13 Temmuz 2015 Pazartesi

LOUDER THAN HELL

MANOWAR


Adının aksine çok gürültülü olmayan, ve biraz basit kaçan, 1996 çıkışlı Manowar albümü. Arkasında bıraktığı Kings of Metal ve The Triumph of Steel ‘den bir gömlek aşağıda, (aslında son derece kompleks yapısıyla, konsept bir albüm olan The Triumph of Steel ile karşılaştırmak bile hakaret olur diye düşünüyorum) muhtemelen sound olarak çok uzak görünse de Fighting the World ile aynı kulvarda bir albüm. Şahsen, özellikle The Triumph of Steel ‘de ki kadro korunabilse imiş, çok daha iyi, çok daha kompleks bir albüm ortaya çıkabilirmiş diye düşünüyorum. 

Logan ‘ın çaldığı ilk albüm, etkisini hissettiriyor, benim açımdan kötü yönde ancak. Colombus ‘un da geri dönmesi ile, gene benim açımdan Manowar tarihinin en basit halkalarından birisi ortaya çıkmış müzikal anlamda. Şarkıları kurtaran ana etken elbette ki Eric Adams, ancak o bile belkide tüm albümler içinde en kolaya kaçtığı işi yapmış. Gene de, şarkılardan vokali çıkarttığınızda, elde kalan pek tatmin edici olmayacaktır diye düşünüyorum. Ha iyi yanı yok mu albümün? Var elbetteki, son derece basit ritmler ve rifler, şarkıları kolay dinlenir ve akılda kalır yapıyor. Return of the Warlords ve özellikle de Brothers of Metal de albümün iyileri. 

Şarkılara göz atmak gerekirse; 

Return of the Warlords başından sonuna kirli vokalin nefis, solonun güzel, özellikle soloda kendini iyice belli etmeye başlayan bas gitarında daha bir güzel çaldığı şarkı. 

Brothers of Metal muhteşem bir marş olmakla birlikte, De Maio adamın beynine beynine vuruyor gene. Koro kullanımı, bir önceki albüm olan Kings of Metal 'i çağrıştırmakla birlikte, çok derinlerden gelen bir scream melodisi vardır ki, şarkıyı sevmek için yeterlidir. Bas gitar gene etkisini hissettirir güzelliğiyle. 

The Gods Made Heavy Metal davulun son derece temiz ve basit ritmine kendinizi kaptırdığınız, kirli vokalin gene etkileyici olduğu lakin hız manyağı Logan 'ın attığı soloyu başarısız bulduğum bir şarkı. 

Courage en sevdiğim Manowar balladlarından birisi, ki pek sevmem Manowar ‘ın bu tip şarkılarını. Tertemiz bir vokal, klavye ve bas gitar... Nefis. 

Number 1 çok basit, hızlı, akılda kalıcı ve güzle bir ritm üzerinde giden parça ve vokalle etkileyici oluyor elbetteki. Tüm basitliğine rağmen, ritmdeki güzellik ve vokal melodisi ile benim için standartların biraz üzerinde bir şarkı. Etkileyici bir solosu olmasa da, özellikle sonlarda tutturulan gitar melodileri çok güzel. Davulun gösterişsiz, basit soundunu dolduran ise bas gitar. Kirli vokalin güzelliği, kompleks olmayan bu şarkıyı ayakta tutan yegane etken. 

Outlaw hızlı ve gürültülü bir şarkı iken, gene vokalin gücüyle ayağa kalkıyor. 

King, ballad olarak başlamakla birlikte, şarkının güzelleştiği yer orkestranın yerini davul ve gitara bıraktığı, yani hızlandığı bölüm. Davul gene Fighting the World günlerine dönmüş, üzerine bir şey koyamamış, son derece basit gitar riffleri üzerine kurulmuş olsa da, parçayı dinlenebilir kılan taraf da bu basitlik aslında. Eric Adams aslında Manowar dinlemek için yeterli sebep, bu parçada da durum değişmiyor. Aslında şarkıda, davul gibi Fighting the World günlerinden kalma, bunu da en çok koronun girdiği nakaratta hissettiriyor. Sözlerde de Fighting the World ile arasındaki organik bağı duyacaksınız zaten. Bas, şarkıyı güzelleştiren etkenlerden. Kıssadan hisseye, aslında dijital olarak araya serpiştirilmiş vokaller olmasa, çekilmez bir parça olabilirmiş. 

Today is a Good Day to Die, feci karizmatik ismi dışında pek bir numarası olmayan, ara ara gitar tınılarının güzelleştirdiği güçlü bir enstrümantal. 

My Spirit Lives On, Logan 'ın hızlı çalayım da ruhsuz olduğum anlaşılmasın kontenjanından albüme soktuğu, ağır olacak ama bir hilkat garibesi. 

The Power, gene basit ancak sevdiğim rifflerle başlayan, hızlı fakat gürültüsüz bir şarkı. Vokalin gene her türlü güzelliği yaşattığı, basit davula çok güzel bir bas gitarın ve güzel gitar tınılarının eşlik ettiği, hızlı fakat şarkının ruhuna uygun soloların olduğu bir şarkı.

MANOWAR

Grubun diskografisine bir göz gezdirmek için:

Battle Hymns (1982)
Into Glory Ride (1983)*
Hail To England (1984)*
Sign Of The Hammer (1984)
Fighting the World (1987)
Kings of Metal (1988)
The Triumph of Steel (1992)*
Louder Than Hell (1996)*
Warriors of the Wolrd (2002)
Gods of War (2007)*
Battle Hymns MMXI (2010)
The Lord Of Steel (2012)*
Kings of Metal MMXIV (2014)

THE TRIUMPH OF STEEL

MANOWAR


Manowar 'ın en iyi işlerinden birisi. muhtemeldir ki, en kompleks olan da budur, 1992 çıkışlı The Triumph Of Steel.

