denizaltı filmleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
denizaltı filmleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Ekim 2018 Salı

K-19: THE WIDOWMAKER

OSCAR ÖDÜLLÜ YÖNETMEN KATHRYN BIGELOW'DAN ÇARPICI BİR DENİZALTI FİLMİ


Liam Neeson ve Harrison Ford'lu Kadrosuyla K-19 Hollywood Klişelerinden de Nasibini Almış


Yönetmenliğini Kathryn Bigelow'un yaptığı, başrollerini Harrison Ford ve Liam Neeson'un paylaştığı 2002 yılına ait bir denizaltı filmi K-19.         
         
Ne kadarını yansıttığı tartışılır olmakla birlikte gerçek bir hikayeden yola çıkan film, Rus donanmasının ilk nükleer denizaltısı K-19'un 1960'larda Atlantik'e düzenlediği ilk seferi ve bu sefer sırasında reaktöründeki soğutucuda meydana gelen arızayla yaşanan süreci anlatıyor. Teknik olarak bir nükleer denizaltının reaktörüne kadar görebilmek filmi eşsiz kılıyor meraklısı için. Kaldı ki K-19 zaten boyutları nedeniyle hayranlık uyandırıcı bir denizaltı. Her ne kadar film boyunca su içinde çok göremesek de, su üstünde ve özellikle de buzullarda çok iyi resimler veriyor K-19.         
         
Denizaltıda geçen, yüksek tempolu ve bir an için iyi bir plan sekans mı izledim ben sorusu sorduran oldukça ihtişamlı bir giriş yapıyor film. Sonrasında, özellikle denizaltıya limandan ayrılmadan önce malzeme yüklenmesi sürecini gösterdiği -her ne kadar kısa da sürse- tek plan çekimde tutturduğu kamera açılarıyla gene kendisini pür dikkat izleten ve bu gibi geneline yayılmış etkileyici ve özenli çalışılmış teknik detaylarla süslü sahneleriyle dikkat çekiyor film.           
         
Liam Neeson filmin başında denizaltının kaptanıyken, Harrison Ford ordunun (parti, komite...) başarısız bulduğu Liam Neeson'un üstü olarak denizaltıya atanıyor denize açılmadan hemen önce. Harrison Ford'un mesafeli ve sert tavrı karşısında Liam Neeson'un adamlarına daha yakın ve temkinli duruşu zamanla ikili arasında gerilimi arttırıyor beklenildiği gibi.          
         
Big brother is watching you
Bir Hollywood hele ki Kathryn Bigelow filmi olduğunu düşünecek olursak filmde Amerikan propagandası olmaması şaşırtıcı olacaktı. Filmin içerisinde Amerika olmadığı için bu iş ters psikoloji misali Ruslar üzerinden yapılmakta. Film; Rusların nükleer denizaltıya radyasyon giysisi koymak yerine kimyasal koruyucu kıyafet vermesi, reaktörü tamir ederken radyasyon zehirlenmesinden hayatını kaybeden askerlerine kahramanlık madalyası vermek yerine onları basit bir kazada ölmüş olarak kabul etmesi gibi, rejimin kendi insanını önemsemediğini kör göze parmak gösteren ayrıntılar verilirken, Amerikayı hayat kurtarıcı rolüne koyuyor -Rus denizaltısı arıza nedeniyle su yüzündeyken,  radyasyondan zehirlenmemesi için denizaltının dışında bekleyen Rus askerleri kurtarmak için amerikan deniz kuvvetleri yardım teklif ederken (Amerika gene kurtarıcı rolünde), Rus askerlerini helikopterden kameraya alan Amerikan de "big brother is watching you" sloganını hatırlatıyor.          
         
