinden birisine imza atıyor
Filmin sağlam bir kadrosu var; Idris Elba, Charlize Theron, Noomi Rapace ve hiç kuşkusuz serinin en iyi "android" performansını izlediğimiz Michael Fassbender. arızalı karakterlerin üzerine cuk oturduğunu düşündüğüm Sean Harris bonus, The Road'dan sonra gene tanınmayacak halde karşımıza çıkan ve filmin en ironik anlarına imza atan Guy Pierce'da sürpriz. Nedir o ironi derseniz; servetini ve tüm hayatını yaratıcısını bulmak için harcayıp, bulduğunda da sümsüğü yediği gibi ölen Peter Weyland'ın ağzından çıkan son sözler; Wayland, engineer'a soru soracak ve merakını giderecek, belki de ölümsüzlüğün sırrını öğrenecektir ama işler beklediği gibi gitmez, konuşmaya çalıştıkları engineer elinin tersiyle yapıştırır Wayland'a. Wayland'ın son sözleri de "onlardan öğrenecek hiç bir şey yok" olur.  

Film, ucu açık ve devamı gelecek bir şekilde biterken, maceranın devamının çok daha ilginç olacağı izlenimi yaratsa da, macera bir sonraki film olan Alien Covenant'ta beklendiği gibi sürmüyor.

Sonuç olarak, net yargıları olmayan felsefi bir alt yapıya sahip, ancak eleştirel anlamda serinin diğer filmlerinden çok da aşağı kalmayan ama dönemin şartları düşünüldüğünde diğer filmlerin yarattığı dehşeti de yaratmayan bir film Prometheus. Kaliteli oyuncu kadrosu, Michael Fassbender'ın muazzam performansı, Charlize Theron'un aurası, Scott'un gerilim yaratırken mekan kullanımındaki başarısı, nefis görselliği ve başarılı atmosferiyle de tekrar izlenmeyi hak ediyor diye düşünüyorum.  

14 Temmuz 2015 Salı

ALIEN: RESURRECTION

Alien Quadrilogy


Dörtlemenin Jean-Pierre Jeunet tarafından yönetilen dördüncü filmi. 

Serinin alt metninde genel hatları ile belli aslında. Üreme, bu paralelde doğurganlığın kadın - erkek arasındaki paylaşımı ve özellikle ilk filmde bu minvalde kabul görmüş ön yargılara müdahale ve buna verilen göndermeler, şirket referansı ile sistem eleştirisi ve üçüncü filmde ayyuka çıkan yaratılış - yaratıcı yani din referansları. 

Dördüncü filmde farklı bir işleyişe sahip değil alt metinlerinde. Ancak, bunu yaparken kendine seçtiği yok, diğerlerinden farklı. İlk filmde, şirketle özdeşleştirebileceğimiz veya onun yansıması olarak kabul edebileceğimiz, hatta bir noktada android ve xenomorph 'un varlığına neden olarak görebileceğimiz geminin, daha doğrusu "mother" ın burada aldığı isim "father". Bu filmin genel kabul görmüş mizah anlayışının getirdiği basit bir gönderme mi, yoksa bilinçli bir tercih mi anlayabilmek ilk etapta zor bana kalırsa. Aslolan şu ki, filmin kabul edebileceğimiz en önemli yanı Ripley 'in klonlanması neticesinde, üremeye dair önceki tüm referanslara bir çözüm getirilmiş... Ve aslında bu yolla daha önce karşılaştığımız ve bazılarına muhafazakar kabuller diyebileciğimiz söylemler etkisini yitirmiş durumda. Bu, aslında son derece dehşet verici bir konu olabilecekken, filmin mizahi yaklaşımı, klonlanmanın insanoğlunun tek tipleştirilmesine evrilebileceği tespitini bize yaptırmıyor. Evet, Ripley 'in başarısız girişimleri gördüğünde düştüğü dehşet bize bazı fikirler veriyor bununla ilgili ama etkisi çok az sürüyor. Ripley 'in kendi klonlarını gördüğünde insani vasıflara sahip olduğunu bize hatırlatması -hüzün, öfke gibi- ve belkide korkması, belki aynı dehşete düşmemizi amaç edinmiş olabilir, hatta Ripley 'in  bu duyguları sadece kendi türünden olanlara karşı hissetmesi, insanlara karşı ise, uzun süre aynı alaycı tavrı devam ettirmesi de, yabancı olana karşı hissettiğimiz soğuk tavrında bir kabulu olabilir. 