Grubun yıllar içinde kadrosuna kattığı davulcular içinde, en iyisinin hangisi olduğuna bir türlü karar veremedim. Rhino ‘mu, Hamzik ‘mi? Her ikisi de oldukça agreasifken, teknik olarak, hangi albümü dinlesem, onda çalan davulcuyu daha çok seviyorum. The Triumph of Steel 'de de aynı şey söz konusu. Rhino, son derece süratli çalan bir adam. Çok yaratıcı atakları var ve zillerle yaptıkları gerçekten kendisine hayran olmamı sağlıyor. O nedenle, The Triumph of Steel her defasında dinleyip daha da çok sevdiğim bir albüm. Bu yüzden, The Triumph Of Stee’ i her dinlediğimde oyumu Rhino ‘ya veriyorum. Aynı şey gitaristler içinde geçerli aslında, Shankle ‘mi, Ross the Boss ‘mu? Bu albüm özelinde, gitaristlerin kim olduğunun çok önemli olduğunu düşünmüyorum neyse ki. Sanırım Ross the Boss olsaydı da, çok farklı bir tadı olmazdı albümün. Bu nedenledir ki, The Triumph of Steel ‘i, Manowar tarihinde, en yetenekli adamların bir araya geldiği albüm olarak görüyorum. Scott Colombus ne kadar sevsem de, yukarıda bahsettiğim iki davulcudan ne yazık ki daha iyi bir davulcu değil. Aynı şekilde, Karl Logan ‘ın da, teknik olarak ne kadar üst düzey görünse de, bahsettiğim iki gitarist yanında yaratıcılık ve ruh olarak bir gömlek altta kaldığını düşünüyorum. Melodiler içinde Eric Adams ‘ın vokalinin de , Manowar 'da ki enstürmanlardan birisi olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. 

Achilles, agony and the ectasy in eight parts

İlk parça, yani sekiz bölümden oluşan achilles, agony and the ecstasy in eight parts belkide albümden ayrı değerlendirilmesi gereken bir efsane. Sözlerin, müzikle uyumu gerçekten de muhteşemdir. Anlatılmak istenen, dolandırılmadan sunulur, sözlerde neyse duygu, müzikte de odur. 

Adında da yazdığı gibi sekiz bölümden oluşur : 

Hector storms the wall güçlü gitar riflerinin, dobule crossların ve scream vokalin alt tonlarının uçuştuğu, gaza getirici açılıştır. 

The death of patroclus orglar eşliğinde, tertemiz bir vokalle, ağıt yakarmışcasına girer Eric Adams "oh friend of mine , how to say goodbye" derken ruhunuza dokunarak. "this dear friend, how we ll say goodbye" derken canınızı acıtır adeta yumuşacık sesiyle. 

Funeral march da gitar, çanlar eşliğinde bir uğurlama, melankolik bir marştır işte. 

Armor of the gods zillerle başlayan bir davul şov, zırh dövülürmüşcesine kulaklarınızda yankılanan ziller, davul, bateri, hızlı double crosslar... Yaklaşık 6 dakikalık bir davul solo. 

Hector's final hour 'da kulağınıza fısıldar Eric Adams. Senfoniktir biraz yükselirken vokal, ve o temiz vokale eşlik eden koro da yükselirken, Gene uhrevi dünyanıza ufakça bir dokunur melodi. 

Death hector's reward, speed 'e selam çakar, güçlü gitar riffleri eşliğinde, sağlı sollu gelen vokal tüm gücüyle haykırır size. "kill" derken, "die" derken duyarsınız çığlığı, yankılanır kulaklarınızda, güçlü davulla. 

The desecration of hector's body dümeni De Maio 'nun aldığı enstrümantal bölümüdür gene parçanın 

The glory of achilles 'de davul ve bas gitarın gücünü rahatlıkla hissedersiniz trash e selam çakan bölümde. bir Manowar klasiği olarak, sağlı sollu gelen vokaller gene temiz olmaktan uzak, screame yakındır. Ve elbetteki adamsın melodiyi çığlıklarla sürüklediği bölümler. Evet, gene çığlıklarla konuşur, söyler Eric Adams. Şarkıdaki yegane gitar solosu da bu bölümdedir. Hızlı, melodik olmaktan uzak bir performans solosu.

Metal warriors girişinden itibaren gene vokalle öne çıkan bir parça. "now the world must listen, if you are not into metal, you are not my friend" dizelerinin katıksız scream vokalle dile getirildiği anlarda, temiz çığlıklardan her kelimeyi tek tek seçebilirsiniz. Bu açıdan, güçlü rifleri ve soloları ile birlikte şarkı üst bir noktaya yerleşiyor. Vokal aralığının tüm detaylarını gördüğümüz parçada bas gitar, arkada ritm gitar gibi tırmalıyor. 

Diğer şarkılara da göz atmak gerekirse: 

Ride the dragon son derece hızlı, gitar ve davulun enfes çaldığı bir şarkı. Vokal sağlı sollu gelirken, davula da yuh artık diyoruz. Bas gitarın arkada ritm gitar gibi tırmalıdığı bölümde, Shankle tekniğinin tüm güzelliklerini duyuruyor soloda. İyi davul atakları bulunan parçada, zil kullanımı üst düzey. 

Spirit horse of the cherokee, kızılderili ritimlerini duyduğunuz ve davulun hızıyla yer yer "yuh" dedirtecek bir parça. 

Burning güçlü davul ve gitar rifleriyle akılda yer ederken, ince ayrıntı arkada derinden gelen vokalin çığlıkları. 

The power of thy sword yıldırım gibi bir davul atağı ve koroyla başlarken, zil kullanımında gösterilen maharet ve çığlıklar gene dikkat çekici. Kılıçların ihtişamlı sesi ortamı güzelleştirirken, bas gitar gene ritm gitar görevini devralmış gibi kulak dolduruyor. Çok güzel bir soloya sahip parça, ortalarda hız keserek orga yer açıyor. Burada orgla birlikte temiz vokal, uhrevi dünyanızı okşarken, kılıçların tekrar çekilmesiyle sağlı sollu vokaller ve harika zil vuruşları şarkıyı kendine getirtiyor. Rhino gene hızlı, ancak asıl dikkat çekici olan zil atakları; Doyumsuz bir dinleti... Sonlara doğruda bas gitar dümeni eline alıyor. 

The demons whip: baştaki "demon" albümün konsept haline destek verirken, şarkının bas gitar destekli harika rifleri var. Derinlerden duyduğunuz koro, ateş yükseltici. son derece baskın ve görkemli bir bas gitar soundu önünde yer yer vakvaklayan son derece yaratıcı, ihtişamlı ve enfes bir solo var. Elbetteki tüm bu ateş yükseltici hareketler, sizi şarkının belkide dünyanın en hızlı çalınmış bölümüne hazırlamak için. Son bölümde crosslar, gitarlar o kadar hızlıdır ki, bunu çalanlar insan olamaz dersiniz. 

