bilim kurgu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bilim kurgu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Eylül 2018 Salı

ALIEN COVENANT

ALIEN: COVENANT CEVABINI BEKLEDİĞİMİZ SORULARA IŞIK TUTMUYOR



Düşündüğümüzün aksine son Alien filmi "yaratıcıyı kim yarattı" sorusuyla başlasa da kendisine bambaşka bir yol çiziyor


Prometheus'da bıraktığımız "beni sen yarattıysan, seni kim  yarattı" temalı soruyla açılan Covenant, hikaye olarak da Prometheus'un 10 yıl sonrasında geçiyor ama beklenildiğinin aksine Prometheus'un hikayesini oluşturan "engineer'lar insanları neden yarattı, neden yüz üstü bıraktı..." sorularının cevabını aramıyor, bambaşka bir yoldan giderek kendi hikayesini oluşturuyor ve engineer defterini de sanki geri dönmemek üzere kapatıyor.

Alien, tüm filmleri ele aldığınızda içinden bir çok metin, fikir ve felsefe çıkarabileceğiniz bir seri. Bazen zorlama olsa da film okuma hezeyanını bastırmak için birebirdir. Covenant da geleneği bozmuyor ve David - Walter tiradları üzerinden altını kurcalamak isteyeceğiniz laflar ediyor. lakin, Scott'ın kafayı iyiden iyiye yaradılışa takıp hikayeyi Michael Fassbender'in üzerine yıkmış olması gözden kaçacak gibi değil ve seriyi farklı ama ilginç bir yöne çekiyor.

Daniels karakteriyle Katherine Waterston'ın
canlandırdığı Daniels, Ellen Ripley'in izinden gidiyor.
Prometheus'da Noomi Rapace'in etkili ve Ellen Ripley kalıbı dışındaki performansı Sigourney Weaver'i aratmamış olsa da, Covenant'ta Daniels'ın geçirdiği dönüşüm ister istemez Ellen Ripley'ı getiriyor akla; ve ne yazık ki son derece klişe kalıyor karakter. Yan karakterler de ne yazık ki çok silik ve fazla haşır neşir olmadığımız içinde karakterle bağ kurma imkanımız olmuyor. Geriye dönüp baktığınızda Prometheus oyuncu kadrosunun gücüyle her karaktere eşit süre dağıtılmış gibi akılda kalıcıydı. Daha da geriye gittiğinizde Fincher ve Jeunet filmleri dahi yan karakterler açısından oldukça güçlüydü. Aslında bu sefer David-Walter (evet, Covenant'da Walter, keşfe indikleri gezegende tek başına hayatını idame ettiren David var) ikilisine fazlasıyla yoğunlaşılmış olması, dış mekan çekimleri, aksiyon sahnelerinin yoğunluğu ve erken başlaması gibi etmenlerden aslında karakterleri tanıyacak fazla bir zamanda kalmamış.  

Prometheus'un 10 yıl sonrasında, yaşam koşullarının sağlandığı bir gezegene koloni kurmak için giden Covenant'ın aldığı sinyallerin peşine düşüp yolunu değiştirerek başka bir gezegene yönelmesiyle ve gezegene bir keşif ekibi göndermesiyle şekillenen hikayede Scott, yabancı gezegendeki "bilinmeyen" korkusunu çok başarılı yansıtmış açıkçası. Ekip indiği alanı keşfederken, ben "kesin başlarına bir olay gelecek" diye dakikalarca gerildim. Gerilim ve aksiyon üst düzey olunca filmin altını kazma gereği de duymuyorsunuz. Zaten Scott'da pek kafaya takmamış olacak ki iyiysen, kötüysen, eşcinselsen, sevişiyorsan, gizli gizli sigara içiyorsan ölürsün diyerek filmde kim var, kim yok öldürmüş, herhangi bir ahlaki sorgulama imkanı da yapmamış.

Normalde Scott'tan, yaratığı filmin sonuna kadar göstermemesini bekleriz ancak bu kez aksiyon son derece çabuk başlıyor. Böylece gerilim yanına aksiyon ve gore öğelerle süslenmiş, korku filmlerini aratmayan ani patlamaların olduğu sahnelerde yerleşiyor.

Walter ve David karşı karşıya.
Film en güzel anlarını David'in nasıl soykırım yaptığını anlattığı sahnelerde yaşatıyor. Bir şekilde, doktor Shaw ile birlikte kaçtığı gezegenden,  engineer'ların yaşadığı gezegene ulaşmayı başarıp soykırım yapan David'ın yaratıcı rolüne de bürünerek tanrıyı oynamaya başlaması da filmin altın vuruşlarından birisi bana kalırsa.

Sonuç olarak, aksiyon, gerilim ve ani patlamalar şeklinde vuku bulan korku sahneleriyle süslenmiş ve bir Ridley Scott Alien'ından çok Cameron filmini andıran Covenant, Prometheus'un gerisinde kalmış olsa da David'e biçilen rolün perçinlemesiyle es geçilemeyecek bir film.  

PROMETHEUS

SİNEMA TARİHİNİN EN ÖNEMLİ SERİLERİNDEN BİRİSİ PROMETHEUS İLE DEVAM EDİYOR


Ridley Scott 33 yıl sonra dizginleri yeniden eline alıyor 


İlk filmin öncesine ışık tutan Prometheus'da Scott, aslında ilk filmde bıraktığı izlerin üzerinden tekrar tekrar geçiyor ve çok da yeni şeyler söylemiyor bize; ahlak ve kapitalizm, filmi kapattığınızda ilk filmde olduğu gibi üzerine düşüneceğiniz alt metinler olarak yer alıyor; ancak ilk filmin tersine bu kez din vurgusunu çok daha fazla kullanıyor. Aslında bakılırsa Prometheus seri içerisindeki tüm filmlerden bir şekilde besleniyor; daha doğrusu Alien artık öyle güçlü metinlere sahip bir seri haline gelmiş ki, Prometheus'u izlerken her filmden bir bukle hatırlatıyor izleyene. Gene ilk filmden hatırlayabileceğimiz çarpık doğurganlık ilişkisi, Prometheus'da da kendisine yer buluyor; tek değişen doğurganlığın yeniden kadına yüklenmesi ilk filmin tersine, ancak "şekildeki" sıkıntı devam ediyor.  

Filmin felsefi alt yapısının en önemli parçası varoluşun amacı nedir sorusunun etrafında şekilleniyor. Aslına bakılırsa film doğrudan genel bir amaç sorgulaması yapmıyor da, soruyu önemli karakterlerin hikayesi etrafında eğip bükerek, belirli bir kalıba oturtarak soruyor, cevap arıyor ve varoluşun amacı, yaratıcının amacı nedire geliyor bir noktada. Sonuçta da eleştirilerin tersine (bence) cevabını veriyor:  
"yaratıcı insanoğlunu neden yarattı? yapabildiği için." david'in de dediği gibi, ne kadar da çok hayal kırıklığı yaratıyor değil mi, belki de biz hayata çok fazla anlam yüklüyoruz...  
Dünyanın farklı bölgelerinde buldukları mağara resimlerinde aynı figürlerin, aynı güneş sisteminin tasvir edildiğini çözen ve resimlerdeki figürlerin insanları yarattığına inanan, onlara "engineer" adı veren bir gurup bilim insanı Wayland Corp. aracılığıyla, yaratıcılarıyla karşılaşacaklarını düşündükleri gezegene gider. Bu hikaye etrafında şekillenen film, Alien serisinden alışık olduğumuz "android" David üzerinden kapitalizmin kirli oyunlarını acımasız şekilde insanların üzerinde gene kapitalizmin amacına uygun şekilde (aynı ilk filmde olduğu gibi) uyguluyor.  

Senaryo ağılıklı olarak derdini David ve Doktor Shaw üzerinden anlatırken, makine olmadığı için ruhu yok, bu yüzden hayat amacı da olmamalı gibi bir çıkarım yapmaya sürüklendiğimiz David ve dünya tarihinin en önemli buluşuna imza atan doktor Shaw'ın ahlak anlayışlarındaki farklar dışında varoluş amaçlarına tutunma konusundaki hırs noktasında bir fark yok gibi.  

Shaw, haç takan, ancak mühendislerin insanları dizayn ettiğine inanmayı "seçen", bir nokta da filmde de belirttiği gibi Darwin'i silen; David ise mükemmeliyetin getirdiği mutluluğu, "ruh"u olmadığı için anlayamayacak olsa da, amaca giden yolda her yol mübahtır diyen karakterler. lakin ne Shaw'ın garip inanç dünyası, ne de David'in çarpık ahlak anlayışı filmin dönüp dolaşıp "e bizi mühendisler yarattıysa, peki onları kim yarattı" sorusuna gelmesini engelleyemiyor. Sani Scott sorular sormakta fakat cevap aramıyor, kaçamak cevaplar veriyor gibi. Filmi de kimileri için kırılgan yapan bu.  