Filmin en negatif yönü özellikle Ripley 'in tavırlarında gördüğümüz alaycı tavrı. Filmin sahip olduğu bu espri anlayışı, yarattığı muhteşem atmosferin, görselliğin önüne geçiyor. Cyberpunk 'a kayan muhteşem bir atmosfer, yeşil tonların hakim olduğu eşsiz bir görsellik var filmde. Delicatessen 'den aşina olduğumuz bu görsellik, özellikle yakın çekimlerin kamera açılarına da yansımış durumda. İzleyenin alışık olmadığı bu açılar, karakterleri yabancılaştırmakla birlikte, görselliğe de eşsiz bir katkı yapıyor. 

Ripley 'in bir klon olmasına rağmen, özellikle kendi türüyle karşılaştığında düştüğü dehşetten hareketle insani yönünü de görüyor olmamıza yapılan bir başka katkı da, diğer klonları yaktıktan sonra Ron Perlman 'ın bu yaptığı karşısında "kadınsal bir şey herhalde" tespiti. Tüm bu klonları, Ripley 'den küretaj yaparcasına çıkartılan yaratığı ve hatta gemide yer alan ana kraliçeyi, yumurtaları düşününce, aslında bu mekanik üreme ilişkisinde "father" ın nereye konduğunu anlamak biraz daha kolay olabiliyor. 

Serinin, bildiğimiz tüm bu anne - baba kavramına yapmaya çalıştığı dokundurmaların en dehşet vericisi de gene Ripley 'den geliyor, ki "father" kavramıyla değerlendirdiğimiz de, taşların yerine oturtulması olarak da görebiliriz bunu izleyen adına. 
-Purvis: Sen kimsin ?
-Ripley: Canavarın annesiyim 
Filmin, özellikle de Ripley 'in sahip olduğu bu alaycı tavrın aslında tüm bu karşılaşılan kısır döngü kıvamındaki çaresizliğin bir çözümü olmaması ile de ilişkisi var diyebiliriz. Şirketin sürekli mükemmel organizmaya sahip olma isteğinin, sonucu aynı kapıya çıkan filmlere neden olması Ripley 'in tavırlarında gördüğümüz boş vermişliğin de kaynağı belki : 
Johner: Hey, Ripley. duydum ki daha öncede bu şeylerle karşılaştığında koşmuşsun
Ripley: Doğru
Johner: Wow, peki ne yaptın?
Ripley: Öldüm.
Tüm kısır döngüye rağmen bu filmin seriye kattığı mizahi havayı bir yana bırakırsak, müthiş bir görsellik kattığı yadsınamaz. Derin mevzulara yaklaşımı biraz yüzeysel olsa ve elindeki klonlama teknolojisinin dehşetinden tek bir sahne dışında çok iyi faydalanmasa da, xenomorph 'ların ana rahminden çıkışına ( belkide filmin başında Ripley'den çıkışına) benzetebileceğimiz muhteşem bir su altı sahnesi var. Ekip su altında giderken, nefis bir estetikle arkalarından onları takip eden xenomorphlarla birlikte hepsi de aslında hedefe yönelmiş spermlere benziyor, ki sudan çıkmaya çalıştıklarında karşılaştıkları yaratıkların yüzeyde bıraktığı zarımsı tabaka da gene doğum anında yırtılan keseye benzemekte ve ekip, yüzeye ulaştıklarında da diyebiliriz ki bu, bir doğuşu simgeliyor. Filmin sonunda gördüğümüz yaratığın, geminin penceresindeki minicik bir delikten uzaya parça parça savrulmasının da bir kürtaj gibi sahnelendiğini söyleyebiliriz ki, bunu yapanların da bir android ve klon olması da başka bir ironi. 

Sürekli tekrar ettiğim mizahi hava filmin izlenişine ne kadar pozitif etki yapıyor kuşkulu, benim açımdan o noktada sıkıntı var, ancak anlattıkları etkileyici ve o muhteşem görsellikle birleştirildiğinde, Ripley 'in abartılı hareketlerine rağmen etkisi yadsınamaz. serinin birazda yabancı olana karşı duyduğumuz korkular üzerinden hareket ettiği gerçeği etkisi bu filmde her ne kadar farklı bir hal almaya başlasa da, özellikle Ripley 'in bu noktada gösterdiği tavırda bizim bu içgüdüsel korku karşısında aldığımız tavrı net şekilde gözler önüne seriyor...
(ripley, call 'ın android olduğunu anladıktan sonra):
-Bilmeliydim. hiç bir insan, bu denli insancıl değil...