Master of the wind; Oldum olası balladları pek sevemedim, Manowar olsa bile. Bu da öyle bir parça. Tek özelliği güzel bir melodi ve temiz vokaller. Yani power ballad falan dinlemek istesem, 
nothing else matters, belki unforgiven dinlerim, olmadı açar Scorpions veya. Kısacası, pek keyif vermiyor.

11 Temmuz 2015 Cumartesi

X-MEN: DAYS OF FUTURE PAST

2014 yapımı film serinin kaçıncı filmi bilmiyorum, feci karıştı zaten bende... Şöyle oturup güzelce hikayenin kronolojik sırasına göre tekrar eskileri izlemek gerek. 

İzlediklerim arasında en iyisi ama, belki de son izlediğim diye öyle düşünüyorumdur.

Soğuk savaş dönemi paranoya filmlerine selam gönderen yapı, zaman yolculuğu kavramıyla birleşince çok güzel olmuş. Özellikle filmin sonunda profesörün Logan 'a "welcome back" demesiyle, zaman yolculuğu kavramına kattıkları yorumu bağlayıp budur demişler, çok başarılı.

Ek olarak ben filmi 3d izledim. Quicksilver 'ın Pentagon 'dan kaçış hikayesinin sonunda, kurşunlarla oynaştığı bir sahne var ki, 3d izlerken çok keyifli oluyor. İmkan varsa mutlaka 3d üzerinden geçilmeli o sahnenin. DC Comics ağzıyla konuşayaım, speed force 'un tüm güzelliği gözler önünde. Marvel 'da bir isim uydurmuş mu buna bilemedim.

CAPTAIN AMERICA: THE WINTER SOLDIER


Adı Kaptan Amerika olan bir film, muhtemeldir ve normaldir ki bir propaganda filmi olacaktır diye düşünmeden edemiyor tabi insan, ki karşımızda da aslında böyle bir film var. Evet Hydra üzerinden (Amerikan) emperyalizminin dünyaya yaptığına bakıyor olduğumuzu kabul ediyor olabiliriz, ki bunu bir eleştiri olarak okumakta mümkün, lakin özgürlük ve silah üzerine söylenen her söz Amerikalı 'nın vatansever damarına ve terör korkusuna dokunacak bir tirat tadı taşımakta. Paranoya filmlerinde dillendirilen "corporation" kavramına selam veren Shield tanımı, ve Shield 'den fersah fersah ötede ahlak anlayışına sahip Kaptan Amerika... Filmlerde gördüğümüz ortalama Amerikan vatandaşının kabul edeceği Kahraman Amerika ve dünyanın geri kalanının kabul ettiği silah tüccarı, ajan Amerika... 

Fury, "hydra öyle karmaşık bir dünya yarattı ki insanlar artık güvenliklerini satın almak için özgürlüklerini feda etmeye hazır." gibi bir cümle sarf ediyor mesela, bunu Amerika 'ya uyarlamanın ne zorluğu var? Manuple edilmiş orta doğu yönetimleriyle, bu bölgeden terörist yaratmayı başarmış bir amerikan istihbaratının yaptığı, tam da Marvel 'in filminde bahsettiği bu cümle değil mi? Peki, dünyanın en büyük pazarı, silah pazarı değil mi? Amerikalı 'nın tanımı, bireysel silahlanmayla eş anlamlı hale gelirken, bu gereksinimi körükleyen en önemli faktörlerden birisi, bu yüzyılın paranoyası "terör" değil mi? 
"Geçici güvenlik uğruna temel özgürlüğünü feda eden insanlar ne özgürlüğü ne de güvenliğe layıktırlar." Benjamin Franklin
Gene Fury 'nin sarf ettiği "insanlık özgürlüğünü almaya çalıştığında direniyor. bu yüzden özgürlüğünden kendi isteği ile vaz geçmeli." cümleside, gene yukarıda bahsettiğimiz, orta doğuyu, ve hatta on yıllar önce de orta avrupayı şekillendirme çabasının, hadi daha net ifade edelim, böl - parçala - yönet taktiğinin bir yansıması gibi de okunamaz mı? 

Peki resmi bu kadar büyüttüğünüz zaman Kaptan Amerika nerede duruyor? Hiç bir yerde ne yazık ki, O sadece Amerika 'da, Amerika 'nın aslında kendi kendine yarattığı düşmanlardan koruyor Amerika 'yı. Peki altta okuyabileceğiniz ve Fury ile Kaptan Amerika arasında geçen bu efsane replikler? 
-Uydular, bir teröristin dna 'sını o daha ininden çıkmadan okuyabilir. 
-Bir çok tehdidi daha gerçekleşmeden önleyebiliriz kaptan ( bu ahlak anlayışı ile ilgili olarak Minority Report filmini hatırlıyor muyuz? ) 
-Cezanın suçtan sonra geldiğini sanıyordum 
-O kadar beklemeye gücümüz yetmez 
-Biz kimiz? 
-New york 'tan sonra dünya güvenlik konseyini tehdit analizinde kuantum dalgalanması gerektiğine ikna ettim. Bu sefer ortalamanın çok üstündeyiz 
-Dünyadaki herkese silah doğrultarak ve buna koruma diyerek 
-Stratejik bilim kurulu dosyalarını okudum. efsane nesil mi? çok kötü işler yapmışsınız. 
-Evet bazen uykularımızı kaçıran işler yaptık. Ama bunu insanların özgür olabilmesi için yaptık. ama bu, özgürlük değil, korku. 
Shield dünyayı olduğu gibi kabul eder ( amerikanın şu anda yaptığı gibi yani..). bizim istediğimiz gibi değil. 
Dünyayı olduğu gibi kabul eden ve insanlarını olası tehditlerden koruyan Amerika ve idealist özgürlükçü Amerika, hatta amerikanın vicdanı Kaptan Amerika... 

Olduğu gibi kabul ettiği dünyayı, kesin yargılarla kendi çıkarları doğrultusunda şekillendiren Amerika ve Kaptan Amerika 'nın vicdanı... 