Michael Fassbender hiç kuşku yok ki serinin
en unutulmaz karakterlerinden birisine imza atıyor
Filmin sağlam bir kadrosu var; Idris Elba, Charlize Theron, Noomi Rapace ve hiç kuşkusuz serinin en iyi "android" performansını izlediğimiz Michael Fassbender. arızalı karakterlerin üzerine cuk oturduğunu düşündüğüm Sean Harris bonus, The Road'dan sonra gene tanınmayacak halde karşımıza çıkan ve filmin en ironik anlarına imza atan Guy Pierce'da sürpriz. Nedir o ironi derseniz; servetini ve tüm hayatını yaratıcısını bulmak için harcayıp, bulduğunda da sümsüğü yediği gibi ölen Peter Weyland'ın ağzından çıkan son sözler; Wayland, engineer'a soru soracak ve merakını giderecek, belki de ölümsüzlüğün sırrını öğrenecektir ama işler beklediği gibi gitmez, konuşmaya çalıştıkları engineer elinin tersiyle yapıştırır Wayland'a. Wayland'ın son sözleri de "onlardan öğrenecek hiç bir şey yok" olur.  

Film, ucu açık ve devamı gelecek bir şekilde biterken, maceranın devamının çok daha ilginç olacağı izlenimi yaratsa da, macera bir sonraki film olan Alien Covenant'ta beklendiği gibi sürmüyor.

Sonuç olarak, net yargıları olmayan felsefi bir alt yapıya sahip, ancak eleştirel anlamda serinin diğer filmlerinden çok da aşağı kalmayan ama dönemin şartları düşünüldüğünde diğer filmlerin yarattığı dehşeti de yaratmayan bir film Prometheus. Kaliteli oyuncu kadrosu, Michael Fassbender'ın muazzam performansı, Charlize Theron'un aurası, Scott'un gerilim yaratırken mekan kullanımındaki başarısı, nefis görselliği ve başarılı atmosferiyle de tekrar izlenmeyi hak ediyor diye düşünüyorum.  

ALTERED CARBON

ÖDÜLLÜ BİLİM KURGU ROMANI ALTERED CARBON POPÜLARİTESİNİ HAK EDİYOR MU?


Değiştirilmiş Karbon çok fazla iyi örneği bulunmayan tech noir alt türü içinde doyurucu bir kitap


Richard K. Morgan tarafından yazılmış, "Philip K. Dick en iyi roman ödülü" sahibi roman İthaki tarafından hiç fena sayılmayacak bir çeviriyle ve Değiştirilmiş Karbon adıyla bir süre önce raflardaki yerini almıştı. Roman, yakın zamanda Netflix tarafından televizyona da uyarlandı. Dizinin şimdilik sadece ilk bölümünü izlediğim için çok net bir karşılaştırma imkanım yok ancak kitap bazı yönleriyle çok iyiyken, bazı yönleriyle okuyucusunu sıkıyor diyebilirim.    
   
Kitabın iyi noktalarının başında Morgan'ın çok iyi bir aksiyon yazarı olması geliyor. Böylece kitap, daha ilk sayfalarda karşılaştığınız çatışma sahnelerinde sizi içine alıveriyor. Morgan, aksiyonu öyle iyi kurgulayıp kelimelere döküyor ki, sayfaları çevirirken sahneyi birebir yaşıyorsunuz. Bu akıcılık kitabın erotizm yüklü bölümlerinde de kendini tekrar ediyor. Morgan, aksiyon da olduğu kadar erotizm, daha doğrusu sevişme sahnelerinde de oldukça iyi aktarıyor derdini okuyucuya; karakterler arasındaki tutkuyu direkt olarak hissediyorsunuz okurken. Hatta öyle ki, esas oğlan Kovacs'ın, Miriam Bancroft'la seviştiği sahnelerde açlığını, Ortega ile birlikte olduğu sahnelerde duygusal tutkusunu çok başarılı bir şekilde yansıtıyor. Bu noktada diziyle ilgili bir yorum da yapmam gerekirse, okuduğum eleştirilerin bazılarında sex sells konusunun rahatsız edici boyutta olduğu vardı. Lakin bu diziyle ilgili değil de, kitapla ilgili bir eleştiri olabilir öncelikle. bu açıdan dizi  kitabı bu konuda başarılı şekilde yansıtıyor gözükmekte. Gene, sadece ilk bölümü izlemiş olmama rağmen dizi ve kitap arasında bir karşılaştırma yapmam gerekirse, Netflix aksiyon konusunda romanın arkasında kalmış gözükmekte. Kovacs'ın dizinin başında öldüğü çatışma sahneleri kitabın da başında işlenmekte lakin Morgan bu çatışma sahnesini öyle başarılı aktarıyor ki, gerek aksiyon gerekse gerilimi okurken hissetmemek mümkün değil. Görebildiğim kadarıyla dizide bu çatışma sahnesi flashback olarak verilirken bölünmüş durumda ve bu hem tempoyu kesmekte, hem de kurgu gerilim ve aksiyon olarak kitabın gerisinde kalmakta. Gene de ilk bölüm üzerinden şunu söyleyebilirim ki dizi sayfa sayfa yansıtılmış durumda diziye.    
   
Morgan aksiyon ve erotizm konularında ne kadar iyi bir yazarsa, uzun betimlemeleri ve sıkıcı monologları, hatta uzun diyaloglardaki boş cümleleriyle de bu tip sahnelerde okuyucusunu kitaptan biraz koparıyor. özellikle yan karakterlerin arka planlarının net sunulmaması da, karakterler ortaya çıktıkça bir takip problemi doğmasına yol açıyor. bir süre sonra, çok önemli bir yan karakterin dahi ilk ve son işlenişi arasındaki uzun sayfa aralığı nedeniyle "bu kimdi acaba" diye durup düşünmek, geriye dönmek gerekebiliyor; hele ki benim gibi dikkat eksikliği, kitap okurken bile başka başka konular kafasına takıldığı için hikayeden kolayca kopabilen bir insansanız. Bu nedenle, betimlemelerin uzun olması, sıkıcılık yanında kurgunun da teklemesine ve kopukluğa yol açıyor.    
   
Dizinin ilk sezonunda Takeshi Kovacs
rolüyle karşımıza çıkan
Joel Kinneman doğru seçim
İşlenen ana hikayenin ilk oturuşta okuyucusuna enteresan gelmesi de, basit hikayenin olay örgüsünün karmaşıklaşmasıyla sonlara doğru etkisini yitiriyor ve bir müddet sonra kitabın sonunu sıkıcı bir şekilde "katil kim" sorusunun cevabını bulmak için getirmek zorunda bırakıyor okuyanı. Gerçi Morgan son 100 sayfada kurguyu toparlamayı başarıp, Kovacs'ın karakteri etrafında insanı rahatlatan bir çözümlemeye gidiyor, bu da okuma keyfini yerine getirmeyi başarıyor bir nebze. Gene de, hikaye kurgusu, çözülmenin ve yan karakterlerle hikayelerinin sıkıcılığı nedeniyle başlangıçtaki hazzı yaşatmıyor.    
   
Belleğin bir vücuttan diğerine taşınma hikayesi, bunun insan psikolojisi üzerindeki etkilerinin vuruculuğu üzerinde her ne kadar özellikle de Kovacs, Kovacs'ın Ortega ile ilişkisi ve yan karakterler üzerinden anlatılmaya çalışılsa da, kitap bu yönüyle de çok çarpıcı değil. Konu üzerinde gereğinden fazla bile durulmuş görünüyor olsa dahi, sunum sizi içine alacak ve çarpıcı tespitler yapmanızı, aklınızda sorular uçuşmasını sağlayacak vuruculukta değil. Bu noktada sadece Ortega - Kovacs ilişkisi, ikilinin Kovacs'ın girdiği bedenin (kabuğun) Ortega ile geçmişte yaşadığı birlikteliğin getirisiyle ilginç bir hal almakta ve kitabın sonlarına doğru okuyanı memnun edecek beyin jimnastiği yapabileceği ufak tefek okumalar yaptırmakta.   

Netflix'in sunduğu dünya Morgan'ın
yarattığından çok da farklı değil
Morgan'ın kurguladığı dünyanın sunumu fena değil. Ekranda gördüğünüzde de kafanızda çok farklı bir dünya canlandırmadığınızı anlıyorsunuz. Kurgulanan evrenin tarihiyle ilgili ufak tefek bilgi kırıntıları verilmiş olsa da, geleceğin nasıl şekillendiği ile ilgili daha çok bilgi almayı isteyeceksiniz muhtemelen. Morgan bunun ikinci kitaba taşıyacağı bilinçli bir tercih olarak da eksik bırakmış olabilir. Neticesinde kitabı bitirdiğinizde kafanızda başarılı aksiyon ve tutkulu erotizm sahneleriyle bezeli bir dedektiflik hikayesi kalıyor.   