10 Temmuz 2015 Cuma

ALIEN ³

Alien Qadrilogy


-Bize dayanma gücü ver tanrım. Kızgın Tanrı 'nın gözünde, zavallı günahkarlar olduğumuzun farkındayız. O gün gelene kadar halkanın kırılmasına izin verme. 
Serinin David Fincher tarafından çekilen üçüncü filmi. Seriyi gene bir bütün olarak ele almak gerekirse, Ridley Scott imzası taşıyan ilk filmin atmosferine daha yakın bir film diyebiliriz. Elbette ki gene karanlık ve tekinsiz bir fim elimizde ki, ancak bu sefer ikincinin aksine daha az aksiyon, ama çok daha klostrofobik ve yer yer mekanın etkisi ile steampunk havası veren bir film. Son derece stilize renk, mekanın bir karakter gibi etkili kullanımı ve etkili atmosfer, aslında görsel olarak filmi muhteşem bir noktaya taşıyor. Yakalanan kamera açıları hatta genel manada güçlü kamera kullanımı filmin görselliğinin onu ayakta tutan yegane etken olmasını sağlamış. 

Tüm filmlerin sahip olduğu güçlü referanslara bu filmin katkısı, daha önce pek dillendirilmemiş olan din mevzusunun artık genel işleyişin parçası olması. Elbetteki, özellikle ilk filmde bilinmezlikle paralel yabancıya karşı takınılan gene tavır, bu filminde temel çıkış noktası. Ancak, yaratıktan ziyade, düştüğü ortamın içinde "yabancı" olarak kalan Ripley gözümüze sokuluyor ilk olarak. Erkek egemen ve son derece muhafazakar görünen cemaat içerisinde, Ripley, aslında tam da ilk iki filmde xenomorph 'un yerine geçiyor filmin başlarında. 
-Bu kadının; mahkumlar ve personel ile konuşmasına onay veren "şirket" politikasını onaylamıyorum.
-Kardeşimiz, her yabacı varlığın özellikle bir kadını huzuru bozan, ruhsal birliğe tehdit olarak gördüğümüzü söylemek istiyor. 
Dini referansların bu kadar sık karşımıza çıktığı bir filmde, elbet bir kurtarıcıdan da bahsetmesi gerekirdi filmin. burada, tanrı kavramı olduğu kadar, şirket referansı da oldukça güçlü verilmekte. Elbet filmlerin ana kahramanı olarak Ripley kurtarıcı, lakin yukarıda da belirtildiği üzere, onay veren, ikinci filmde olduğu gibi onu "gönderen" üst akıl olmasından da hareketle, aslında tanrı varlığından çok kurtarıcı rolüne ilk bürünen " şirketin " kendisi. 
-Neden şirketin gelmesini ve silah getirmesini beklemiyoruz? Neden intihara atalım kendimizi...
-(Ripley) Çünkü onlar öldürmeyecek. Sizleri, gördünüz diye öldürebilirler ama onu öldürmeyecekler...
Buradan hareketle de, kurtarıcı rolüne bürünmesi beklenen şirketin, aynı zamanda kimin hayatta kalacağına karar veren, yaşama hakkını belirleyen tanrı rolünü de çaldığı tespitini yapabiliriz. 
-Bu çılgınlık! Saçmalık! Bizi öldürmezler.
-Bunu ilk duyduklarında "mürettebattan vaz geçilebilir" idi. Daha sonra denizcileri gönderdiler. Onlardan da vaz geçildi. Siz mahkumlardan mı vaz geçmeyeceklirini
sanıyorsunuz? Uzayın dibinde tanrı inancı edinen mahkumlar. Bununla ilgili planlarına müdahale etmenize izin verecekler mi sanıyorsunuz? Bizim iğrenç olduğumuzu
düşünüyorlar.  
Aslında tam da kapitalizme yakışır bir tavır. 

Bu arada, filmde yer alan ironilerden biriside, mahkumların bir noktada kurtarıcı rolüne büründürdükleri şirketin, tam da bu rolde bir aziz göndermesi, yani Bishop 'u, ki gördüğümüz üzere gene kendi yarattıkları bir azizi, bir android 'i. Hoş bu kez android değil, insan rolünde çıkıyor bu aziz karşımıza. İlk filmde Ripley 'e en büyük kazığı atan, ikinci filmde adına yakışır şekilde Ripley 'in kurtarıcısı olup bu filmedeki kurtarıcı rolüne de belli ki ısınma turları atan Bishop. 

