5 Ağustos 2016 Cuma

FORBRYDELSEN

2007 senesinde başlayıp 2012 'de 3. sezon son bölümü yayımlanan danimarka dizisi. Gri atmosferi, konusunu işleyiş biçimiyle öyle güzel bağdaşmaktadır ki, polisiye diziden çok drama izler gibi alır götürür kendini. Bu havasıyla zamanın popüler dizileri arasındaki Battlestar Galactica'ya benzetiyorum ben kendisini. 

ilk 2 sezonda politika, dizinin fazlasıyla içinde, ancak siyasetçilerin birbirleri ile yarışma biçimleri Türkiye ile karşılaştırdığında biraz komik kalıyor. Adamların söylemleri, toplantıları, birbirlerinin önlerini tıkama girişimleri öyle ıvır  zıvır mevzular gibi görünüyor ki, kendine kendini inandıramıyor insan böyle bir siyaset biçimi olduğuna; demek ki demokrasi böyle oluyormuş...

Bu dizinin kardeşi hiç kuşkusuz ki Bron/Broen'dir. Sofie Grabol'un canlandırdığı Sarah Lund ve kazağı, dizinin ana karakteri ve aynı Bron/Broen'de karşımıza çıkan Saga gibi, arıza bir tip. Her ikisi de cafcaflı amerikan polisiyesinden sıkılan bünyelere ilaç gibi gelecektir. Zamanın da Luther izleyip de aynı tatta, farklı bir polisiye yorumu arayanların kaçırmaması gerekir. 

4 Ağustos 2016 Perşembe

RIDDICK

KÜLT KARAKTER RIDDICK GERİ DÖNDÜ


Pitch Black'te Vin Diesel'in yarattığı Riddick fenomeni, The Chronicles of Riddick'in ardından biraz daha özüne dönmüş şekilde devam ediyor. 

The Chronicles of Riddick'te daha büyük bir evrende, daha çetrefilli ve derin bir hikayeyle karşımıza çıkan Riddick, bu kez Pitch Black'dekine benzer bir yapıda, ancak bu kez çok daha abartılı bir anti kahraman profiliyle karşımızda. Riddick'in, bir noktada ayağında sektirdiği palayla kafa kesmesi gibi artık fazlasıyla abartıya kaçan profili ve hiçbir derinliği olmayan hikayenin basitliği dışında rahatsız ediciliği olmayan 2013 yapımı film, genede iyi vakit geçirtiyor.

2004 yapımı The Chronicles of Riddick izlediğim en iyi askiyon - bilim kurgulardan birisiydi. The Chronicles of Riddick 'deki yapının, hikayenin ve akışın tamamen terk edilmiş olması, iki filmin yapım maliyeti arasında 2,5 kat fark olması ve ikinci filmin gişede çakılmasıyla açıklanabilir muhtemelen. Bununla birlikte her iki filminde gişe başarısı arasında böyle bir uçurum yok. Yaratılan atmosfer açısından da serinin en zayıf halkası olduğunu düşündüğüm film, zayıf hikayesi, onu aktarma şekliyle ve zayıf -klişe- diyaloglarıyla değil de, aksiyon zevkiyle hatırlanacağından dolayı, önceki filmler gibi oturup vakit geçirmek için tekrar tekrar izlenebilecek durumda. 

2 Ağustos 2016 Salı

BRIDGE OF SPIES

CASUSLAR KÖPRÜSÜ ÖZENLE İŞLENMİŞ BİR SPILBERG FİLMİ


Filmi izlemeden önce beklentilerim sınırlıydı ve neyle karşılaşabileceğimi az çok tahmin edebiliyordum: 
1. Klasik bir Steven Spilberg filmi izleyeceğimi tahmin edebiliyordum, hele ki başrol oyuncusu Tom Hanks olunca iyiden iyiye oturdu bu.
2. En büyük umudum paranoya filmlerine selam duran bir yapım ile karşılaşmaktı. Ama yönetmen Spilberg olunca bu beklentiyi en aza indirdim. Yani soğuk savaş döneminde çekilmiş bir ajan - paranoya filmi gelmesini, sadece umut ediyordum. 