  Kitap kurguladığı dünya ele alındığında bilim kurgu noktasında doyurucu bir kitap. Ana hikaye her ne kadar bir dedektiflik hikayesi olsa da, bu kitapta bilim kurgu, ana hikayenin kopamayacağı parça. Bu noktada okuyucu eğer Blade Runner tarzı bir technoir klasiği arıyorsa memnun olma potansiyeline sahip. Morgan her ne kadar özellikle iç ses ve ana hikayenin çözümlenmesine dair diyaloglar konusunda akıcılık konusunda biraz sıkma potansiyeline sahipse de özellikle aksiyon konusundaki başarısıyla kitabı mesut şekilde bitirmenizi sağlıyor. Böyle bir roman için 10/7, en kötü 10/6,5 alabilecekken, zaten başarılı örnekleri çok fazla bulunmayan tür içinde 10/8 notunu hak edecek bir kitap. 

BLADE RUNNER 2049

BLADE RUNNER 2049 EFSANEYİ 30 YIL SONRA YENİDEN CANLANDIRIYOR



Denis Villeneuve ve Roger Deakins Büyüleyici Bir Devam Hikayesi Sunuyor 


1982 yapımı kült film Blade Runner’ın ardından, hikâyenin kaldığı yerden fazla boşluk bırakmayacak biçimde devam eden Blade Runner 2049, izlerken doğal olarak ilk filmle karşılaştırmaktan geri duramadığınız bir film. Yönetmen Denis Villeneuve ‘un sinemasına aşinaysanız biraz da bu gözle izleyeceğiniz, sinematografi adına ilk filmin üzerine farklı (daha doğrusu daha büyük) bir dünya yaratmış ve görüntü yönetmeni Roger Deakins’ın da, en azından benim için en iyi işi olmuş açıkçası.   

Filmin üzerine saatlerce yazılabilir; bunu yaparken ilk filmle kıyaslama yapacak olursak, sembolizm meraklılarını doyuracak kadar malzeme çıkacağını sanmıyorum ancak, görüntü yönetmenliği ile birlikte teknik manada son yıllarda izlediğim en iyi film; açıkça söylemek gerekiyor ki film, bir elmas edasıyla ince ince işlenmiş.   

Sinemadan ayrılırken, içimde Interstellar, Inception, Arrival, Her ve hatta daha da eskiye gitmek gerekirse Matrix’de yaşadığım doyumu yaşadım. Size, Matrix gibi sinemadan çıktığınız anda yaşam üzerine felsefi sorgular yaptıracak bir film değil muhtemelen. Ancak konuyu işleyiş, yaratılan dünya ve soluduğunuz atmosfer saydığım bu filmler gibi çok da alışık olmadığınız bir dili barındırıyor. Filmden ayrıldığınızda dolu dolu aksiyon sahneleri izlememiş, hayatı sorgulatacak mesajlar duymamış olsanız bile sinema adına belli mertebede bir doyuma ulaşıyorsunuz; hatta itiraf etmeliyim ki, üç saate yakın süresine rağmen, filmin tadı damağımda kaldı.  

Böyle bir filmi anlatmaya nereden başlanır bilemiyorum. Blade Runner’ın cyberpunk kültürüne yaptığı etkinin (katkı değil, doğrudan etki) bu filmde karşılığı ne olacaktır bilmek zor. İlk filmde yaratılan dünya, daha dar bir açıyla, kısıtlı planlarla izleyene ulaşırken, Blade Runner 2049’da daha geniş açılarda gördüğümüz dünya, ilk filmdekine nazaran etkileyiciliğini kaybetmiş görünüyor. Kendi adıma Blade Runner’da karşılaştığım dünyanın, cyberpunk ve kara film türlerinin kusursuz şekilde bir araya geldiği, çok daha tatmin edici bir görsellik sunduğunu söyleyebilirim. Blade Runner 2049 ise daha büyük planlarda, daha büyük bir dünya sunarken size, detaylara odaklanmanızı zorlaştırmış ve ancak planlar ufaldığında ilk filmdekine benzer (şaşırtıcı) sahneler ve detaylar yakalamanıza olanak vermiş. Bu, uzun süresi ve zorlayıcı hikâyesi göz önüne alındığında yaratılan dünyanın görselliği ile ilgili olarak kafanızda bir bütün oluşturmanıza engel oluyor perdenin karşısında. Elbette ki şunu da göz önünde bulundurmak lazım; bu bir devam filmi ve Blade Runner’ın bıraktığı izler üzerine kurulmuş durumda. Blade Runner ise, ilk izlediğimizde türün öncülü olmasının da etkisiyle yumruk etkisi yaratmıştı; en azından benim için.    
  
Söylemek istediğim şu; hatırlayanlar olacaktır, ilk filmde J. F. Sebastian’ın kendi oyuncaklarıyla doldurduğu apartman dahi filmle ilgili analizlerde kendisine yer bulurken, Blade Runner 2049’da Mad Max: Fury Road’da olduğu gibi yaratılan dünyanın bütünü içinde kendinizi kaybederken daha ufak planlarda ilk filmdekine benzer bir odak noktanız (pek) yok.   

Filmde karşımıza çıkan atmosfer ilk filmi aratmıyor

Bu elbette ki sinematografi adına bir başarısızlık falan değil, izleyenin kişisel tercihi ile ilgili bir yorum. Kullanılan renk paletinden yaratılan atmosfere, kostümlerden kullanılan mekânlara kadar bu filmin sinemada çok fazla karşılığı olduğunu düşünmüyorum. Benzeri bir özenin gösterildiğini hatırladığım son örnek, yukarıda da örneğini verdiğim son Mad Max, Fury Road.   

Üstüne basarak söylemeliyim; şu satırları yazarken dahi filmin yarattığı atmosfer aklımdan çıkmıyor. Her iki filminde yarattığı dünyalar arasında, sunum farklılıkları olmasına rağmen, Blade Runner 2049 da kesinlikle beyninize kazınacak bir görsellik sunmakta. Buna en büyük etkiyse, süresiyle doğru orantılı ağır kurgusu, uzun planları ve Hans Zimmer elinden çıkmış etkileyici müzikleri. İlk filmde Vangelis tarafından yapılmış film müzikleri, sinema tarihinin en etkileyici işlerinden birisiydi hiç kuşkusuz; bu film için de rahatlıkla söyleyebilirim ki, özellikle geniş planlarda size sunulan dünyanın içinde kaybolurken, Zimmer tarafından yazılmış müzikler kesinlikle kurguyla birlikte hareket ediyor ve hafızanızda o sahnelerle yer ediyor. Atmosfer, içinize böyle işliyor işte 2049’da...  

Blade Runner, sinema versiyonundan Ridley Scott’un kendi kurgusuna gelene kadar, Harrison Ford’un canlandırdığı Deckard karakterinin replicant olup olmadığı ile ilgili koca bir soru işareti barındırıyordu. Versiyonlar arasındaki bu kati farklılık, bildiğimiz kadarıyla senarist ve yönetmenin de üstünde ortak payda da buluşamadığı bir noktaydı. Blade Runner 2049 ise, hikâyesini ilk filmin versiyonlar arasında bıraktığı bu muğlaklığı yönetmen kurgusu (Final Cut adıyla piyasaya sürülen versiyon) özelinde verdiği cevap üzerinden yürütüyor. Blade Runner 2049’da ise, “kim replicant kim değil”in cevabı çok daha net veriliyor. Kesin olan şu ki, ilk film felsefi altyapısı göz önünde bulundurulduğunda özellikle de Rutger Hauer’ın hayat verdiği Roy karakteri filmin mottosuna (insandan daha insan) çok daha derin bir yorum katmaktaydı. Blade Runner 2049 ise bu mottoyu filmin başından sonuna kadar çok daha kör göze parmak işliyor, hatta Jared Leto’nun hayat verdiği Niander Wallace karakteri sanki sırf bu nedenle filme eklemlenmiş gibi (ne yazıktır ki işlevsiz) duruyor. Belki filmin konusuyla paralel bir değerlendirme yapmak gerekirse, tersini düşünmek de olanaksız. Lakin bu bilinçli yapılmış gibi görünen seçim,  filmin Hollywood tarzı sonu da göz önünde bulundurulacak olursa, ilk filmin tersine konu kapanmış etkisi yaratıyor ve distopik bir evren içerisinde sizi sonuyla ters orantılı olarak mutsuz ediyor.  

Gerek Blade Runner, gerekse Blade Runner 2049 konu ve hikâye açısından bilim kurguya uzak değilseniz çok şaşırtıcı değil. Filmlerin en büyük numarası, bu hikâyelere kattığı felsefi derinlikleri yanında bunu size sunuş şekilleri. Blade Runner 2049, ilk filmdeki hikâyeyi doğurganlık meselesiyle bir adım daha öteye taşıyor. Film ilerledikçe Ryan Gosling’in hayat verdiği filmin esas oğlanı Joe’nun endişeleri ve umut ettikleriyle insan olmaya ne kadar yaklaştığını görüyoruz. İlk filmin tersine bu kez, başrol üzerinden birçok çıkarım yapmak olası ve ne yazık ki bu kez elimizde bir Roy yok. Filmin başında, Dave Bautista’nın hayat verdiği Sapper Morton’un (karakter oldukça başarılı bu arada) dile getirdiği “mucize” kavramıyla, doğurganlık meselelerini zorlayarak birbirine bağlamak olası ancak din temalı sonuçlara ulaşmak da bu noktada ortaya çıkabilecek bir sonuç. Açıkçası filmin felsefi altyapısını zorlamak için birkaç kez izlemek daha mantıklı. Kendi adıma, filmin yarattığı müthiş atmosfer içerisinde kaybolmayı, zorlayıcı okuma atraksiyonlarına girmekten daha keyifli buldum.  
İki replicantın çocukları olması, bu çocuğun peşine düşen başka bir replicantın ipuçlarını sürerken bu çocuk olduğuna inanmaya başlaması ve “dizayn” edilirken kendisine yüklenen misyonun dışına çıkarak özgür iradesiyle kararlar vermesi ve hatta aşık olması; altında bir çok okuma yapılabilecek bir hikaye olsa da, yaratılan görselliğin, dünyanın, atmosferin bu hikayenin üzerine çıkmış olması filmi birkaç kez daha izlemeyi zorunlu kılıyor diye düşünüyorum.   