Yukarıda değindiğim gibi, tüm resmi böyle büyüttüğünüz zaman Kaptan Amerika nerede duruyor? Gene aynı cevap: hiç bir yerde ne yazık ki, o popüler kültürün yarattığı "kahraman" kavramına en az uyan karakter olmuş ne yazık ki bu filmle birlikte, adı gibi sadece Amerika'nın hizmetinde, ama amerikanın, hayır daha doğrusu "corporation" un vicdanı ve ahlakı ne yazık ki fersah fersah geride Kaptan Amerika 'dan (olması gerektiği gibi tabi) ve olan bitenin hiç bir inandırıcılığı yok, Kurgulanmış bir süper kahraman dünyasından bahsediyor olsak bile. 

Kısacası Marvel bir şeyler anlatmaya çalışmış ama, söylediklerini bir yere bağlamak zor, havada kalıyorlar ve aslına bakarsanız söylemeye çalıştıkları çok sıkıcı. Bu yüzden sadece aksiyona kaptırıp, misal Fury 'nin her biri T1000 havasındaki polislerden, James Cameron tarzı aksiyon sahneleri eşliğinde kaçması gibi keşifler yapmaya çalışmak, bu filmin söylemeye çalıştıklarını anlamaya çalışmaktan daha keyifli; tabşi olması gerekende bu.

MAD MAX FURY ROAD



Aksiyonun sanat hali. Görsel zekanın, aksiyonla harmanlandığında ortaya çıkacağı sonuç. İzledikten sonra filmi anlatacak kelime bulamadım doğrusu...

Çizgi roman estetiği sinemaya nasıl yansıtılır, en iyi örneklerinden, bunun Hollywood yorumu, ki uzak doğuda da çok iyi örnekleri ( özellikle Takashi Miike sinemasında ) mevcut. Ama ben Hollywood 'da bu kadar iyi yorumlandığına pek sık şahit olmadım. Nolan 'ın Dark Knight serisi de çok iyi ama, grafik olarak bu film hepsinin üzerinde açıkçası.

Aksiyon, bir dakika bile durup filmden sıkılmanıza izin vermiyor, bu nedenle az buçuk hareket seviyorsanız sıkılma, filmden kopma ihtimaliniz yok, ilmek ilmek işlenmiş her sahne. Müthiş resimler yakalanıyor. Görsel olarak, her karakter özenle hazırlanmış.


Filme hakim renkler kusursuz bir dünya sunuyor, sıkıntı çıkarabilecek tek konu yaratılan distopik dünyanın size ne kadarının verildiği. Su değerli, bu tip basit imgelerden hareketle dünyadan geriye ne kaldığına dair aklınızda bir fikir oluyor ama belli ki filmin derdi de yarattığı dünyanın derinliğini vermek değil, çizgi roman estetiğini sinemaya yansıtabilmek öncelikli olarak. Zaten çoğu sahne son derece kalabalık bir ortamda geçtiği için, yaşanan dünya hakkında fikir sahibi olabileceğiniz diyaloglara falan tanık olamıyorsunuz. Arada bu tip bir kaç sahne yakalanmış, onlarda kafada daha fazla fikir oluşturabilecek kadar uzun tutulmamış.

Okuduğum yorumlarda feminizmden hareketle bir şeyler yazılıp çizilmiş, ama alt metnini okumak için filmi en azından iki - üç kere izlemek lazım, ki onda dahi çok net bir okuma yapılabileceğini sanmıyorum. Çok güçlü işaretler var mıdır bilinmez ama, istediğiniz her kapıya çıkabilecek bir film bana kalırsa, mesaj kaygısı güdülüyorsa .

Kısacası, ne anlatıyordan ziyade, nasıl anlatıyor tarafına bakarak izlemek en doğrusu bu filmi. Dediğim gibi, sunduğu kusursuz bir görsellik var ve ben eşine pek rastlamadım. Geroge Miller, neredeyse kusursuz bir film sunmuş ne vaat ettiğini bilerek gidene.


CLOCKWORK ANGELS

RUSH


Rush 'ın 2012 yılında, elbetteki:
Geddy Lee - bass gitar, vokal
Alex Lifeson - gitar
Neil Peart - davul 
kadrosu ile çıkardığı, 20. stüdyo albümleri. Çıktığı senenin en iyi işlerinden birisi olmakla birlikte, bana kalırsa bu konuda ki geçerliliğini hala korur, müzikalite olarak geniş bir zaman dilimi içinde yapılmış en iyi işlerden birisi. Geddy Lee zaten en iyi bas gitaristlerden birisi, ses rengi de, vokal tekniği de güzeldir, Neil Peart ha keza davulcuların en iyilerinden, ama Alex Lifeson 'un yaptığı bazı şeyleri kafam gerçekten almadı albümde, aklım ermedi. bu nası riff, ne demeye bu kadar kısa tutmuş soloyu, bu gitar mı... Gibi ara ara sordum kendime. 

Şarkıları tek tek ele almak gerekirse:

Caravan 'da konu Rush olunca bas gitarı takip etmekten şarkıya kulak kabartamıyorsunuz. Bas gitarda bir viper gibi belli ediyor kendisini. 3:23 de çıkılan bir caz macerası var zaten, 4: 00 da başlayan şovla birlikte bas gitar dersi veriliyor. Şarkının hemen hemen tümünde bu progresif anlarda bas gitar götünüzü tavana vurduruyor. Bununla birlikte, arada bilindik Rush rifflerini duyuyoruz. Ek olarak da, 5:28 de başlayan bir bas şov daha var. Son olarak söylemeliyim ki, klavyenin de etkisiyle tüm şarkı akıp gidiyor. 

Bu2b de yer alan sözlerin güzelliğine bir göz atmak lazım: "the universe has a plan – we ‘re only human – it ‘s not ours to understand" ve duyacağınız o şamanik intro da çok yakışıyor. Şarkıda: "all is for the best – believe in what we ‘re told" diye başlayan bir nakarat var ki, tüm şarkıya melodisini veren bu iki cümlenin söylendiği anları iple çekiyor insan tekrar dinlediğinde. Vokal bu iki cümleyi çok güzel bir melodi ile söylüyor. Kuşkusuz ki, yazılmış en iyi Rush parçalarından olabilir. 
Kusursuz bas gitar partisyonları ve yer yer heavy metale varan riffleri ile birlikte bir klasik. Girişte bizi karşılayan o şamanik intro, ruh olarak şarkının progresif yapısına da yedirilmiş, ki şarkıyı güzel kılan yanlardan birisi de bu. 