Filmin güçlü yanlarından birisi sahnelerin kazandıkları anlamlar. Başta da belirttiğim üzere, kendine has kamera kullanımının getirdiği bazı artılar var filme ve bunlardan en önemlisi ayna karşısında kafayı sıfıra vurup o ikonik görüntüsüne kavuşan Ripley 'i ilk gördüğümüz an, xenomoprh 'la karşılaştığında, onları profilden gördüğümüz ve Ripley 'in kafayı yana yatırdığı an... 


Sinema tarihinin en ikonik anlarından birisi...

Bunlara ek olarak, en can alıcı anlardan birisi de, düzenlenen cenaze töreni oluyor. Filmin, dini göndermeleri, kurtarıcı ve yaşam hakkına karar verici tanrıyla ilişkisi açısından, bu cenaze sırasında yaşananlar da güçlü referanslar. Her ölüm, aslında yeni bir yaşamın başlangıcı...
-Bu çocuğu ve bu adamı sana bağışlıyoruz tanrım. Onlar gecelerimizin gölgesinden alındı. Karanlıklardan ve acıdan arındılar. Çocuk ve adam dünyamızdan çok uzaklara
gittiler. Sonsuza kadar ölümsüz ve ebediler artık. 


-Neden?
Neden masum insanlar cezalandırılır?
Neden kurban edilir? Neden bu acı?
Verilmiş sözler yok.
Hiçbir şeyde kesinlik yok.
Sadece bazıları çağrılır, bazısı kurtarılır. Geride kalanların başbaşa kaldığı acı ve zorluğun derecesini asla bilmeyecek. Bu insanları sonsuzluğa gönderiyoruz iç huzuruyla.
Her tohumda bir çiçeğin açma umudu var.
Ve her ölümde, ne kadar küçük de olsa, her zaman yeni bir hayat var.
Yeni bir başlangıç.
Amin...

Tam da burada, her tohumda bir çiçeğin açma umudu olmasında ki gibi, kendine bu kez bir dört bacaklı memeliyi ana rahmi olarak seçmiş xenomorph, o rahmi parçalayıp, adeta çiçek açarmışcasına dışarı fırlıyor, doğuyor.



Ve gene tam da "ve her ölümde, ne kadar küçük de olsa, her zaman yeni bir hayat var. Yeni bir başlangıç" dizelerini duyarken, yeni doğmuş Xenomorph ayağa kalkmaya başlıyor, doğumunu müjdeliyor. 



Ve Amin... Bu kelimeyi duyduğunuzda da, ekranda beliren xenomorph 'un çıkardığı seste, adeta "amin" dediğinizi duyuyorsunuz, meydan okurmuşcasına...

8 Temmuz 2015 Çarşamba

ALIENS

Alien Quadrilogy


Alien serisinin ( alien quadrilogy ) ikinci filmi. James Cameron tarafından yönetilen film, 1986 yapımı. 

Serideki tüm filmleri bir bütün olarak ele almak gerekirse, Ridley Scott 'un çektiği ilk filmden daha ayrı bir noktada, çekilmiş en iyi aksiyon filmlerinden birisi olduğunu söylemek lazım. Scott 'un ilk filmde yarattığı gerilim ve korku ögelerini bir yana bırakarak, Ripley 'e ilkinde yavaş yavaş kazanmaya başladığı asker karakterini tam oturtmuş ve atmosferi sürekli aksiyonla güçlendiren, savaş havasında geçen bir film. 

Konu ilk filmin 57 yıl sonrasında geçmekte. Ripley, Alien yumurtalarına ulaşılan lv-426 gezegenine kurulan koloniye gönderiliyor bu kez bir grup askerle birlikte. 

Filmin dikkat çeken ilk yanı, Alien 'da ters yüz edilen bildiğimiz tabiat kanunlarını ( bu noktada biraz ahlak anlayışıyla da ilgili ) tekrar ters yüz ederek normalleştirmeye çalışması. İlk filmde, kendisine ana rahmi niyetine bir erkeği seçen yaratık, bu sefer (kabus bile olsa) olması gereken yerde, yani bir kadının rahminde beliriyor. 

