megadeth etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
megadeth etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Temmuz 2015 Pazartesi

RUST IN PEACE

MEGADETH


Albümün en güzel taraflarından birisi Nick Menza 'nın davulda döktürmesi albüm boyunca, eline her fırsat geçtiğinde. 
En sevdiğim Megadeth albümü olmakla birlikte, şarkılar : 

Holy Wars... The Punishment Due müthiş hızlı ve sağlam rifflere sahip, özellikle de bu konuda sözlerin girdiği ana kadar müzikal şölen yaşatan, mihenk taşı şarkı. Dave ‘in vokalde yakaladığı çok ufak nağmeler en azından benim keyfimi arttırırken, davul oryantal gitar melodisi gelene kadar döktürüyor. Çok tatlı, şarkının hikayesine uygun o oryantal melodi sonrası, power metale dokunan şarkı melodisi hep güçlü. Sololar benim adıma, söz konusu olan Megadeth olduğundan fena değil kategorisinde diyebilirdim ki, güçlü fakat ağır tempo tekrardan yerini trash e bıraktığında gelen solo gerçekten iyi. Davul, tüm şarkı boyunca işini kusursuz yapıyor bana kalırsa.

Hangar 18 şarkı değil de destan sanki. Harika bas gitar, davul ve son derece çekici rifflerle başlar, özellikle de bas gitar doldurur soundu. Rifflerin enfes bir hale büründüğü, aralarda hafiften nwobhm kokusu veren, son derece kompleks yapıda, ritmi değişken, sonlarda çıldırıp noktayı koyan, özellikle davulun söz ve solo olmayan kısımlarda kah aksağa, kah caz ruhlu vuruşlara kaçtığı, sololar arasında gürültülü tarzıyla yardırdığı bir şarkı. 

Take No Prisoners ağır punk hisli, bas gitar – davul şovu. Şarkının riffleri neredeyse bu ikilinin yakaladığı melodi. Özellikle davul çok acayip işler yapıyor. Bütün kurgu bunun üzerine diyebilirim hatta ve bas gitarda altında kalmıyor. Belkide enstrüman önceliği olarak, gitar – Dave – olmasa, Megadeth ‘den nasıl bir sonuç çıkacağının göstergesi bu şarkı. Cover yapılmış mıdır bilemiyorum da, davul ve bas gitar nedeniyle pek iyi sonuç vereceğini sanmıyorum. 

Five Magics girişte bas gitarla Orion a selam gönderen ve yaklaşık ilk iki dakikasını bu senfonik enstrümantal yapıda geçiren şarkıda, bu bölümde nefis bir de solosu var. Aslında şarkının enteresan yapısı, sözlerin girmesinden sonra kendisini gösterir.Öönce iki dizi söz gelir, ardından Marty nefis – ama kısa – sololar atar, sonra gene iki dize söz ve gene solocuklar. Böyle böyle dört tekrar yapar şarkı. Yaklaşık iki buçuk dakikası böyle giderken şarkının ritm kesildikten sonra ağırlaşan temposuyla bir Marty solosu daha duyarız. İki farklı tempo üzerine atılmış soloların  kalitesine laf söyleme imkanı yok, klasik Marty işte. Şarkının asıl bombası ise önce – let me be the protage of five magics – ve – give me alchemy , give me sorcery – sözlerinin arasında hafiften kulağa çalınan, fakat dördüncü dakikadan sonra parçanın altını dolduran davul ve bas gitar birlikteliği. Burada nefis bir sound tamamlama durumu var ki, özellikle kapanışta Dave 'in soloya girdiği bölümde tek söyleyebileceğim, davulcu ayıp etmiş olacaktır. ne çaldığını ben pek çözemiyorum açıkçası. Tüm bunlar ışığında söylemeliyim ki, gene trash 'ın altın madalyalı şarkılarından birisidir . 