Clockwork Angels sırtını haliyle bas gitara dayamış, lakin bunu yaparken tabiri caizse riffleri gitar yerine basa yüklemiş, harika ve huzurlu bir girişe sahip. Davulun saykodelik ruhu arttıran tarzı ve vokalin güzelliğiyle keyifli bir şarkıdır ki, 4:30 gibi başlayan gilmourvari bir solosu vardır. 

The Anarchist girişiyle gene bas gitar şov olarak geçen şarkının, 0:58 – 1:11 de yakaladığı enfes bir klasik Rush melodisi var. Ardından birden kesilen bu melodi sonrası gitar sizi üç – beş saniyeliğine uyuturken, birdenbire duyduğumuz davul – bas vuruşları ile uyanıp, sözleri dinlemeye başlarız. Ara ara bahsettiğim bu melodi tekrar etmesi üzerinden giden, ritm anlamında hiç bir rutini olmayan ve vokalin ses renginde ki güzellikle su gibi akıp giden parçada, ara sıra duyduğumuz oryantal ezgilerin yanında, kulağı okşayan davul atakları var. Şarkının, oryantal ezgilerin izlerini taşıyan son derece güzel ve yaratıcı sınıfına sokacağım solosu keşke daha uzun olsaymış. 

Carnies oldukça sert başlayan fakat sonrasında gene su gibi akan bir şarkı. Sertlik? Siz diyin heavy metal ben diyim progresif rock. Şarkının en enteresan tarafı altta duyduğumuz tertemiz bas gitar üzerine yeniden kaydedilmiş gibi duran gitar. Muhtemelen duyulabilecek en yaratıcı rifflerden birisine sahip şarkı. Özellikle 2:50 gibi vokal ve davul öncülüğünde tutturulan çok güzel bir ritm var. 

Halo Effect akustik girişiyle yavaş yavaş giden bir parça ve dikkat çekici tarafı solosu. Bas gitarı dinlerken gene şarkıya veremiyor insan kendini. 

Seven Cities of God ilk bir dakikası müthiş bir bas gitar solosu, eğlenceli zil ve Phil Collins tarzı davulları ve harika bir gitar riffiyle geçen şarkı. Bas gitarla birlikte bu güzel riffi tüm şarkı boyunca dinletiyor. Dördüncü dakika itibarıyla sanki başa saran şarkının özellikle basları gene harika ve özellikle dinlenmesi gerekir kategorisinde. 

The Wreckers Geddy Lee'nin enfes ses rengi ve 70lerden kalan riffleri, güzel melodisi, ara ara duyduğumuz yaylıları ile gene akıp giden bir şarkı. Vokalin özellikle 3:18 de – whoa! – diyerek ruha işleyen dokunuşu unutulmaz. Geneli iyi şarkıların ama bu en iyilerinden farklı vokal tonu ve daha net duyulan yaylıları ve görece daha ağır temposu ile. Gönül isterdi ki şarkı tamda sesi yavaşça kısılarak biterken duymaya başladığımız ve ne yazık ki belli belirsiz kulağımıza çalan ve kaybolan gitar solosunu daha uzun dinleyebilseydik. Rahatlıkla diyebilirim ki, yaylılarla birlikte dinlemeye başladığımız bu gilmourvari solo, çalınmış en iyi sololardan birisi olabilirmiş. 

Headlong Flight enfes davul ataklarına, bas gitara, gitara ve harika bir girişe sahip. Bas partisyonları haliyle nefisken, 1:42 de davul da aşık ediyor ufaktan. Page esintili gitar tonu hasta ediyor kendisine. Ama gene bas gitarı dinlemekten, ilk etapta şarkıya konsantre olamıyor insan. 4:34 – 4:50 arasında harika bir numara yapan davul tüm parça boyunca dikkati çekiyor, soloda ritm gitar gibi giden ve dahası tüm parçada ders verir nitelikte çalıyor, böylece de başarılı bir şarkı ortaya çıkıyor. 

Bu2b2 yaylılarla ve vokalle geçilen bir dakikalık güzelleme 

Wish Them Well çalarken en sıkıldıkları şarkı olabilir. Davulcu bile bile tepkisinden olsa gerek ki 1:00 civarı hayvan gibi bir atakla hırsını alıp devam ediyor çalmaya. 2:45 – 3:18 gibi başlayan, solonunda olduğu sayko kısım şarkının bana göre en dinlenesi bölümü, ki gerçekten harika bir bölüm. Kısacası albüm genelinin aksine en az dinlenebilirlik vaad eden şarkı. 

The Garden benim gözümde balladdır. Elbetteki gene benim gözümde her biri enstrümanlarını virtüöz kıvamında kullanan adamların yaptığı ballad. Yaylılarla destekli, güzelde bir solosu olan şarkı, aslında ikinci yarısında topluyor kendisini.

10 Temmuz 2015 Cuma

ALIEN ³

Alien Qadrilogy


-Bize dayanma gücü ver tanrım. Kızgın Tanrı 'nın gözünde, zavallı günahkarlar olduğumuzun farkındayız. O gün gelene kadar halkanın kırılmasına izin verme. 
Serinin David Fincher tarafından çekilen üçüncü filmi. Seriyi gene bir bütün olarak ele almak gerekirse, Ridley Scott imzası taşıyan ilk filmin atmosferine daha yakın bir film diyebiliriz. Elbette ki gene karanlık ve tekinsiz bir fim elimizde ki, ancak bu sefer ikincinin aksine daha az aksiyon, ama çok daha klostrofobik ve yer yer mekanın etkisi ile steampunk havası veren bir film. Son derece stilize renk, mekanın bir karakter gibi etkili kullanımı ve etkili atmosfer, aslında görsel olarak filmi muhteşem bir noktaya taşıyor. Yakalanan kamera açıları hatta genel manada güçlü kamera kullanımı filmin görselliğinin onu ayakta tutan yegane etken olmasını sağlamış. 