Bu noktada şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Aksiyon dolu olmamasına ve uzun süresine rağmen Blade Runner 2049, çok kısa zaman aralıklarıyla tekrar tekrar izlenebilecek bir film bana kalırsa. Blade Runner, yani ilk film ise (film noir estetiğine paralel hikâyenin akışındaki yavaşlığın da etkisiyle) bu kısa zaman aralıklarına (klinik izlemeler hariç) pek elvermiyor. Burada Blade Runner 2049’un çok başarılı bir kurguya sahip olduğunu söyleyebilirim rahatlıkla. Açıkçası film tempo, hikâye ve süresiyle başarısız ellerde fiyaskoya dönüşebilecekken, ilk olarak kurgu, sonrasında ise atmosfer ve oyunculuklar filmden kopmanıza engel oluyor. Hemen eklemeliyim; Denis Villeneuve her işini gözü kapalı izleyebileceğim bir yönetmen ve bu film de bunu perçinliyor. Aynen bir Nolan filmiymişçesine, kime ait olduğunu bilmeden izleseniz dahi perdedeki filmi; stilize estetiği, ağır temposu ama akıcı kurgusuyla bir Denis Villeneuve eseri olduğunu rahatlıkla söyleyebilirsiniz.   

İlk filmde Sean Young – Harrison Ford arasındaki uyumlu gerilim sinema tarihinde gördüğüm en iyi aşk hikâyelerinden birini doğurmuştu. İki oyuncunun arasındaki gerilimden kaynaklanan bu eşsiz aşk hikâyesinin benzeri Blade Runner 2049’da da Joe – Joi arasında da yakalanmaya çalışılmış. "Makine – daha da fazla makine" formülüyle karşımıza çıkan bu aşk ise, ilk filmdekinin tersine gerilimden beslenen “tutkulu” bir erotizmden çok duygusal bir aşk hikâyesine dönüşmüş durumda. Bunda da ana etmen Ryan Gosling ve Joi rolü için seçilen Ana de Armas’ın böyle bir film için fazla yumuşak kalan auraları. Joe ve Joi arasındaki ilişkiye tanık olmaya başladığınızda aklınıza eğer izlediyseniz Her filmi gelecektir bir ihtimal. Açıkça söylemeliyim ki, Luv rolünde izlediğimiz Sylvia Hoeks, bu filmde yaşanacak herhangi bir replicant aşkı için Ryan Gosling’in karşısında olması gereken oyuncuymuş. Filmin hikâyesinden kaynaklanmaktan çok, doğal bir çekim var iki oyuncu arasında ve bu ilk filmdekine benzer bir etki yaratabilirmiş. Aynı şekilde, Ryan Gosling ve teğmen Joshi (Robin Wright) arasında geçen sahneler de, (özelliklede Joe’nun evinde geçen) oldukça iyi.     

Filmin, cgi olarak teklediği en önemli sahne Sean Young’ın, yani Rachael’in tekrar karşımıza çıktığı sahne. Edward James Olmos ve Harrison Ford’un yaşlılıklarıyla karşımıza çıktığı bir filmde, Sean Young’ın da kanlı canlı karşımıza çıkması pek garip gelmezdi bana. Hoş, Deckard da cgi’ın kalitesizliğine tepkisini gösterirmişçesine “gözleri yeşildi, olmamış bu” diyor ama olsun…       
Blade Runner’ın, türün adı her ne kadar The Terminator’de konmuş olsa da tech noir içinde eşsiz bir mücevher olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Film noir ve bilim kurgu’nun bu kadar iyi harmanlandığı başka bir film örneği vermek istediğimizde elimizde zaten fazlaca seçenek yok. Blade Runner 2049’un bilim kurgu tarafında sundukları zaten tartışılamaz ancak film noir tarafında da hakkını vermek, bir iki kelamdan fazlasını edebilmek için tekrar okumaya ihtiyaç olabilir. Gerilimin yer yer müthiş yükseldiği filmin bu açıdan abisiyle karşılaştırmasını yapmak için de iki filmi arka arkaya bir iki kez izlemek gerekebilir. Sinema keyfi adına bu kadar klinik bir izlemeye, incelemeye ihtiyaç var mıdır, orası da meçhul…   

Sansür nedeniyle sinemada izleyemediğimiz bir sahne

Sonuç olarak, başta da belirttiğim gibi son yıllarda izlediğim en doyurucu filmlerden birisi Blade Runner 2049. Tekrar tekrar izlendiğinde hikâyesinde birçok ayrıntı bulunabileceğine eminim. Filmi izledikten sonra, yaşadığım heyecanın üzerine yazdığım bu yazıdaki fikirlerim, sakinleştikten ve belki televizyon karşısında tekrar izledikten sonra değişebilir; ama emin olduğum nokta şu ki, yarattığı atmosfer, oyunculuklar, müzikler ve görsellik hakkındaki düşüncelerim değişmeyecek film hakkında; tek kelimeyle mükemmel…

1 Ağustos 2016 Pazartesi

AUTOMATA


ETKİLEYİCİ BİR BİLİM KURGU: AUTOMATA 

M.S. 2044Artan solar fırtınalar yeryüzünü radyoaktif bir çöle çevirdi ve insan nüfusunu yüzde 99.7 oranında azaltarak 21 milyona düşürdü. Atmosfer dengesizliği karasal iletişim sistemlerinin çoğunu devre dışı bıraktı ve medeniyeti yeni bir teknolojik gerilemeye zorunlu kıldı. Korku ve umutsuzluk dolu bir atmosferde ROC şirketi Kutsal Yolcu - 7000 ( Pilgrim 7000 ) otomatlarını yarattı. Bu ilkel robotlar, kalan son şehirlerde ikamet eden insanları koruyan surlar ve mekanik bulutlar yaratmak için tasarlandı. Şimdi, insanoğlu tarafından iki kaideye göre kontrol edilen milyonlarca robot var;1. kaide robotların herhangi bir canlı formuna zarar vermesini engeller.2. kaide, robotların diğer robotları ve kendilerini başkalaştırmasını engeller.Başkalaştırmak: robotların birbirini başkalaştırması, bilinç kazanması. Birbirlerine bilinç kazandırmaları, toplu bilinç kazanmaları.Bu iki kaide insanları otomatlardan korumak için tasarlandı. Bu kaideler başkalaştırılamaz.
Hikayesinin başlangıcını böyle anlatıyor film. Post apokaliptik bir film olduğu kadar, bittiğinde bir varoluş, özgür kılma ve yaratıcıyı arama serüvenine tanık olduğunuzu düşünüyorsunuz film boyunca. Sistemin süregelen parçaları içerisinde kendine yer bulmak, zamanla varoluş nedenini arama düsturunun önüne set çekmekte elbet, film bu noktada da sorgulayıcı tavrıyla da -ki aslında kabaca sistem eleştirisi diyebiliriz- sürüklüyor insanı: 

Sorgulamayı bırak ve sistemin parçası ol! 

Ne kadar şanslı olduğunu düşündün mü hiç? İyi bir işin var. Harika bir koza dairede oturuyorsun. Rachel ve senin güzel bir kız bebeği sahip olmanıza izin veren sağlık sigortan var. Güzel bir hayat bu Jacq. Kaybetmemek için tek yapman gereken ne biliyor musun? Bu kargaşadan sorumlu tutabileceğin başka birini bul. İşte o kadar. Çöplerin içini bu kadar karıştırmayı bırak. Belki ne kadar şanslı bir adam olduğunu böylece anlarsın.
İnsanoğlu sisteme adapte olduğunda sorgulayıcı tavrına bir kenara bırakırken, aynı tavrın robotlardan gelmesinden duyulan korku, filmin ana temellerinden birisi. Bu, aynı zamanda sinemada bolca işlenen günümüzün yaygın korkularından birisi haline gelen "yabancı" kavramını da sorgulatıyor aslında izleyene. Tek tip insan yaratma kaygısı, özellikle de yaşadığımız ülkenin genel tavrı haline gelmişken, filme anlam yüklemek çok daha kolay bir hal alıyor. 
Bunlar bir kere başkalaştı mı neler olur biliyor musun? O zaman bu ikisi bir üçüncüyü başkalaştırmayı denerler. O zaman mucize yok olur... Salgın başlarburada mucizeden kast edilen, elbette ki bilince sahip olmayan, belki de bilinci sistem tarafından şekillendirilen ve sınırları gene sistemin kendisi tarafından çizilen modern köleler yaratılması.
Senaryo derinliği oldukça tatmin edici olmakla birlikte post apoakliptik atmosfer haliyle oldukça minimal ve seyir keyfi yüksek sahneler, resimler yakalanmasını sağlıyor. Görsel açıdan oldukça iyi bir film bana kalırsa. Rahatsız edici hiç bir noktası yok bu açıdan.