Poison Was the Cure ağır şekilde Motorhead çağrışımı yapan, güzel rifflere sahip, kulağın bas gitara doyduğu, soloyla birlikte davulun coştuğu, süratli ve gazlı bir şarkı. 

Lucretia o Dream Theater kokan solonun marty ‘e ait olduğunu düşündüğüm girişiyle çok keyifli başlayan, aynı hazzı ilk bir dakika sonunda tekrar, sonraki bir dakika sonrasında da tekrar tekrar yaşatarak aynı ruhta ki solosu ile insanı melodik yapısına hayran bıraktıran şarkı. 

Tornado of Souls son derece güzel bir davul atağından sonra harika bir solo barındıran, sonrasında sanki bu soloyu alıp riff haline getirerek gönüllere taht kurmayı amaçlayan şarkı. Dave ‘in vokal tekniği, kayıttaki ses rengi, özellikle de "tornado" diyişi çok güzeldir. Hele ki ikinci solo öncesi gitarların ritmde çiftleyip tutturduğu bir hava var ki, benzerini yapacak grup azdır. Yapabileceklere örnek, Maiden mesela. Zaten o bölümlerde davul ve bas gitarın yakaladığı sound, gitarlar falan, kim diye sorsanız, yekten Iron bile denilebilir vokalsiz haline, ki ikinci soloda bu ruhu korumaya devam eder. Şarkının özellikle son bir dakikasında, bas gitar coşmaktadır bu arada. 

Dawn Patrol 'da Ellefson, Tornado of Souls 'un sonunda gazı almışken devam etsin denmiş sanıyorum. Kısa, ama dinlenesidir. Dave ‘in sesini bir daha böyle duyma imkanı da yoktur sanırım. Ve ritm, "The God That Failed" neredeyse... Metallica tarafında bir esinlenme söz konusu mudur bilemiyorum ama, benzerlik kaçınılmaz. 

Rust in Peace 'de davulla girer şarkı. Benzetmek, bir imaj oluşmasını sağlamak gerekirse, Cavalera (Sepultura) gibi. Hele ki gitarda işin içine girince iyice sağlam bir şarkıya dönüşür. Riffler hep değişir ama davul hep hayvan gibi devam eder, arkada çok acayip işler çevirir bası da arkasına alarak. Dave 'in yakaladığı da müthiş bir ses rengi ve vokal tekniği vardır.

8 Temmuz 2015 Çarşamba

COUNTDOWN TO EXTINCTION

MEGADETH


Megadeth 'in 1992 de çıkardığı 5. stüdyo albümü. Rust in Peace 'den sonra, Youthanasia 'dan önce geliyor. 

Hiç olmadı, içinde sadece Marty Friedman olduğu için bile dinlenebilecek bir albüm olmakla birlikte, birbirinden ayırt etmeksizin çok iyi şarkılar barındırır. Benim favorim Ashes in Your Mouth, ancak tüm şarkılar iyi.  

Benim adıma tek sıkıntı, davulun özellikle de albümün ilk yarısında çok sadece, gösterişsiz çalması. sonlara doğru toparlayıp, özellikle de Ashes in Your Mouth 'ta kendini aşsa da, konu trash / heavy metal olunca insan daha zengin davul partisyonları, ataklar duymak istiyor. Mustaine ve Friedman olduğu için, ne vokalde ne de gitarda bir sıkıntı olmasına zaten imkan yok. Lakin Lars örneğinde olduğu gibi, davul bu müziği zenginleştiren en güzel enstrümanlardan birisi ve eksikliği, daha doğrusu gösterişsiz çalması bazen eksiklik yaratıyor, en azından benim için. Belki prodüksiyonla alakalı bir durum, belki de ego... 