Kadro etkileyici
Her ne kadar bir Rus hikayesini anlatsa da buram buram Hollywood kokan, hatta son bölümlerde, duygusal açıdan da yorucu bir film haline gelmeye başlayan (ağlatabilir) ve soğuk savaşla birlikte denizaltının insanı boğan atmosferini de çok başarılı yansıtamayan, ancak arızalanan reaktör soğutucusunun tamir edildiği bölümlerin başlamasıyla gerilimi yükselen ve atmosfer başarısı katlanan, macera filmi olarak değerlendirilecek olursa oldukça başarılı görülebilecek bir film. Ek olarak Liam Neeson ve Harrison Ford'da cabası, her ne kadar ikili arasındaki tırmanan gerilim bir Hollywood klişesi olsa da, özellikle Neeson'un oyunculuğu çok başarılı.       
      
Atmosfer bir denizaltı filmi için fazla canlı kalsa da, hem teknik hem de görsel açılardan (renk kullanımı, görsel efektler, kamera kulanımı, makyaj ve kurgu) bence çok başarılı, hatta tekrar izleme isteği uyandırıyor K-19.     

29 Eylül 2018 Cumartesi

THE HUNT FOR RED OCTOBER

JACK RYAN EVRENİNİN EN ETKİLEYİCİ SİNEMA UYARLAMALARINDAN BİRİSİ

The Hunt For Red October Etkileyici Kadrosu ve Hikayesiyle Gerilim, Aksiyon, Soğuk Savaş ve Denizaltı Temalarını Başarıyla Harmanlamış

Tom Clancy'nin Jack Ryan evreninde geçen aynı adlı romanından aktarılmış, baş rollerinde Sean Connery ve Alec Baldwin'in oynadığı 1990 yapımı film, denizaltı filmlerinin kalburüstü örneklerinden biri gibi gösterilse de, soğuk savaş dönemi temalı bir casusluk filmi olarak çok daha başarılıdır.           
          
Kızıl Ekim adındaki son teknoloji ürünü (sonarda, radarda gözükmeyen) balistik Rus denizaltısının Kaptan Ramius'un komutası altında Amerika'ya sığınma macerasını anlatan film, ekrana yansıyan devasa iç mekan boyutları nedeniyle denizaltıdan çok uzay gemisini andıran Rus ve Amerikan denizaltılarını, araba kovalamaca sahnelerindeki gibi kullanmasıyla da (inandırıcılık yönünden) iyi değerlendiremezken, işin politik gerilim / soğuk savaş kısmında ise Amerikan şovenizmini neredeyse rahatsız edici boyutlara ulaştıracak düzeyde kullanıyor. Özellikle Rus büyükelçinin Amerikalılarla farklı zaman dilimlerinde yaptığı görüşmelerde önce Kızıl Ekim'i, sonra da Kızıl Ekim'in peşine taktıkları alfa denizaltısını kaybettiklerini söylemesi Amerikan alaycılığının tavan yaptığı sahneler oluyor.

Neticede Jack Ryan, Ramius'un denizaltıyla Amirakaya savaşmaya değil yanaşmaya geldiğine üstlerini ikna eden, bir nevi gene savaşı önleyen kahraman, Ruslar kendi ülkelerine sırt çeviren hain -veya tam tersi kendi insanına sırt çeviren Rusya- oluyor.   
          
Jack Ryan rolünde Alec Baldwin
Kızıl Ekim'in, sığınma talebinde bulunacak Ramius'la birlikte Amerikalıların eline geçeceğinden korkan Ruslar elbetteki tüm donanmayı Ramius'un peşine takıyor. Bununla birlikte bir de Amerikan denizaltısı USS Dallas takılınca Kızıl Ekim'in peşine, özellikle finalde işin tadı kaçıyor. Aksiyonla birlikte gerilimin dozunu yükseltmeye çalışırken, atılan torpidolardan kaçınmak için yapılan hamleler denizaltı filmi gerçekliğinin oldukça uzağında, belki "hızlı ve öfkeli" tarzı filmlerin araba kovalama sahnelerinde karşımıza çıkabilecek ciddiyetsizlikte olmuş.           
          