Bir konseptin parçası olarak Automata

Çıktığı senenin hemen hemen aynı konular üzerinde kafa yoran filmlerinden birisi Automata, Ex Machina ve The Machine ile birlikte. Automata muhtemelen prodüksüyon ve bütçe kalabalığından dolayı her iki filmin de üzerinde bir kaliteye sahip. Antonio Banderas pek sırıtmıyor, izlenebilir film ortaya çıkmasına da müthiş bir pozitif katkısı var.

Yaratıcıyı arama serüveni

Jack ( Banderas ) film boyunca, zanaatkar adı verilen, diğeri robotları başkalaştırdığını düşündüğü birisinin peşinden gidiyor, onu arıyor. Bu yaratıcıyı arama serüveni, ikilinin yolları kesiştiğinde ilahi havasında epik bir müzik kullanımıyla süslenen ve iyi resmedilmiş bir sahneyle taçlandırılıyor. O noktadan sonra filmin derdiyle ilgili çözülmeler de başlıyor.

Jack bu noktada inancı, daha doğrusu özgür iradeyi temsil ederken, patronu Bold 'da sistemi temsil etmekte sanki. Sistemin acımasız yönü, Jack gibi çarkların dışında, kendi bilinciyle hareket etmeye, sorgulamaya karar verenleri sindirmeye çalışırken, bir noktada Jack ile aynı tavrı göstermeye başlayan Bold 'da, Jack 'e söylediklerini duyuyor kendi patronundan. 
-Mr. bold, hiç ne kadar şanslı olduğunuzu düşündünüz mü ?


8 Ağustos 2015 Cumartesi

THE MACHINE


Son bir senenin ( film aslında 2013 yılına ait ) Ex Machina ve Automata ile birlikte kafayı aynı derde takmış diğer etkileyici filmi. Bu üç filmi de belli bir konsept olarak kabul edip değerlendirmek gerekirse, her iki filminde arasında olduğunu, ve izlenecekse sıralamada ikinci film olarak seçilmesinin daha anlamlı olacağını düşünüyorum.

Her iki filme nazaran daha düşük bütçeli ve özellikle Automata ‘ya göre daha bir “b filmi” havasında olduğunu da eklemek lazım. Buna rağmen, özellikle aksiyon sahnelerinde hissedilen bu ucuzluk filmin genelinde hiç bir rahatsızlık yaratmamakta.

Tekinsiz atmosferi ve bunu destekleyici tema müziği ile birlikte aksiyon sahneleri gelene kadar doğru görünen oyuncu seçimleriyle birlikte karanlık bir film çıkmış ortaya. Aynı zamanda mekan seçimi ve mekana bağlı karanlık ortamlarda bir noktada b film havası veren bu tatminkar atmosfere katkı yapmış.

Kabaca hikayeye değinmek gerekirse; Vincent, kafayı sibernetik organizmalara takmıştır. Askeri bir tesiste, hayatını kaybetmiş ya da yaralanmış askerler üzerinde tanrıcılık oynarken, çıkan sonuçlarla hasta kızının da hayatını kurtarabilmeyi amaçlamakta, hatta tüm motivasyonunu bunun üzerine inşaa etmektedir. Ava ise, üstün zekası sayesinde bu programın bir parçası ve Vincent ‘a yardımcı olmaya hak kazanmıştır. Ancak sonu Ava ‘nın makineye dönüşeceği bir duruma evrilen istenmeyen olaylar yaşanır.

Hikaye, insan eliyle yaratılmış androidlerin bilinç kazanmasının önüne geçilmeye çalışılması ile ilgili temelde. Özellikle terminator serisiyle yakın dönem popüler kültürde yerini almaya başlayan bir konu yani. Yukarıda değindiğim Automata ve Ex Machina ‘dan çok da farklı değil yani.  Belki biraz da, kazanılan bu bilincin, insan doğasından ne farkı olduğu sorusu üzerine kafa yorulmaya çalışılmış diyebiliriz.
-Spontane birleştirilmiş bilgi. Bilinç.-Beyninin bölümlerini kapatmamamıza gerek olmasının tam da nedeni bu.
-Bekle, neden bahsediyorsun?
-Bilinçli makineler ihtiyacımız olan son şey. Bunun ne kadar tehlikeli olabileceğine dair fikrin var mı? Bu prototipi ancak anlıyoruz. Yeni nesil tasarlandığında ve o nesil makinede başka bir tanesini tasarladığında ne olacak? O kadar gelişecekler ki, onlara karşı çaresiz olacağız. Aylar içinde yok edilebiliriz. Teknolojik bakımdan gelişmiş sınıf hep kazanır.
Vincent ile patronu arasında geçen bu konuşma sonrasında, vincent ‘ın makine ile konuşması da, tüm olayı özetliyor işte:
-Senden korkuyorlar. Çok insansı, çok zeki olduğunu düşünüyorlar. Seni daha çok makineye benzetmemi istiyorlar.
Bunların toplamı aslında teknoloji karşısında yaşamamız gereken korkuyu bize göstermekle beraber, yabancı olana karşı duyduğumuz öfkenin de bir yansıması gibime geliyor film adına.
Vincent: Gerçekten nesin sen? Yaşamın usta bir taklidi değil de, canlı olduğunu nereden biliyorsun?Machine: Thompson ‘un ya da kızının canlı olduğunu nereden biliyorsun? Benim yaşamı ustaca taklidimi diğerlerinden ayıran ne?
Vincent: Onlar insan. Onlar canlı.
Machine: Ama nasıl bilebilirsin? Onların düşüncelerini göremezsin. Bedenlerinden başka onları benden farklı kılan ne?
Filmin, kusurlu diyebileceğimiz yegane noktalarından birisi sanırım Vincent ‘ın kızı ile ilişkisi. Vincent tüm hayatını amacını ona adamışken, o ilişkinin bize yansıyan tarafında hep bir soğukluk, mesafe mevcut. Bu baba – kız ilişkisinde ( ki Vincent ‘ın tanrıcılık oynamasının arkasındaki tüm motivasyonun bu olduğu hesaba katılırsa ) daha fazla derinlik olabilirmiş dramatik havayı güçlendirmek için.

Vincent ‘ı oynayan Toby Stephens ‘ın dingin tarzı, verdiği ani tepki ve yükselmelerde inandırıcılığını arttırıyor ve filmden kopmamanızı sağlıyor.

Vincent ‘ın şirketin zoruyla makine ‘den zorla “bilincini” çıkardığında fena şekilde 21 Grams çağrışımı oldu bende, ki o da bunu “bilinç ya da ruh” diyerek destekliyor sanki.

Kısa olmakla birlikte akıp giden bir film. Özellikle sonlarda izlediğimiz aksiyon sahnelerindeki başarısızlık ( belkide dövüş kareografileri ) her ne kadar filmin sükunetine gem vursa da, bilim kurgu sevenler için kaçırılmaması gereken bir film bence.  
Vincent: seni ne mutlu eder?
Machine: gözlerimi açmak.Vincent: seni ne mutsuz eder?
Machine: gözlerimi açmadan önceki karanlık...

14 Temmuz 2015 Salı

ALIEN: RESURRECTION

Alien Quadrilogy


Dörtlemenin Jean-Pierre Jeunet tarafından yönetilen dördüncü filmi. 

Serinin alt metninde genel hatları ile belli aslında. Üreme, bu paralelde doğurganlığın kadın - erkek arasındaki paylaşımı ve özellikle ilk filmde bu minvalde kabul görmüş ön yargılara müdahale ve buna verilen göndermeler, şirket referansı ile sistem eleştirisi ve üçüncü filmde ayyuka çıkan yaratılış - yaratıcı yani din referansları. 