Tüm filmlerin sahip olduğu güçlü referanslara bu filmin katkısı, daha önce pek dillendirilmemiş olan din mevzusunun artık genel işleyişin parçası olması. Elbetteki, özellikle ilk filmde bilinmezlikle paralel yabancıya karşı takınılan gene tavır, bu filminde temel çıkış noktası. Ancak, yaratıktan ziyade, düştüğü ortamın içinde "yabancı" olarak kalan Ripley gözümüze sokuluyor ilk olarak. Erkek egemen ve son derece muhafazakar görünen cemaat içerisinde, Ripley, aslında tam da ilk iki filmde xenomorph 'un yerine geçiyor filmin başlarında. 
-Bu kadının; mahkumlar ve personel ile konuşmasına onay veren "şirket" politikasını onaylamıyorum.
-Kardeşimiz, her yabacı varlığın özellikle bir kadını huzuru bozan, ruhsal birliğe tehdit olarak gördüğümüzü söylemek istiyor. 
Dini referansların bu kadar sık karşımıza çıktığı bir filmde, elbet bir kurtarıcıdan da bahsetmesi gerekirdi filmin. burada, tanrı kavramı olduğu kadar, şirket referansı da oldukça güçlü verilmekte. Elbet filmlerin ana kahramanı olarak Ripley kurtarıcı, lakin yukarıda da belirtildiği üzere, onay veren, ikinci filmde olduğu gibi onu "gönderen" üst akıl olmasından da hareketle, aslında tanrı varlığından çok kurtarıcı rolüne ilk bürünen " şirketin " kendisi. 
-Neden şirketin gelmesini ve silah getirmesini beklemiyoruz? Neden intihara atalım kendimizi...
-(Ripley) Çünkü onlar öldürmeyecek. Sizleri, gördünüz diye öldürebilirler ama onu öldürmeyecekler...
Buradan hareketle de, kurtarıcı rolüne bürünmesi beklenen şirketin, aynı zamanda kimin hayatta kalacağına karar veren, yaşama hakkını belirleyen tanrı rolünü de çaldığı tespitini yapabiliriz. 
-Bu çılgınlık! Saçmalık! Bizi öldürmezler.
-Bunu ilk duyduklarında "mürettebattan vaz geçilebilir" idi. Daha sonra denizcileri gönderdiler. Onlardan da vaz geçildi. Siz mahkumlardan mı vaz geçmeyeceklirini
sanıyorsunuz? Uzayın dibinde tanrı inancı edinen mahkumlar. Bununla ilgili planlarına müdahale etmenize izin verecekler mi sanıyorsunuz? Bizim iğrenç olduğumuzu
düşünüyorlar.  
Aslında tam da kapitalizme yakışır bir tavır. 

Bu arada, filmde yer alan ironilerden biriside, mahkumların bir noktada kurtarıcı rolüne büründürdükleri şirketin, tam da bu rolde bir aziz göndermesi, yani Bishop 'u, ki gördüğümüz üzere gene kendi yarattıkları bir azizi, bir android 'i. Hoş bu kez android değil, insan rolünde çıkıyor bu aziz karşımıza. İlk filmde Ripley 'e en büyük kazığı atan, ikinci filmde adına yakışır şekilde Ripley 'in kurtarıcısı olup bu filmedeki kurtarıcı rolüne de belli ki ısınma turları atan Bishop. 

Filmin güçlü yanlarından birisi sahnelerin kazandıkları anlamlar. Başta da belirttiğim üzere, kendine has kamera kullanımının getirdiği bazı artılar var filme ve bunlardan en önemlisi ayna karşısında kafayı sıfıra vurup o ikonik görüntüsüne kavuşan Ripley 'i ilk gördüğümüz an, xenomoprh 'la karşılaştığında, onları profilden gördüğümüz ve Ripley 'in kafayı yana yatırdığı an... 


Sinema tarihinin en ikonik anlarından birisi...

Bunlara ek olarak, en can alıcı anlardan birisi de, düzenlenen cenaze töreni oluyor. Filmin, dini göndermeleri, kurtarıcı ve yaşam hakkına karar verici tanrıyla ilişkisi açısından, bu cenaze sırasında yaşananlar da güçlü referanslar. Her ölüm, aslında yeni bir yaşamın başlangıcı...
-Bu çocuğu ve bu adamı sana bağışlıyoruz tanrım. Onlar gecelerimizin gölgesinden alındı. Karanlıklardan ve acıdan arındılar. Çocuk ve adam dünyamızdan çok uzaklara
gittiler. Sonsuza kadar ölümsüz ve ebediler artık. 


-Neden?
Neden masum insanlar cezalandırılır?
Neden kurban edilir? Neden bu acı?
Verilmiş sözler yok.
Hiçbir şeyde kesinlik yok.
Sadece bazıları çağrılır, bazısı kurtarılır. Geride kalanların başbaşa kaldığı acı ve zorluğun derecesini asla bilmeyecek. Bu insanları sonsuzluğa gönderiyoruz iç huzuruyla.
Her tohumda bir çiçeğin açma umudu var.
Ve her ölümde, ne kadar küçük de olsa, her zaman yeni bir hayat var.
Yeni bir başlangıç.
Amin...

Tam da burada, her tohumda bir çiçeğin açma umudu olmasında ki gibi, kendine bu kez bir dört bacaklı memeliyi ana rahmi olarak seçmiş xenomorph, o rahmi parçalayıp, adeta çiçek açarmışcasına dışarı fırlıyor, doğuyor.



Ve gene tam da "ve her ölümde, ne kadar küçük de olsa, her zaman yeni bir hayat var. Yeni bir başlangıç" dizelerini duyarken, yeni doğmuş Xenomorph ayağa kalkmaya başlıyor, doğumunu müjdeliyor. 



Ve Amin... Bu kelimeyi duyduğunuzda da, ekranda beliren xenomorph 'un çıkardığı seste, adeta "amin" dediğinizi duyuyorsunuz, meydan okurmuşcasına...

GUARDIANS OF THE GALAXY


Kafası rahat bir film, ilk söyleyebileceğim bu...
Sanırım Ang Lee 'nin Hulk filminden sonra en sevdiğim Marvel filmi bu oldu. X-Men filmlerini ayrı bir kefeye koyuyorum ciddiyetleri nedeniyle, belki tekrar izleyince fikrim değişebilir ama, gerçekten düzgün bir film bana kalırsa Guardians of the Galaxy. Ha bu kadar sevmemin nedeni, son derece düşük beklentilerle izlemem ve çok eğlenmem de olabilir muhtemelen. Yani değerlendirmeyi kaliteden ziyade, eğlendirme kabiliyetine bakarak yapıyorum. 