Kadro etkileyici
Denizaltı içinde -özellikle Kızıl Ekim- sürekli yüksek rütbeli subaylarla haşır neşir olduğumuzdan, Ramius ve ikinci kaptan Borodin dışında bir karakterle fazla yakınlaşma şansı bulamıyoruz, ki filmin en büyük eksikliği denizaltıda bir grup rütbelinin haberdar olduğu bu sığınma planından diğer askerlerin haberdar olmaması için verilecek uğraşının üzerinde yükselecek taş gibi bir gerilim. Aslında bunun için doğru karakterler de mevcutmuş; denizaltıda kimliğini gizlemeyi başarmış bir adet Rus askeri istihbarat üyesi ve meraklı bir doktor. Sonuç olarak, her ne kadar Ramius'un  Amerika'ya sığınma talebinde bulunmasının arkasındaki motivasyonun eşini kaybetmesi olduğunu bilsek ve Borodin ile yaptığı Amerika hayalleri konuşmasını dinlesek de, film hızlı akan bir casus filmi tanımına sarılıyor ve belirttiğim gibi denizaltıda geçiyor olmasının avantajını kullanmıyor. Oysa ki, tekrar etmekte fayda var; hikayenin akışında sığınma ile ilgili planları saklama gayretinin de getirdiği denizaltıda sıkışmışlık hissi pekala kullanılabilirdi. Bu açıdan, iyi bir denizaltı filminden çok, keyifli bir casusluk filmi olarak izlenmeli The Hunt For Red October. 

28 Eylül 2018 Cuma

PHANTOM

İYİ BİR DENİZALTI FİLMİ


Sağlam oyuncu kadrosuyla ortalamanın üstünde bir seyir zevki sunuyor Phantom


Başrollerinde Ed Harris, David Duchovny (Fox Mulder) ve William Fichtner'ın (Alex Mahone) oynadığı 2013 yapımı denizaltı filmidir. Denizaltılara, soğuk savaş senaryolarına ilgi duyuyorsanız 10 numara filmdir bana kalırsa, tabi karşınızda Das Boot bulmayı beklememeniz lazım. Benim filmi bu kadar beğenmemin nedeni ise, konusunun yavaş yavaş ortaya çıkan detaylarının ilginçliği ve sağlam kadrosu. Film, rus cephesini anlattığı için taş gibi amerikan aksanıyla konuşan oyuncular başlarda oldukça rahatsız etse de filmin akışı içinde unutuluyor. Gene de, filmin başında görsel referanslar daha iyi verilse imiş bu kısa süreli inandırıcılık problemi de aşılabilirmiş.   
  
Kaptan Demi, emekliliğine sayılı günler kala son görevine gönderilir, hem de kendisi gibi emekliye ayrılıp Çin'e satılacak olan ve sefere çıktığı ilk denizaltı ile. Emir ve görev başlangıcı arasındaki zaman kısıtlı olunca kaptanın tüm mürettebatı bir araya gelemez, bu nedenle kaptanın tanımadığı askerler mürettebat olarak denizaltıya alınır. İki de KGB'li; Phantom adı verilen gizli bir teçhizatla binerler deniazaltıya. Kaptan Demi, KGB'lilerin denizaltıya Phantom adı verilen gizli cihazla Çin maskesi vereceğini ve balistik füzeyle Amerika'yı vuracağını, böylece Amerika - Çin arasında bir savaş başlatacağını çözer. Her ne kadar Ruslar içinde olmadıkları bir savaşı kazanacak olsa da bu durumda, Kaptan Demi, KGB'lileri durdurmaya çalışır. Denizaltı filmleri klişesi olarak KGB'liler kaptanı esir alır, kaptan esaretten kurtulup denizaltıyı tekrar geri almaya çalışır ve aksiyonla birlikte hikaye yürür gider...   
  
Kaptan Demi, epilepsi hastası, arada bir kriz geçiriyor ve daha da önemlisi arada sesler duyup aniden hayaller görüyor. Onun gördüğü bu görüntüler, korku filmi edasıyla ekranda birdenbire belirince zıplayıp gerilebiliyor insan, kaldı ki denizaltı zaten klostrofobik bir ortam.  