Albümdeki şarkılara kısaca göz atmak gerekirse: 

Skin o' My Teeth, Countdown to Extinction 'un açılış parçası. Davulun meydanı gitara bırakırken zile son vurulduğunda, zilin yaklaşık 6-7 saniye çınladığı girişine hasta olduğum şarkı. Dave 'in bir " wreck " diyişi vardır ki, kime küfrediyon diye sorası gelir insanın. " no escaping pain - you belong to me - clinging on to life - by the sin o'my teeth " dörtlüğünün tekrarında davul ve zil coşturur adamı. Nefis bir solosu vardır fakat benim kafam hep solonun arkasındaki ritm gitarın, riffin güzelliğine kayar. Birde finalde Dave " teeth " derken sesi gitarla birleşir ya teeeeeeeeeeee diye, nefistir.

Symphony of Destruction solosunda davul ritminin dönüşlerinin, kulaklarıma müstesna güzellikler yaşattığı parça. Bas gitarın şarkıya kattığı agresiflik / hırçınlık enfestir. Vokali harikadır. Girişteki koro destekli kısa senfoni, Wolfgang Amadeus Mozart 'dandır. Riffleri " dinleyene " basit, lakin etkileyici gelirken, vokalin ritmle birlikte yakaladığı melodi mis gibidir, Dave sesini iyi kullanır şarkıda. Bas gitarın doyurucu soundu, rifflerin de etkisini arttırırken, enfes ve eşsiz solo noktayı koyar. Ve; https://www.youtube.com/... girişteki mozart esintisi... 

Architecture of Aggression 'da 1:41 'e kadar her şey normal giderken, o anda ritmin değişmesiyle çok acayip! riffler duyduğumuz, zillerin göz yaşartıcı bomba etkisi yarattığı ve nefis bir solonun olduğu bölüm dinlenir. Geniş anlamda şarkının özeti böyle olmakla birlikte : 
Sert bir riffle başlayan, lakin vokal tekniği nedeniyle yumuşak inişe geçen, vokal sertleşince de davul nedeniyle sakinleşen, ilk solosu kısa olduğu için tat aldırmayan, ikinci bölümünde işleri rayına koyan, ardından durmadan ritm değiştirip 1:41 deki o efsane bölüme yer açan şarkı, sonrasında gitar - bas gitar şov olarak devam ediyor solo sonrası sözler girene kadar. Marty 'nin ikinci solosu oldukça iyi olmakla birlikte, dave 'de ara ara düşük volümde harika bir ses rengi yakalıyor şarkıda. 

Foreclosure of a Dream, içinde Dave 'in " untill all is lost - foreclosure of a dream " kısmını nefis söylediği bir nakarat barındırır. İlk nakarat girene kadar akustik başlangıcıyla yavaş yavaş giden şarkı, nakarat ile birlikte enfes bir riffe kavuşur. İlk iki nakarat arasında yer alan bölümde Dave sözleri bir sakin, bir agresif söylerken sesi, hele de sakin söylediği anlarda çok güzeldir. Biraz Slash tarzı kısa bir solocukdan sonra, sözler, ve ardından inanılmaz güzel bir Marty Friedman solosu gelir. Şarkının en tatlı tarafı rifflerde yakalanan müthiş melodi ve solocuk dediğim gitar numarasından sonra gelen şaşırtıcı ritimdir.

Sweating Bullets 'da ne zamaki üçüncü dakika civarı ritm ve riffler değişip kısa bir süre sertleşiyor ve parça, sıkıcılıktan kurtuluyor. bunun dışında ilginç ritmi ve Dave 'in eşsiz vokaliyle durumu kotaran bir şarkı. bir kaç net davul atağı dışında, akılda kalıcı, etkileyici bir solosu da yok ne yazık ki bana göre. Amma velakin, dediğim gibi, ritm ve vokal, yetiyor da artıyor güzellemeye. 