Dördüncü filmde farklı bir işleyişe sahip değil alt metinlerinde. Ancak, bunu yaparken kendine seçtiği yok, diğerlerinden farklı. İlk filmde, şirketle özdeşleştirebileceğimiz veya onun yansıması olarak kabul edebileceğimiz, hatta bir noktada android ve xenomorph 'un varlığına neden olarak görebileceğimiz geminin, daha doğrusu "mother" ın burada aldığı isim "father". Bu filmin genel kabul görmüş mizah anlayışının getirdiği basit bir gönderme mi, yoksa bilinçli bir tercih mi anlayabilmek ilk etapta zor bana kalırsa. Aslolan şu ki, filmin kabul edebileceğimiz en önemli yanı Ripley 'in klonlanması neticesinde, üremeye dair önceki tüm referanslara bir çözüm getirilmiş... Ve aslında bu yolla daha önce karşılaştığımız ve bazılarına muhafazakar kabuller diyebileciğimiz söylemler etkisini yitirmiş durumda. Bu, aslında son derece dehşet verici bir konu olabilecekken, filmin mizahi yaklaşımı, klonlanmanın insanoğlunun tek tipleştirilmesine evrilebileceği tespitini bize yaptırmıyor. Evet, Ripley 'in başarısız girişimleri gördüğünde düştüğü dehşet bize bazı fikirler veriyor bununla ilgili ama etkisi çok az sürüyor. Ripley 'in kendi klonlarını gördüğünde insani vasıflara sahip olduğunu bize hatırlatması -hüzün, öfke gibi- ve belkide korkması, belki aynı dehşete düşmemizi amaç edinmiş olabilir, hatta Ripley 'in  bu duyguları sadece kendi türünden olanlara karşı hissetmesi, insanlara karşı ise, uzun süre aynı alaycı tavrı devam ettirmesi de, yabancı olana karşı hissettiğimiz soğuk tavrında bir kabulu olabilir. 

Filmin en negatif yönü özellikle Ripley 'in tavırlarında gördüğümüz alaycı tavrı. Filmin sahip olduğu bu espri anlayışı, yarattığı muhteşem atmosferin, görselliğin önüne geçiyor. Cyberpunk 'a kayan muhteşem bir atmosfer, yeşil tonların hakim olduğu eşsiz bir görsellik var filmde. Delicatessen 'den aşina olduğumuz bu görsellik, özellikle yakın çekimlerin kamera açılarına da yansımış durumda. İzleyenin alışık olmadığı bu açılar, karakterleri yabancılaştırmakla birlikte, görselliğe de eşsiz bir katkı yapıyor. 

Ripley 'in bir klon olmasına rağmen, özellikle kendi türüyle karşılaştığında düştüğü dehşetten hareketle insani yönünü de görüyor olmamıza yapılan bir başka katkı da, diğer klonları yaktıktan sonra Ron Perlman 'ın bu yaptığı karşısında "kadınsal bir şey herhalde" tespiti. Tüm bu klonları, Ripley 'den küretaj yaparcasına çıkartılan yaratığı ve hatta gemide yer alan ana kraliçeyi, yumurtaları düşününce, aslında bu mekanik üreme ilişkisinde "father" ın nereye konduğunu anlamak biraz daha kolay olabiliyor. 

Serinin, bildiğimiz tüm bu anne - baba kavramına yapmaya çalıştığı dokundurmaların en dehşet vericisi de gene Ripley 'den geliyor, ki "father" kavramıyla değerlendirdiğimiz de, taşların yerine oturtulması olarak da görebiliriz bunu izleyen adına. 
-Purvis: Sen kimsin ?
-Ripley: Canavarın annesiyim 
Filmin, özellikle de Ripley 'in sahip olduğu bu alaycı tavrın aslında tüm bu karşılaşılan kısır döngü kıvamındaki çaresizliğin bir çözümü olmaması ile de ilişkisi var diyebiliriz. Şirketin sürekli mükemmel organizmaya sahip olma isteğinin, sonucu aynı kapıya çıkan filmlere neden olması Ripley 'in tavırlarında gördüğümüz boş vermişliğin de kaynağı belki : 
Johner: Hey, Ripley. duydum ki daha öncede bu şeylerle karşılaştığında koşmuşsun
Ripley: Doğru
Johner: Wow, peki ne yaptın?
Ripley: Öldüm.
Tüm kısır döngüye rağmen bu filmin seriye kattığı mizahi havayı bir yana bırakırsak, müthiş bir görsellik kattığı yadsınamaz. Derin mevzulara yaklaşımı biraz yüzeysel olsa ve elindeki klonlama teknolojisinin dehşetinden tek bir sahne dışında çok iyi faydalanmasa da, xenomorph 'ların ana rahminden çıkışına ( belkide filmin başında Ripley'den çıkışına) benzetebileceğimiz muhteşem bir su altı sahnesi var. Ekip su altında giderken, nefis bir estetikle arkalarından onları takip eden xenomorphlarla birlikte hepsi de aslında hedefe yönelmiş spermlere benziyor, ki sudan çıkmaya çalıştıklarında karşılaştıkları yaratıkların yüzeyde bıraktığı zarımsı tabaka da gene doğum anında yırtılan keseye benzemekte ve ekip, yüzeye ulaştıklarında da diyebiliriz ki bu, bir doğuşu simgeliyor. Filmin sonunda gördüğümüz yaratığın, geminin penceresindeki minicik bir delikten uzaya parça parça savrulmasının da bir kürtaj gibi sahnelendiğini söyleyebiliriz ki, bunu yapanların da bir android ve klon olması da başka bir ironi. 

Sürekli tekrar ettiğim mizahi hava filmin izlenişine ne kadar pozitif etki yapıyor kuşkulu, benim açımdan o noktada sıkıntı var, ancak anlattıkları etkileyici ve o muhteşem görsellikle birleştirildiğinde, Ripley 'in abartılı hareketlerine rağmen etkisi yadsınamaz. serinin birazda yabancı olana karşı duyduğumuz korkular üzerinden hareket ettiği gerçeği etkisi bu filmde her ne kadar farklı bir hal almaya başlasa da, özellikle Ripley 'in bu noktada gösterdiği tavırda bizim bu içgüdüsel korku karşısında aldığımız tavrı net şekilde gözler önüne seriyor...
(ripley, call 'ın android olduğunu anladıktan sonra):
-Bilmeliydim. hiç bir insan, bu denli insancıl değil...

10 Temmuz 2015 Cuma

ALIEN ³

Alien Qadrilogy


-Bize dayanma gücü ver tanrım. Kızgın Tanrı 'nın gözünde, zavallı günahkarlar olduğumuzun farkındayız. O gün gelene kadar halkanın kırılmasına izin verme. 
Serinin David Fincher tarafından çekilen üçüncü filmi. Seriyi gene bir bütün olarak ele almak gerekirse, Ridley Scott imzası taşıyan ilk filmin atmosferine daha yakın bir film diyebiliriz. Elbette ki gene karanlık ve tekinsiz bir fim elimizde ki, ancak bu sefer ikincinin aksine daha az aksiyon, ama çok daha klostrofobik ve yer yer mekanın etkisi ile steampunk havası veren bir film. Son derece stilize renk, mekanın bir karakter gibi etkili kullanımı ve etkili atmosfer, aslında görsel olarak filmi muhteşem bir noktaya taşıyor. Yakalanan kamera açıları hatta genel manada güçlü kamera kullanımı filmin görselliğinin onu ayakta tutan yegane etken olmasını sağlamış. 

Tüm filmlerin sahip olduğu güçlü referanslara bu filmin katkısı, daha önce pek dillendirilmemiş olan din mevzusunun artık genel işleyişin parçası olması. Elbetteki, özellikle ilk filmde bilinmezlikle paralel yabancıya karşı takınılan gene tavır, bu filminde temel çıkış noktası. Ancak, yaratıktan ziyade, düştüğü ortamın içinde "yabancı" olarak kalan Ripley gözümüze sokuluyor ilk olarak. Erkek egemen ve son derece muhafazakar görünen cemaat içerisinde, Ripley, aslında tam da ilk iki filmde xenomorph 'un yerine geçiyor filmin başlarında. 
-Bu kadının; mahkumlar ve personel ile konuşmasına onay veren "şirket" politikasını onaylamıyorum.
-Kardeşimiz, her yabacı varlığın özellikle bir kadını huzuru bozan, ruhsal birliğe tehdit olarak gördüğümüzü söylemek istiyor. 
Dini referansların bu kadar sık karşımıza çıktığı bir filmde, elbet bir kurtarıcıdan da bahsetmesi gerekirdi filmin. burada, tanrı kavramı olduğu kadar, şirket referansı da oldukça güçlü verilmekte. Elbet filmlerin ana kahramanı olarak Ripley kurtarıcı, lakin yukarıda da belirtildiği üzere, onay veren, ikinci filmde olduğu gibi onu "gönderen" üst akıl olmasından da hareketle, aslında tanrı varlığından çok kurtarıcı rolüne ilk bürünen " şirketin " kendisi. 
-Neden şirketin gelmesini ve silah getirmesini beklemiyoruz? Neden intihara atalım kendimizi...
-(Ripley) Çünkü onlar öldürmeyecek. Sizleri, gördünüz diye öldürebilirler ama onu öldürmeyecekler...
Buradan hareketle de, kurtarıcı rolüne bürünmesi beklenen şirketin, aynı zamanda kimin hayatta kalacağına karar veren, yaşama hakkını belirleyen tanrı rolünü de çaldığı tespitini yapabiliriz. 
-Bu çılgınlık! Saçmalık! Bizi öldürmezler.
-Bunu ilk duyduklarında "mürettebattan vaz geçilebilir" idi. Daha sonra denizcileri gönderdiler. Onlardan da vaz geçildi. Siz mahkumlardan mı vaz geçmeyeceklirini
sanıyorsunuz? Uzayın dibinde tanrı inancı edinen mahkumlar. Bununla ilgili planlarına müdahale etmenize izin verecekler mi sanıyorsunuz? Bizim iğrenç olduğumuzu
düşünüyorlar.  
Aslında tam da kapitalizme yakışır bir tavır. 