Filmin ve karakterlerin özeti aslında Gamora 'nın gözcü kulesinde sarf ettiği cümlede saklı: 
" ...galaksideki en büyük idiyotlarla çevrem sarılı şekilde öleceğim "
Filmde " ürpertici küçük yaratık " olarak damgalanan Rocket 'ten Drax 'a kadar tüm ana karakterler ayrı ayrı başarılı. Film boyunca dostluk ve ekip olma durumu ile ilgili bir vurgu var ve en sonunda bunun neden yapıldığı bir yere bağlanıyor ( we 're the guardians of the galaxy demek için... ). İlk film için oldukça yeterli olmuş yani, bu sadece giriş demişler. ama hızlı bir giriş...

Bir kaç güzel ayrıntı vardı sevdiğim ve yaratıcı bulduğum, İlki Yondu Udonta'nın akıl almaz oku! Ne mübarek bir ok olmuş o. Bir de nova ordusunun kenetlenip Dark Aster 'ı ablukaya aldıkları savunma düzenini çok yaratıcı bulduğumu belirtmeliyim. Güzel düşünülmüş. Bir de CCCP ibareli Cosmo the Space Dog gözümden kaçmadı haliyle, sanırım sonraki filmlerde daha çok çıkar karşımıza.   

Ve en güzel tarafı da Kevin Bacon - Footloose göndermesiydi açıkçası. 
" ...well, on my planet, we have a legend about people like you. it's called footloose. And in it, a great hero, named Kevin Bacon, teaches an entire city full of people with sticks up their butts that, dancing, well, is the greatest thing there is "
( footloosehttps için: https://youtu.be/0q6qgLkmVww )

9 Temmuz 2015 Perşembe

KINGSMAN: THE SECRET SERVICE


Biraz arafta kalmış, genede çok beğendiğim, ileride de tekrar izleyeceğim bir film. Derdi bildiğimiz ajan - suç filmlerinin klişeleri ile kafa bulmak ve minik bir adam olma ( büyüme ) hikayesi. 

Yönetmen Matthew Vaughn, ki Snatch, Lock, Stock and Two Smoking Barrels gibi kalburüstü ( hatta efsane ) İngiliz suç filmlerinin prodüktörü, Kick Ass, Layer Cake ve Stardust gibi gerçekten kendi adıma çok beğendiğim, çok iyi bulduğum filmlerin yönetmeni. Layer Cake ve Snatch, lock... gibi filmlerden zaten suç filmlerine aşina yani. Mean Machine ‘ın da prodüktörü ve bana kalırsa prodüktörü olduğu tüm bu filmlere hakim komedi tarzına en az ekürisi Guy Ritchie kadar katkısı var. Özellikle Kick Ass, Layer Cake ve bu film buna iyice inanmama yol açtı ve aslına bakılırsa Guy Ritchie ‘den çok daha iyi bir yönetmen olduğunu düşünüyorum. Açıkçası, X-Men ‘de dahil her filmini gözüm kapalı izliyorum ve kendine özgü tarzını çok seviyorum. 

Bu film de bu bağlamda diğerlerinden farklı değil. Basit bir durumu ele alıyor. Bir ergenin büyümesini görüyoruz ve bunu izlerken aslında ajan filmlerindeki klişelerin üzerinden geçiliyor ve bu haliyle daha fazlasını vaat etmediğini söylüyor. Evet, biraz daha iyi olabilirdi, dediğim gibi arafta kalmış biraz. 

Bir çok ajan veya suç filminde takıldığım ana noktadır. İyi adam tuzağa düşer, tutsak edilir. kötü adamın tiradı başlar, düşmanını bir türlü ortadan kaldırmaz, en sonunda da kahramanımız düştüğü tuzaktan, tutsaklıktan bir şekilde kurtulur. 
Valentine ‘ın, Harry ‘ye yaptığı laf salatası da tam buradan vuruyor ve filmin araçlarından birisini gözümüze bu konuşmada sokuyor : 
- Şu sevdiğimiz eski filmlerdeki gibi. şimdi sana bütün planını anlatacağım, sonra seni öldürmek için saçma ve aşırı karmaşık bir yöntem bulacağım, sende bir o kadar karmaşık bir yöntemle kurtulacaksın.
- Kulağa iyi geliyor
- Ama bu o tarz filmlerden değil... 
Ne anlattığının da bilincinde olan bir film yani ve dediğim gibi bunu kör göze parmak gibi gösteriyor izleyene. Seyirciy ile arasında mesafe de bırakmıyor aslında, evet bu o tip filmlerden değil, kahramanlarıyla kendinizi özdeşleştirmenize izin vermiyor pek, onları belkide ciddiye almanızı, belkide onları kendi izin verdiği ana kadar yüceltmenizi de istemiyor, çünkü bu o tip bir film değil. 
- Çok kötü bir kelime esprisi yaptığın yere mi geldik ?
- Harry ‘ye de dediğim gibi bu o tarz filmlerden değil kanka 
Aksiyon baya yüksek, ki kilisede süren yaklaşık üç buçuk dakikalık bir çatışma sahnesi var, hiç durmadan yüzlerce insan birbirine giriyor ve sanırım Harry 20 si silahla olmak üzere 50 ‘ye yakın insanı öldürüyor bu karmaşa içerisinde. Saf aksiyon, olması gerektiği gibi; bilinçsiz, içgüdülerden gelen saf vahşet. 

Colin Firth zaten karizmayla götürüyor işi, ama Michael Caine her filmde oynasın kardeşim, o nasıl bir ses tonu, nasıl bir aksan, nasıl bir diksiyon... 