İlk filme yapılan ikinci dolaylı gönderme ise Ripley 'in " ben asker değilim " yakarışı. İlk filmde yavaş yavaş ipleri eline alarak hafiften askere dönüşen Ripley 'in bu dikkat çekici dönüşümü de, aslında bu filmde tam karşılığını buluyor ve Ripley tam da dönemin filmlerine uygun bir Rambo haline geliyor. Cameron ilk filmden kalanla referansları kendi lehine temizleyip tekrar içini doldururken Ripley 'de olduğu gibi rollerin çok daha net ortaya çıkmasını istiyor. Ripley " ben asker değilim" derken, onun yerine bu referans filmin başında çok daha keskin bir geçişle Vasquez 'e yükleniyor mesela. Kadın, annelik görevini geri aldığı kadar, aslında tabiatın mükemmellik tanımına ( xenomorph ) karşı da en sert tavrı Vasquez 'de buluyor. 

Tüm bu muhafazakar geri dönüşlerin en kör göze parmak olanı da android Bishop (aziz) karakteri. İlk filmden kalan düşmanlıkla Bishop 'a karşı tavrını gösteren Ripley 'e rağmen, neden aziz adını aldığını görüyoruz filmin sonunda. 

Ana rahmi olarak gene ilk filmin aksine kadın vücudu seçilirken, yabancı olana karşı tavırda ise ilk filmle paralel bir tutum sergileniyor. İnsanoğlunun kararlarında mantıktan önce içgüdü ve duyguların geldiğini de vurgulayan ve bunu korkuyla bağdaştıran bir tutum ve vurgu yapılıyor filmde: 
- Bakın hepimiz için duygusal bir an bu biliyorum. Ama acele kararlar almayalım. Bu açıkçası, önemli bir tür ve kafamıza göre yok etmeye hakkımız olduğunu sanmıyorum.
-(ripley) Yanlış! 
Filmin çekildiği yıllarda soğuk savaşın getirdiği, görmediğinden korkma paranoyasının bir yansıması gibi düşünüyorum ben bu "yabancıya" karşı duruşu. Burada bir parantez açıp, yaratığa verilen ismin xenomorph olduğunu da hatırlamak faydalı olabilir. 
xeno: yabancı
morph: şekil ( değiştiren ) 
Aslında serinin ilk iki filmi de, dönemin korkularına paralel, bilinmeyene karşı bir duruş, yabancı korkusu üzerine kurulmuş durumda. Bununla birlikte sürekli gözden çıkarılabilir mürettebat vurgusu, xenomorph 'un ele geçirilmesine karşı istek, bilinmeyen bir üst güç vugusu - şirket varlığı, tüm bunlar bir araya geldiğinde de kapitalizme karşı duruşu da net filmlerin. Hatta ilk filme geri dönmek gerekirse, Ash 'e yakıştırılan orospu çocuğu yakıştırması da Ripley 'in, dolaylı ya da doğrudan şirkete yapılmış bir tanım. 

Filmin başından itibaren Cameron 'un, doğurganlığı tabiatın sunduğu bilindik tavra döndürmesinin arkasındaki muhafazakar tavır Ripley'in küçük kız Newt ile arasında kurduğu bağın sonucunda ona annelik içgüdüsü ile sarılmasıyla da örtüşüyor, ki Newt 'in de buna karşılık Ripley'i " anne " olarak görüp bunu dile getirdiğini söylemek lazım. Bir şekilde Cameron'un anne - baba / kadın - erkek rollerinin sınırlarını yeniden çizerken bunu Newt - Ripley arasındaki ilişki ile bağdaştırması da anlaşılabilir oluyor. Tavır net, tabiatın kanunları Newt - Ripley için normalleştiriliyor veya tam tersi. Kaldı ki, ne kadar maskülen bir askere dönüşüm yaşasa da Ripley 'in gerçekte anne olduğunun gözümüze sokulması ve filmin sonlarında Ripley 'in ana kraliçeye " bitch " diye seslenmesi de tüm bu yeni rol dağılımının sonucu. Hatırlanabileceği gibi ilk filmde android Ash 'i öbür tarafa postalaması sırasında "son of a bitch" derken, aynı muameleyi yaptığı xenomorph 'a " bitch " yakıştırması yapıyordu. Tabi ki burada kast edilen " bitch " aslında şirket olarak değerlendirilebilir yukarıda belirttiğim gibi, lakin yüzeysel bakıldığında da göndermeler anlamını bulmakta. 

Elbet burada tüm bu referans ve göndermelerin filmin kendi içinde bir temele oturtulması için yapıldığını söylemek mümkün, lakin bir noktada Cameron 'un filminin ilk Alien filmine tepki olarak çekildiğini! bile söyleyebiliriz safça düşünerek.