Bu arada, filmde yer alan ironilerden biriside, mahkumların bir noktada kurtarıcı rolüne büründürdükleri şirketin, tam da bu rolde bir aziz göndermesi, yani Bishop 'u, ki gördüğümüz üzere gene kendi yarattıkları bir azizi, bir android 'i. Hoş bu kez android değil, insan rolünde çıkıyor bu aziz karşımıza. İlk filmde Ripley 'e en büyük kazığı atan, ikinci filmde adına yakışır şekilde Ripley 'in kurtarıcısı olup bu filmedeki kurtarıcı rolüne de belli ki ısınma turları atan Bishop. 

Filmin güçlü yanlarından birisi sahnelerin kazandıkları anlamlar. Başta da belirttiğim üzere, kendine has kamera kullanımının getirdiği bazı artılar var filme ve bunlardan en önemlisi ayna karşısında kafayı sıfıra vurup o ikonik görüntüsüne kavuşan Ripley 'i ilk gördüğümüz an, xenomoprh 'la karşılaştığında, onları profilden gördüğümüz ve Ripley 'in kafayı yana yatırdığı an... 


Sinema tarihinin en ikonik anlarından birisi...

Bunlara ek olarak, en can alıcı anlardan birisi de, düzenlenen cenaze töreni oluyor. Filmin, dini göndermeleri, kurtarıcı ve yaşam hakkına karar verici tanrıyla ilişkisi açısından, bu cenaze sırasında yaşananlar da güçlü referanslar. Her ölüm, aslında yeni bir yaşamın başlangıcı...
-Bu çocuğu ve bu adamı sana bağışlıyoruz tanrım. Onlar gecelerimizin gölgesinden alındı. Karanlıklardan ve acıdan arındılar. Çocuk ve adam dünyamızdan çok uzaklara
gittiler. Sonsuza kadar ölümsüz ve ebediler artık. 


-Neden?
Neden masum insanlar cezalandırılır?
Neden kurban edilir? Neden bu acı?
Verilmiş sözler yok.
Hiçbir şeyde kesinlik yok.
Sadece bazıları çağrılır, bazısı kurtarılır. Geride kalanların başbaşa kaldığı acı ve zorluğun derecesini asla bilmeyecek. Bu insanları sonsuzluğa gönderiyoruz iç huzuruyla.
Her tohumda bir çiçeğin açma umudu var.
Ve her ölümde, ne kadar küçük de olsa, her zaman yeni bir hayat var.
Yeni bir başlangıç.
Amin...

Tam da burada, her tohumda bir çiçeğin açma umudu olmasında ki gibi, kendine bu kez bir dört bacaklı memeliyi ana rahmi olarak seçmiş xenomorph, o rahmi parçalayıp, adeta çiçek açarmışcasına dışarı fırlıyor, doğuyor.



Ve gene tam da "ve her ölümde, ne kadar küçük de olsa, her zaman yeni bir hayat var. Yeni bir başlangıç" dizelerini duyarken, yeni doğmuş Xenomorph ayağa kalkmaya başlıyor, doğumunu müjdeliyor. 



Ve Amin... Bu kelimeyi duyduğunuzda da, ekranda beliren xenomorph 'un çıkardığı seste, adeta "amin" dediğinizi duyuyorsunuz, meydan okurmuşcasına...

9 Temmuz 2015 Perşembe

EYEBORGS


" Geçici güvenlik uğruna temel özgürlüğünü feda eden insanlar ne özgürlüğe ne de güvenliğe layıktırlar. " 
Benjamin Franklin 

2009 yapımı az bilim kurgu soslu bir macera filmi Eyeborgs. Person of Interest ile benzer bir konuyu işliyor. En kolay böyle açıklanır herhalde. Filmde tanıdık yüz yok pek, oyuncu sayısı zaten çok fazla değil ama en tanıdık gelecek olan Danny Trejo. Kendisi gitar tamircisi rolünde! Başrolde Adrian Paul, onu da anca izlediyseniz Highlander 'ın dizisinden hatırlarsınız. 

Konuya gelecek olursak; Amerika 'da birbirinden ayrı, halka açık ve gözetim kameralarını tek bir ağ altında birleştiren ve her türlü elektronik iletişimi görüntüleyen Odin ( optical defence intelligence network ) adı verilmiş sistemin varlığı üzerinden derdini anlatmaya çalışan bir film karşımızdaki. Odin kapsamında hareketli gözetim kameraları mevcut etrafta, bunlara da Eyeborg adı veriliyor. Boy boy robotçuklar. Odin'in yavaş yavaş Skynet kıvamında kontrolü ele aldığını anlamaya başlayan kahramanlarımızın uyanış macerası birazda. Film belli ki çok düşük bütçeli, Show Tv 'nin gece kuşağında yayınlanan filmler gibi, ama izlettiriyor kendisini, hikayesi iyi, oyunculuklar kötü değil. En azından ciddi bir derdi var filmin, ki en önemlisi bu. 

Eyeborg 'lar sağda solda gezindikleri için durmadan, her yaptığınız kayıt altında ( big brother is watching you, evet ). Bu nedenle bir suç işlendiğinde, eyeborgların çektiği videolar kullanılıyor kanıt niyetine, olayı açıklığa kavuşturmak için. Lakin kilit nokta şu; kanıt olarak çekilen videoları izlerken, tanıklar olayların videolarda gözüktüğü gibi olmadığını iddia edebiliyor. Misal şöyle bir muhabbet var: Bir suç var ortada, eyeborglar tarafından çekilen video izlenirken, suçlu olarak yakalanan paranoyak arkadaş ben masumum demeye getiriyor, ki videoyu izleyen polislerle şöyle bir diyalog geçiyor: 
polis: kendi gözlerimle gördüklerime inanmayım mı yani ?
paranoyak arkadaş: kendi gözlerinle görmüyorsun. onların gözleriyle görüyorsun... 
Filmde yer alan en vurucu cümle bu, tüm film de zaten bu cümlenin üzerine yazılmış gibi duruyor. Bana kalırsa çarpıcı bir çıkış noktası. 

Odin, tüm iletişimi kontrol edebilme yeteneği kazanıp, bir nevi skynet işlevi de görünce yavaştan manipüle de etmeye başlamış politikayı. O noktada da ince görmüş film. Filmdeki bir sorgu sahnesinde, seçimler sonrası Amerika başkanı seçilen kişiyle ilgili şöyle bir diyalog geçiyor polis ve paranoyaya bağlayan arkadaş arasında. 
Bizim deliye bağlamış arkadaşımız, başkanı seçenin insanlar değil, Odin olduğunu söylemeye getiriyor: 
" ...oy falan vermedin, darbeydi o. bilgisayarlı oylama. kağıtlardan kontrol yok. sandık çıkış anketleri onu bütün gün arka kısımda kaldı gösterdi ve sonra bilgisayarlar yeni başkanın o olduğunu anons etti....
( sorguyu odanın dışından izleyen farklı iki polisin, bunun üzerinde birbiriyle yapıtğı muhabbet )
...onların adamı kazanınca demokrasi, bizim adamımız kazanınca darbe.
-aslında ben diğerine oy verdim.
-gerçekten mi? ben de..... "
Tanıdık geldi mi?

8 Temmuz 2015 Çarşamba

ALIENS

Alien Quadrilogy


Alien serisinin ( alien quadrilogy ) ikinci filmi. James Cameron tarafından yönetilen film, 1986 yapımı. 

Serideki tüm filmleri bir bütün olarak ele almak gerekirse, Ridley Scott 'un çektiği ilk filmden daha ayrı bir noktada, çekilmiş en iyi aksiyon filmlerinden birisi olduğunu söylemek lazım. Scott 'un ilk filmde yarattığı gerilim ve korku ögelerini bir yana bırakarak, Ripley 'e ilkinde yavaş yavaş kazanmaya başladığı asker karakterini tam oturtmuş ve atmosferi sürekli aksiyonla güçlendiren, savaş havasında geçen bir film. 

Konu ilk filmin 57 yıl sonrasında geçmekte. Ripley, Alien yumurtalarına ulaşılan lv-426 gezegenine kurulan koloniye gönderiliyor bu kez bir grup askerle birlikte. 

Filmin dikkat çeken ilk yanı, Alien 'da ters yüz edilen bildiğimiz tabiat kanunlarını ( bu noktada biraz ahlak anlayışıyla da ilgili ) tekrar ters yüz ederek normalleştirmeye çalışması. İlk filmde, kendisine ana rahmi niyetine bir erkeği seçen yaratık, bu sefer (kabus bile olsa) olması gereken yerde, yani bir kadının rahminde beliriyor. 