Ed Harris tüm karizmasıyla karşımızda
Denizaltının mekan olarak kullanımını başarılı bulduğumu söylemeliyim, en azından o sıkışmışlık hissini verebiliyor film, bu açıdan kendisinden daha başarılı olduğu söylenebilecek bir çok filmden daha iyi bir "denizaltı" filmi.   
  
Kapışma - kaçış sahnelerinde de yönetmen işini iyi yapmış, gerilimi tutturmuş durumda. Zaten geri sayım, denizaltı filmlerinin torpidolardan kaçarken / atarken olmazsa olmazı durumunda ve başlı başına bir gerilim unsuru.   
  
İyi oyuncu kadrosu, fena sayılmayacak ses ve görüntü yönetmenliği yanında takip etmesi keyifli hikayesi ve adının hakkını veren sonuyla konuya ilgi duyanlar için keyifli bir film Phantom. 

26 Eylül 2018 Çarşamba

BLACK SEA


MERAKLISINI ÜZMEYECEK BİR FİLM BLACK SEA


Denizaltı filmleri kategorisine rahatlıkla sokabileceğimiz ve hem bunun, hem Jude Law'ın, hem özenli görüntü yönetmenliğinin hem de bilindik denizaltı filmleri hikaye yapısının dışındaki olay örgüsüyle meraklısının oturup rahatlıkla izleyebileceği bir film Black Sea.     
    
İşindin kovulan bir denizaltı kaptanının, mafya için Karadeniz'de 40 ton külçe altınla beraber batmış Nazi denizaltısına ulaşıp altınları çıkarmasını konu ediyor. İngiliz ve Ruslardan oluşmuş bir ekiple çıktıkları yolculukta ekip, para hırsının ve ölüm korkusunun peşinde sükunetlerini kaybettikçe zengin olma hayaliyle çıkılmış macera kabusa dönmeye başlıyor. Filmin, başarılı kapalı mekan çekimleriyle ekrana yansıttığı denizaltı atmosferi içinde izleyeni ekrana çivileyememesinin tek nedeni ise, senaryo akışında psikolojileri bozulan karakterlerin biraz içi boş kalması ve ekip içinde ortaya çıkan gerilim ve düşmanlığın sonucuna hızlıca varılması. Yani filmin süresiyle de ilgili, olay örgüsünün hızlıca çözüme kavuşuyor olması böyle bir kapalı mekan filminde sizi ekrana tam bağlayamıyor ve yaşananların oldu bittiye geldiğini hissetmenize yol açıyor. Süre biraz daha uzun tutulsa ve karakterlerin derinine işlendiği bir senaryo olsa film sıkar mıydı, o da başka bir soru.     
    
Filmin twist yaptığı, yani hikayenin sizi şaşırttığı bir tarafı da var.     
    
Kaptan, düzmece bir mafya bağlantısıyla, aslında kendisini kovan şirket için altınları çıkardığı bir katakulliye getirildiğini öğreniyor finale bağlanırken    
    
Ancak bu dönüş bile biraz yüzeysel geçilmiş bir ayrıntı olarak kalmış ve ne yazık ki istenen etkiyi yaratamıyor.     
    
Jude Law filmi izlenebilir kılan en önemli faktörlerden
Denizde, denizin altında, denizaltıda kalmanın getirdiği sıkışmışlık hissini başarılı görüntü yönetmenliği ile vermeyi başaran Black Sea, meraklısını denizaltı atmosferini de başarılı yansıtmanın getirdiği avantajla haydi haydi tatmin edecek bir film. Alışık olduğumuz, genellikle ikinci dünya savaşı veya soğuk savaş dönemlerinde geçen denizaltı filmlerinde sıkça karşılaştığımız savaş manevraları, destroyerler, bir başka denizaltıyla kapışma sahneleri yok ve sırf bu bile filmi benzerlerinden ayrı bir noktaya taşıyor.     
    
Sürekli tekrar ettiğim gibi, personelin psikolojilerinin bozulduğu süreci daha ikna edici ele alabilseydi, iyi bir denizaltı filmi sıfatının yanına başarılı bir psikolojik gerilim ibaresi de eklenebilirdi.     