ALIEN

Alien Quadrilogy


1979 tarihli Ridley Scott filmi. tarihin belki de en iyi " gerilim " filmlerinden birisi. 

Nostromo 'nun, her 12 saniyede bir tekrarlanan ses nedeniyle mürettebatı rotanın yarısında uyandırmasıyla başlayan, neredeyse film boyunca hiç bir şey göstermeden, konuşmadan ve müzik çalmadan insan sinemada nasıl gerdiriliri gösteren başyapıt. Alien 'ı ilk gördüğümüzde filmin bir saati dolmuş oluyor, ikinci görüşümüzde de belki üzerine bir 15-20 dakika daha geçiyor neredeyse. 

Scott 'un başarısı muhtemelen mekanları gerilimin ana etmeni olarak kullanması. Nostromo 'nun içinde havalandırmadan çıkan o ses çoğu sahnede müzik kullanımına bile gerek bırakmadan tempoyla uyumlu şekilde tedirginliği, tekinsizliği arttırarak insanı geriyor. Veya Ripley 'in topuklamaya çalıştığı sahnelerde sürekli çalan sirenler, yanıp sönen ışıklar, patlayan borulardan çıkan buharlar aksiyona çalan heyecanı körüklüyor. Müziğin etkisi ise minimumda. Yani konsantrasyonu ayakta tutan Alien 'ı göremememizin verdiği tedirginlik ve geminin yarattığı tekinsiz atmosfer. Misal, Kane 'in yumurtaları bulduğu bölümde, o tekinsiz ve bilinmezlikle dolu mekanda zaten ne olacak diye bekliyorsunuz istemsizce. Ortam o kadar iyi hazırlanmış ki buna, adeta Kane 'in " başına gelecekleri " ( buradaki ironiyi hatırlayan olur belki ) biliyorsunuz. Ancak bu hazırlık fayda etmiyor ve bum... Filmin minimum müzik - diyalog olan sahnelerde en büyük numaralarından birisi de sahnelerde sizi korkutan ani patlamalar. 

Sevimli yaratığımızın baba rahmine girmesiyle birlikte, kuralları koyan Mother 'ın uzantısı olarak görebileceğimiz Ash 'ın, yaratığımızı tanımlarken sonunda ahlak kelamını ettiği tanımını değerlendirirken, aslında "alien" ı yaratık olarak değilde, diğer manada yani "yabancı" olarak okumakta da fayda var. 
(yaratığı kast ederek) ...hayranlık duyuyorum. Doğallığına hayranlık duyuyorum. Sağ kalmaya kararlı, vicdan, pişmanlık ya da ahlak kuruntularından arınmış. (bir androidden mükemmeliğin tanımı)
Burada bahsettiğimiz mükemmeliğin, ahlakla ilişkisinde, sistemin sahibi kimliksiz "Mother" ın mürettabatı gözden çıkarılabilir gördüğü kapitalist ahlak anlayışında da görebiliyoruz. Bize göre kusurlu iken, Ash, onun üzerinde bulunan Mother ve mükemmelliğin tanımı Alien. Diğer taraftaysa aslında ne olduğunu (bile) bilmedikleri bir " yabancıdan " korkan gemi mürettebatı. Bu vurgu, aslında izleyiciye de yapılmış durumda. Belirttiğim gibi neredeyse 1 saat boyunca doğru düzgün karşılaşmıyoruz yaratığımızla, ne olduğunu göremiyoruz, bilemiyoruz... 

Ash 'in (bir yerde Mother 'ında tabi) ahlak tanımıyla, insanoğlunun ahlak anlayışı arasında temel farkın en net oraya çıktığı an ise, Ripley 'in tüm itirazına rağmen, yaratığın gemiye girmesine neden olan durum, yani Kane 'in gemiye alınması. Ripley, buna karşı çıktığı için mürettebattan tepki görüp hemcinsinden tokat yerken, bu aslında kimseyi geride bırakmama düsturunun, yani insani bir duygunun ve ahlak anlayışımızın da dışa vurumu. Kimseyi geride bırakmıyoruz, buraya kadar tamam, ancak bu sahnelerde otoritesine karşı gelinen, hatta hemcinsi tarafından tokatlanan; lakin ipleri eline alması gerektiğinde 180 derecelik dönüşle eli sliahlı, maskülen bir askere dönüşen Ripley oluyor, ahlaki sorumluluk hissinden Ripley'i tokatlayan Lambert ise salya sümük. Filmin sonunda kurtulansa, erkekten doğma Alien'ı öldüren kadın asker Ripley.