İlk filme yapılan ikinci dolaylı gönderme ise Ripley 'in " ben asker değilim " yakarışı. İlk filmde yavaş yavaş ipleri eline alarak hafiften askere dönüşen Ripley 'in bu dikkat çekici dönüşümü de, aslında bu filmde tam karşılığını buluyor ve Ripley tam da dönemin filmlerine uygun bir Rambo haline geliyor. Cameron ilk filmden kalanla referansları kendi lehine temizleyip tekrar içini doldururken Ripley 'de olduğu gibi rollerin çok daha net ortaya çıkmasını istiyor. Ripley " ben asker değilim" derken, onun yerine bu referans filmin başında çok daha keskin bir geçişle Vasquez 'e yükleniyor mesela. Kadın, annelik görevini geri aldığı kadar, aslında tabiatın mükemmellik tanımına ( xenomorph ) karşı da en sert tavrı Vasquez 'de buluyor. 

Tüm bu muhafazakar geri dönüşlerin en kör göze parmak olanı da android Bishop (aziz) karakteri. İlk filmden kalan düşmanlıkla Bishop 'a karşı tavrını gösteren Ripley 'e rağmen, neden aziz adını aldığını görüyoruz filmin sonunda. 

Ana rahmi olarak gene ilk filmin aksine kadın vücudu seçilirken, yabancı olana karşı tavırda ise ilk filmle paralel bir tutum sergileniyor. İnsanoğlunun kararlarında mantıktan önce içgüdü ve duyguların geldiğini de vurgulayan ve bunu korkuyla bağdaştıran bir tutum ve vurgu yapılıyor filmde: 
- Bakın hepimiz için duygusal bir an bu biliyorum. Ama acele kararlar almayalım. Bu açıkçası, önemli bir tür ve kafamıza göre yok etmeye hakkımız olduğunu sanmıyorum.
-(ripley) Yanlış! 
Filmin çekildiği yıllarda soğuk savaşın getirdiği, görmediğinden korkma paranoyasının bir yansıması gibi düşünüyorum ben bu "yabancıya" karşı duruşu. Burada bir parantez açıp, yaratığa verilen ismin xenomorph olduğunu da hatırlamak faydalı olabilir. 
xeno: yabancı
morph: şekil ( değiştiren ) 
Aslında serinin ilk iki filmi de, dönemin korkularına paralel, bilinmeyene karşı bir duruş, yabancı korkusu üzerine kurulmuş durumda. Bununla birlikte sürekli gözden çıkarılabilir mürettebat vurgusu, xenomorph 'un ele geçirilmesine karşı istek, bilinmeyen bir üst güç vugusu - şirket varlığı, tüm bunlar bir araya geldiğinde de kapitalizme karşı duruşu da net filmlerin. Hatta ilk filme geri dönmek gerekirse, Ash 'e yakıştırılan orospu çocuğu yakıştırması da Ripley 'in, dolaylı ya da doğrudan şirkete yapılmış bir tanım. 

Filmin başından itibaren Cameron 'un, doğurganlığı tabiatın sunduğu bilindik tavra döndürmesinin arkasındaki muhafazakar tavır Ripley'in küçük kız Newt ile arasında kurduğu bağın sonucunda ona annelik içgüdüsü ile sarılmasıyla da örtüşüyor, ki Newt 'in de buna karşılık Ripley'i " anne " olarak görüp bunu dile getirdiğini söylemek lazım. Bir şekilde Cameron'un anne - baba / kadın - erkek rollerinin sınırlarını yeniden çizerken bunu Newt - Ripley arasındaki ilişki ile bağdaştırması da anlaşılabilir oluyor. Tavır net, tabiatın kanunları Newt - Ripley için normalleştiriliyor veya tam tersi. Kaldı ki, ne kadar maskülen bir askere dönüşüm yaşasa da Ripley 'in gerçekte anne olduğunun gözümüze sokulması ve filmin sonlarında Ripley 'in ana kraliçeye " bitch " diye seslenmesi de tüm bu yeni rol dağılımının sonucu. Hatırlanabileceği gibi ilk filmde android Ash 'i öbür tarafa postalaması sırasında "son of a bitch" derken, aynı muameleyi yaptığı xenomorph 'a " bitch " yakıştırması yapıyordu. Tabi ki burada kast edilen " bitch " aslında şirket olarak değerlendirilebilir yukarıda belirttiğim gibi, lakin yüzeysel bakıldığında da göndermeler anlamını bulmakta. 

Elbet burada tüm bu referans ve göndermelerin filmin kendi içinde bir temele oturtulması için yapıldığını söylemek mümkün, lakin bir noktada Cameron 'un filminin ilk Alien filmine tepki olarak çekildiğini! bile söyleyebiliriz safça düşünerek.

ALIEN

Alien Quadrilogy


1979 tarihli Ridley Scott filmi. tarihin belki de en iyi " gerilim " filmlerinden birisi. 

Nostromo 'nun, her 12 saniyede bir tekrarlanan ses nedeniyle mürettebatı rotanın yarısında uyandırmasıyla başlayan, neredeyse film boyunca hiç bir şey göstermeden, konuşmadan ve müzik çalmadan insan sinemada nasıl gerdiriliri gösteren başyapıt. Alien 'ı ilk gördüğümüzde filmin bir saati dolmuş oluyor, ikinci görüşümüzde de belki üzerine bir 15-20 dakika daha geçiyor neredeyse. 

Scott 'un başarısı muhtemelen mekanları gerilimin ana etmeni olarak kullanması. Nostromo 'nun içinde havalandırmadan çıkan o ses çoğu sahnede müzik kullanımına bile gerek bırakmadan tempoyla uyumlu şekilde tedirginliği, tekinsizliği arttırarak insanı geriyor. Veya Ripley 'in topuklamaya çalıştığı sahnelerde sürekli çalan sirenler, yanıp sönen ışıklar, patlayan borulardan çıkan buharlar aksiyona çalan heyecanı körüklüyor. Müziğin etkisi ise minimumda. Yani konsantrasyonu ayakta tutan Alien 'ı göremememizin verdiği tedirginlik ve geminin yarattığı tekinsiz atmosfer. Misal, Kane 'in yumurtaları bulduğu bölümde, o tekinsiz ve bilinmezlikle dolu mekanda zaten ne olacak diye bekliyorsunuz istemsizce. Ortam o kadar iyi hazırlanmış ki buna, adeta Kane 'in " başına gelecekleri " ( buradaki ironiyi hatırlayan olur belki ) biliyorsunuz. Ancak bu hazırlık fayda etmiyor ve bum... Filmin minimum müzik - diyalog olan sahnelerde en büyük numaralarından birisi de sahnelerde sizi korkutan ani patlamalar. 

Sevimli yaratığımızın baba rahmine girmesiyle birlikte, kuralları koyan Mother 'ın uzantısı olarak görebileceğimiz Ash 'ın, yaratığımızı tanımlarken sonunda ahlak kelamını ettiği tanımını değerlendirirken, aslında "alien" ı yaratık olarak değilde, diğer manada yani "yabancı" olarak okumakta da fayda var. 
(yaratığı kast ederek) ...hayranlık duyuyorum. Doğallığına hayranlık duyuyorum. Sağ kalmaya kararlı, vicdan, pişmanlık ya da ahlak kuruntularından arınmış. (bir androidden mükemmeliğin tanımı)
Burada bahsettiğimiz mükemmeliğin, ahlakla ilişkisinde, sistemin sahibi kimliksiz "Mother" ın mürettabatı gözden çıkarılabilir gördüğü kapitalist ahlak anlayışında da görebiliyoruz. Bize göre kusurlu iken, Ash, onun üzerinde bulunan Mother ve mükemmelliğin tanımı Alien. Diğer taraftaysa aslında ne olduğunu (bile) bilmedikleri bir " yabancıdan " korkan gemi mürettebatı. Bu vurgu, aslında izleyiciye de yapılmış durumda. Belirttiğim gibi neredeyse 1 saat boyunca doğru düzgün karşılaşmıyoruz yaratığımızla, ne olduğunu göremiyoruz, bilemiyoruz... 

Ash 'in (bir yerde Mother 'ında tabi) ahlak tanımıyla, insanoğlunun ahlak anlayışı arasında temel farkın en net oraya çıktığı an ise, Ripley 'in tüm itirazına rağmen, yaratığın gemiye girmesine neden olan durum, yani Kane 'in gemiye alınması. Ripley, buna karşı çıktığı için mürettebattan tepki görüp hemcinsinden tokat yerken, bu aslında kimseyi geride bırakmama düsturunun, yani insani bir duygunun ve ahlak anlayışımızın da dışa vurumu. Kimseyi geride bırakmıyoruz, buraya kadar tamam, ancak bu sahnelerde otoritesine karşı gelinen, hatta hemcinsi tarafından tokatlanan; lakin ipleri eline alması gerektiğinde 180 derecelik dönüşle eli sliahlı, maskülen bir askere dönüşen Ripley oluyor, ahlaki sorumluluk hissinden Ripley'i tokatlayan Lambert ise salya sümük. Filmin sonunda kurtulansa, erkekten doğma Alien'ı öldüren kadın asker Ripley.