This Was My Life 'ın dikkatten kaçmaması gereken bir kaç noktası var. Birincisi, ilk dörtlükten sonra Dave 'in sesinin inceldikçe aldığı renk ve sözleri söyleme biçimi. Özellikle de ikinci dörtlükte " there's something wrong with me - there's something wrong with you " dizeleri. bu dizelerle başlayan dörtlükte yakaladığı vokal melodisi, kelimeleri söyleme tarzı ve ses tonu gerçekten enfes. Kendisinin zaten nevi şahsına münhasır şarkı söyleme tarzı var, ki buralarda tavan yapıyor ve ara ara eğlenceli oluyor. Misal, " payback are a bitch " derken orospunun üstüne öyle bir basıyor ki, hırsını anlıyorsunuz. Veya son dörtlükte " in our life there's if " derken, if 'i öyle bir vurguluyor ki, peltek mi diye düşünüyorsunuz. i-i-i-if... 
Şarkını bir diğer güzel tarafı da akılda kalacak şekilde matematiğe dökülmüş sözleri. Dörtlüklerde cümleler " it was - there is - this was - now there's - in our " kelimeleri ile başlıyor, bu da şarkının akılda kalıcılığını, hiç olmadı tekrarında kolayca söylenmesini sağlıyor. Bir de arada kimsenin Dave gibi söyleyemeyeceğine inandığım " hey " çemkirmesi var ki, buda şarkının unutulmayacak vokal melodilerinden birisi. Riffler şarkıyı mis gibi sürüklerken, bence mükemmel bir solo atılmış şarkının sonunda, ki duyduğum en yaratıcı sololar arasında yer alıyor diyebilirim. Ha efsane değil, lakin mis... Davul ve bas gitar sadece işini yaptığı için, kompleks bir şarkı halini alıp adını altın harflerle yazdıramıyor belki tarihe ama vokal tekniği, melodisi ve gitarları ile eşsiz bir dinleme tecrübesi this was my life. 

Countdown to Extinction " all 're gone, all but one " diyerek başlayıp, countdown to extinction diye tamamlanan, yanlışım yoksa şarkıda üç tekrar yapıldığı bölümlerde, arkada duyduğum gitar melodisine her dinlediğimde dikkat kesilip, sanki ilk kez duyuyormuşum gibi her seferinde de hayran olduğum, o ne güzel bir melodidir diye düşündüğüm şarkıdır. Aynı nakaratta " nowhere to run " der ya Dave, ben hayatımda " run " kelimesinin böyle güzel söylenebildiğini bilmezdim. Epik solosu ve nwobh ruhlu gitar ritmleri ile tek eksiği, gösterişsiz çalan davulun yapmadıkları. Gösterişsiz derken, daha 2 yıl önce, bir önce ki albüm Rust in Peace 'de Menza 'nın yaptıklarını duyduktan sonra hayıflanıyor insan, " derdin ne be adam " diyor. potansiyeli bilip, bunu duyamamak can sıkıcı.
Bu şarkını solosunu ikinci yada üçüncü dinleyişimde apartmanın kapısından çıkıyordum tam. Öyle bir dokundu ki ruhuma, öyle pis gaza getirdi ki beni, kendimi Rohan 'ın kapılarından at üstünde cenge çıkan Theoden, Erebor 'dan beş ordular savaşına ölüme yürüyen vakur Thorin gibi hissettim. Şöyle kapıyı iki elimle itip dışa doğru, ağır adımlarla, kral gibi, başı dik çıkıp ortalığı yıkasım geldi işte tam duyduğum anda soloyu. Oysa ki bildiğin alüminyum kapı lan, pompası falan var hatta, tek kanatta sabit, istesem o etkiyi veremem zaten. Lakin sözün özü, böyle de epik bir solodur benim adıma. 

High Speed Dirt davul sayesinde aslında albümün en kompleks parçalarından birisi, ve en eğlencelisi bana göre. En azından üç kere temiz duyulan ve uzun sayılabilecek atakları var, ve bunlar ortamı şenlendiriyor dinlerken. Dave 'de, özellikle başlarda gene kendine has tarzıyla kullandığı sesiyle eğlenceyi katlıyor. 
Şarkıda üç solo var yanlışım yoksa. Ancak asıl bomba Marty 'nin solo. Dave 'in son solo da iyi olmakla birlikte, Marty 'nin yakaladığı o akustik, o melodi gerçekten inanılmaz bir kısa müzik ziyafeti (3:25 - 3:35). İlk solo parçanın hızına - gerçekten hızlı bir şarkı, hikayesini destekliyor yani - hizmet ederken şarkının karakterini tamamlıyor. Davulun özellikle ritmi kestiği anlarda yaptığı ataklar keyfi arttırırken, şarkının en eğlenceli! tarafı, biterken duyduğumuz, merhumun yere çakılma efekti! 