Ancak bu haliyle bile bir çok nedenden dolayı göz atılmayı hak eden bir film. 

BELOW

DENİZALTI FİLMLERİNİ SEVENLERİ TATMİN ETMEYECEK BİR FİLM BELOW


Darren Aronofsky adını görünce heyecanlanmamak gerekiyor


Yapımcı ve senarist kalemleri adının altında Darren Aronofsky'nin de imzası bulunan, büyüleyici atmosferiyle zamanla kült haline gelmiş Pitch Black'den hatırlayabileceğimiz David Twohy'nin yönetmenliğini yaptığı, gerilim ögeleriyle kendini izletmeyi başaran ve ikinci dünya savaşı sırasında geçen, 2002 yapımı bir denizaltı filmi Below. Ancak kısaca söylemek gerekirse, Below iyi bir ikinci dünya savaşı filmi değil, bir denizaltı filmi olarak tatmin edicilik mertebesinin bir tık üstünde ve basit hikayesi ancak bu iki detayın desteğiyle ciddiye alınabilecek hale gelerek onu bir gerilim - korku filmi olarak değerlendirmemizi sağlıyor.      
    
Baştan belirtmek gerekir ki, ikinci dünya savaşının kendine has atmosferini kullanmayı başarabilse, çok daha iyi bir film ortaya çıkabilecekken, bu başarısızlık neticesinde filmde bir "zamansızlık" ve kısmi inandırıcılık problemi oluşuyor.    
    
İkinci dünya savaşı sırasında bir amerikan denizaltısı batan bir ingiliz gemisinden 3 mürettabatı kurtarır ve denizaltıya alır. Denizaltı filmlerinden pek alışık olmadığımız şekilde, kurtarılan mürettebattan içinde bir de kadın olunca bilindik "botta kadın, uğursuzluk getirir" teması alttan alta işlenmeye başlar ve yaşanan gizemli olaylarla birlikte hem denizaltı mürettebatının yolculuk hikayesini, hem de yaşanan gizemli (ve korku filmi temalı) olayların arkasındaki sırları öğrenmeye başlarız. Bahsettiğimiz gizemli olaylar, gerilim ve yer yer korku ögeleriyle seyirciye aktarılırken, klasik denizaltı filmi kimliğinden iyice sıyrılmaya başlayarak denizaltı atmosferini kullanan bir gerilim haline döner film. Altta yatan hikayenin tahmin edilebilir olmasına rağmen ilginç de olması filmi sıkıcılıktan kurtarıyor, ancak bir savaş filmi değil de bilindik numaralarla kotarılmış (ani sesler vs.) bir korku - gerilim filmi izlemiş oluyoruz neticede.      
    
Denizaltının kendine has klostrofobik atmosferi başlı başına bir gerilim unsuruyken, film bu noktada teklemiş, her ne kadar yönetmen yer yer denizaltıyı gerilimin baş rolüne koymaya çalışsa da bu amaç hikayenin bütünü arkasında ezilmiş, mekan kullanımı doğru yapılamamış, genede denizaltı filmlerinin olmazsa olmaz sahneleri (kaçış, çarpışma, dalış, sessizlik, bekleme vb...) filme bir şekilde yedirilmiş ve açıkçası yer yer gerilimi yükseltme konusunda da başarılı olunmuş.     
    
Oyuncu kadrosunda tanıdık yüzler görmek mümkün
Filmin en iyi taraflarından birisi başarılı oyuncu kadrosu. Yan rollerde Zach Galifianakis, Jason Flemyng, Nick Chinlund, Dexter Fletcher gibi tanıdık yüzler ve iyi oyuncular mevcut.     
    
Sonuç olarak ikinci dünya savaşı hakkında pek bir şey söylemeyen ve aslında çekildiği yılı anlatıyor deseniz pek fark edilmeyecek zamansızlık problemiyle basit bir hortlak hikayesi Below ve ancak gerilimi seviyor veya denizaltılara ilgi duyuyorsanız izleyebileceğiniz bir film.