Filmin biraz da ergenlikten adamlığa geçiş hikayesi olduğunu söylemiştim. Bu amaçta aslında gene adamım Harry ‘den ( Colin Firth ) açık ediliyor : 
“ başkasından üstün olmanın onurlu bir yanı yoktur. asıl onur, kişinin eski halinden üstün olmasından gelir. “ ( Hemmingway )

SNOWPIERCER


Hem aksiyon olsun, hem kafa yorayım diyorsanız, bu işte o filmlerden birisi. Aksiyon açısından doyurucu, hikaye olarak gayet iyi, alt metin okumalarında ise tatmin edicilikten uzak dahi olsa böyle bir film için izlenebilirliğini düşürmüyor. Kapitalizm, devrim – karşı devrim ve propagandanın karşılıkları, biraz kör göze parmak olsa da filmde kendine yer bulmuş durumda ve ne kadar okuması kolay olsa ve rahatsız etse de bu yönüyle, izlenebilirliği düşürmüyor. 

Küresel ısınmaya çözüm olarak geliştirilen yöntemin küresel soğumaya yol açıp dünyayı yaşanamaz bir yer haline getirmesi sonrası, kalan insanların bir trene doldurulması ve vagonlar arasındaki sınıf ayrımı neticesinde ezilenlerin sosyal adalet arayışına dönmesini konu alıyor film kabaca. 

Kaptan Amerika Chris Evans baş rolde iyi, Tilda Swinton ise çok iyi. Ed harris var bir de; Wilford rolünde oynuyor ve filmin sonlarına kadar Wilford ‘u göremiyorduk ama nedendir bilinmez Ed Harris çıkacağını tahmin ettim Wilford ‘u oynayan oyuncunun.

Sevdiğim monologlar vardı filmde, ki hikayenin akışında aslında en büyük yeri tutan bu tiratlar. bundan sonrası spoiler sayılabilir mi bilmiyorum, ama hikayelerin keyifli okumalar olduğunu kanısındayım: 

Misal; 
Filmin güzelliği, sosyal adalet arayışına neden isyanın nedeni ve vuruculuğu ile ilgili şöyle bir hikaye paylaşabilirim filmden: 
"......trenin kuyruk bölümüne gittin mi hiç? Orada ne olduğuna dair bir fikrin var mı? Trene bindiğimizde kaos vardı. Donarak ölmedik. Ama şükredecek vaktimiz de yoktu. Wilford 'un askerleri gelip her şeyimizi aldı. Demirden bir kutuda bin kişi vardı. Gıda yok, su yok...
Bir ay sonra zayıfları yedik. Kendimden neden nefret ettiğimi biliyor musun? İnsan eti tadı nasıldır biliyorum. Bebeklerin tadı en iyisidir. Bir kadın vardı. Bebeğiyle saklanıyordu. Birkaç adam bıçakla geldiler. Kadını öldürüp bebeğini aldılar. Sonra yaşlı bir adam, sadece yaşlı bir adam öne çıkıp dedi ki :
" Bıçağı bana verin. "
Herkes onun bebeği kendisinin öldüreceğini sanıyordu. Ama bıçağı aldı kendi kolunu kesti ve dedi ki: " Bunu yiyin. "
" Bu kadar açsanız bunu yiyin, bebeği bırakın. " 
Kapitalizm eleştirisini, sınıf ayırımını biraz kör göze parmak yaptığından bahsetmiştim. Ön vagonlarda ( rahat rahat takılanlar ) bulunan Mason ‘un kafasına atılan bir ayakkabıdan sonra, arka vagonda yaşamaya çalışanlara attığı nutuk misal, bunu açıkça ortaya koyuyor: 
" Yolcular!
Bu bir ayakkabı değil.
Bbu düzensizliktir.
42 numara kargaşadır.
Bunu görüyor musunuz?
Bu ölümdür.
Bu lokomotife biz evimiz diyoruz. sıcak kalplerimizle dondurucu soğuk arasında tek bir şey var. kıyafet mi ? Pantolon mu ?
Hayır, düzendir. Düzen, bizi ölümcül soğuktan koruyan tek şeydir.
Trende yaşayan hepimiz bize tahsis edilmiş yerlerimizde kalıp bizim için belirlenmiş özel işlerimizle meşgul olmalıyız.
Kafanıza ayakkabı giyer misiniz? Tabii ki kafanıza ayakkabı giymezsiniz. Ayakkabı kafa için değildir. Ayakkabı ayak içindir. Şapka kafa içindir. Ben şapkayım, siz ayakkabı. ben kafa için varım, siz ayaklar için. aynen öyle işte.
En başında, düzen biletlerinizin verdiği haklarınıza göre sağlanmıştı. Birinci sınıf, ekonomi ve sizin gibi beleşçiler. Ebedi düzen kutsal lokomotif sayesinde sağlanmıştır. Her şey kutsal lokomotif ‘ten geçer. Her şey yerli yerindedir. tüm yolcular kendi bölümlerindedir.
Suyumuz akıyor, ısınıyoruz. Kutsal lokomotife saygı gösterin. Özellikle de tahsis edilmiş yerleriniz için. Aynen öyle. Ta başından beri ben ön taraftayım. siz arka taraftasınız.
Ne zaman bir ayakkabı kafaya çıkarsa kutsal sınır geçilmiş olur. Yerinizi bilin. Yerinizde kalın.
Ayakkabı olun. " 
Elbette ki, kendi çözümünü de kendisi getirmiş yaşananlara karşı film, Wilford yarattığı düzene açıklama getirmeye çalışırken, günümüz dünyasına da ışık tutuyor bir nebze, ki günümüz sosyal adalet arayışlarına karşı ortaya çıkan sistematik baskınında açıklaması bir nebze: 
"...işin aslı, hepimiz bu lanet olası trende hapsolmuş durumdayız. Hepimiz bu metal yığını içinde esir düştük. Ve bu tren ekosisteme çok yakındır. Dengeyi korumak için çaba sarf etmeliyiz. Hava, su, erzak... Nüfus... Daima dengede tutulmalı. En uygun denge için, bazen çözüm için daha radikal kararlar alınmak zorunda kalınacaktır. Nüfusun azaltılması gerektiğinde sert uygulamalar gerekebilir. Gerçek doğal seleksiyon için vaktimiz yok. Bunun olmasını beklersek korkunç derecede kalabalıklaşıp açlıktan ölürüz. Sıradaki en iyi çözüm bir özel grubu öldürmek için başka bir özel grup kurmaktır. Zaman zaman, tabiri caizse ortalığı karıştırıyoruz. 7lerin isyanı, McGregor devrimi...
Büyük Curtis İhtilali. Hiç beklenmeyen şeytani bir plana sahip çok etkili bir yapım. "