Psychotron, Metallica 'nın arkasında bıraktığı, lakin Megadeth ile golden era 'sında paylaştıkları trash metal günlerine nanik çeken girişi, harika riffleri ve Dave 'in hırıltılı vokali ile etkileyici dalar başlangıçta. 
Dave 'in " part bionic " diye başladığı nekaratlarda vokali gene çekicidir. Araya serpiştirilmiş kısa solocuklar şarkıyı zenginleştirir. Ana solo için iyi yada kötü diyememekle birlikte, bu bağlamda şarkının, nakartın ilk tekrarından sonra aldığı hali şöyle açıklayabilirim : 
Nakarat dışında sözlerin üç yada dört dizesi söyleniyor, sonra araya bir solocuk serpiştiriliyor, ardından sözler devam ediyor ve o nefis nakarat tekrar giriyor iki, üç bilemedin dört kez. İşte o araya serpiştirilen solocuklar, ana solosu konusunda kararsız kaldığım ( var mıydı ki solo?) şarkıya güzellik katan etken. 

Captive Honour, bitişinde yer alan gitar sololarında Dave ve Marty 'nin bir nevi sidik yarışına girdiği, muhteşem rifflerin yer aldığı, Dave 'in vokal tarzıyla top yaptığı ve bunu yaparken de tüyleri gerçek anlamda diken diken ettiği şarkıdır. İlk olarak " oh you 're god " cümlesini söylediği anda tüyler başkaldırır birdenbire, bir daha da hiç inmez şarkı boyunca hem Dave 'in vokali sayesinde, hemde şarkının hikayesi nedeniyle. 
Nefis bir şarkı olmasının bir nedeni de, benim bu albümde bir türlü ısınamadığım davulun, albüm standardı üzerinde ki zenginliğidir. 
Şarkının sonlarında yer alan sololarda, insanın yüzünde istemsizce bir sırıtma olur elbetteki başta da değindiğim sidik yarışı ve soloların - hele de marty 'nin solo - güzelliği nedeniyle. 
Tekrar eklemek gerekirse, günün birinde Dave Mustaine tarzı vokal 101 diye bir ders konursa, ilk derste işlenecek şarkılardan birisi bu olacaktır. 

Ashes in Your Mouth son şarkı olmasından mıdır nedir, sanki albümün yapıldığı yıllara, o albüme ait değilmiş gibidir. 
Şarkının güzel detaylarından birisi, sözlerin arkadan kısık kısık yankılanmasıdır. Sanıyorum iyi bir ses sistemi veya kulaklıkla dikkatli dinlenirse fark edilecek bu detayla birlikte eşsiz gitar ve davul partisyonları kadar, kazık riffleri de parçayı muhteşem kılıyor. kompozisyon o kadar başarılı ki, bunu örnekliyebilecek tek tanım Dream Theater olacaktır. 
Marty 'nin senfonik soloları tek kelimeyle onur kırıcı. Şarkı öyle muhteşem, kompleks bir kompozisyon, öyle enfes bir senfoni ki, trash 'in en baba parçalarından birisi deseniz, ses çıkaracak kimseyi bulamazsınız. Şarkının kalitesini kelimelerle ifade etmenin imkanı yok aslında. 
Albümün büyük bir bölümünde düz ve gösterişsiz çalıyor dediğim davul dahi, şarkı boyunca bana lafımı yedirirken, asıl intikamını şarkının sonunda " kafama kafama " vurarak alıyor.