Film bittiğinde bu iki madde de tam hedefini buldu. İyi bir film izledim. Yönetmen ustalığı ile yağ gibi akıyor film. Gerilim dozu iyi ayarlanmış, sinema dili zorlamıyor ve sıkmadan gidiyor. "merak" her daim tepede olduğundan zaten sıkılmak gibi bir durum olması mümkün değil. Dönem iyi yansıtılmış, daha doğrusu siyah beyaz olması dışında prodüksiyon açısından Schindler 'in Listesi neyse, burada da karşınıza çıkacak olan o. 

Ancak, paranoya veya politik gerilim filmleri açısından baktığımda bu kusursuz sinema dili beni rahatsız etti. Evet, filmde ne olacağını bilmediğiniz için bir merak var, ancak soğuk savaş yılları göz önüne alındığında bu kesinlikle "paranoya" değil ve bana kalırsa bu filmin en büyük eksikliği bu. Fakat başta da belirttiğim gibi, Spilberg böyle bir yönetmen değil -jaws serisi bu noktada umut aşılasa bile-. Sinema dili , kendi çektiği E.t. ile özdeşleşmiş durumda. oysa ki bu senaryodan ortaya sağlam bir The Parallax View türevi de çıkabilirdi. Hızlıca düşündüğümde son yıllarda bunun en iyi örneğini veren Roman Polanski olmuştu misal (The Ghost Writer). Evet, çok zorladığımın farkındayım. Spielberg böyle bir yönetmen değil, filmin derdi de bu değil.  

Kısacası, soğuk savaş döneminden kalma iyi bir politik gerilim hatta paranoya filminden ziyade, o dönemden kalma iyi bir macera filmi çıkmış ortaya bana kalırsa. Ha kusursuz mu, değil, sadece Spilberg 'in ustalığı bazı kusur ve eksikleri örtecek kadar iyi. Filmi izledikten sonra neden filme konulduğu konusunda kafanızda soru işaretleri bırakabilecek bazı sahneler olsa bile, bunlar o minimal yapı içerisinde; filmin "tarafsız bakıyorum" numarası içerisinde kendini kaybettirebilir (yerseniz). Biraz da karakter gelişiminde bu minimal hava etkisi filmin vurucu yanını düşürüyor. Yani Tom Hanks 'ın canlandırdığı karakter, görevi gereği amerikanın en sevilmeyen adamı haline gelirken, biz bunu üzerine basa basa göremiyoruz aslında. Filmin, gerilim dozunu etkilememesi adına, şiddet en az başvurulan öge olmuş yani. 

Konudan da bahsetmek gerekirse;
James B. Donovan (Tom Hanks) amerikalı bir sigorta avukatıdır ve tutuklanan bir rus ajanını (Mark Rylance) savunması istenir. Mahkemenin amacı, amerikanın kim olursa olsun adil şekilde yargılandığını göstermek istemesidir dünyaya. Mahkeme yapılır, James, tüm hukuksuzluklara rağmen rus ajanı idamdan kurtarır, bu esnada amerikanın en sevilmeyen adamlarından birisi haline gelir. 

Bir süre sonra, ruslarda bir cia ajanını ele geçirir. Normal olarak da ajan değiş tokuşu gündeme gelir. James 'de, doğu almanyada bu değiş tokuşu gerçekleştirecek kişi olur amerika adına ve olaylar gelişir. Film hem bu gelişimi, hem de değiş tokuş şartlarının doğu almanya ağırlıklı oluşturulma safhalarını işliyor. 

Filmin sonu etkileyici. Hikaye, Spielberg 'den bekleneceği üzere, Tom Hanks 'ın vücut diliyle de birleşince duygusala bağlayabileceğiniz bir son ortaya çıkmış dahi diyebilirim. 

Tahmin edileceği üzere, filmde özellikle hukuk sistemi üzerinden her ne kadar bazı çarpıklıklara değinilse de bariz bir amerikan propagandası işleniyor. Yani amerika iyi, ruslar komünist, doğu almanlar ezik...

Filmin Mark Rylance 'a en iyi yardımcı erkek oyuncu dalında oscar ödülü getirdiğini hatırlatayım. Film de, en iyi özgün senaryo, en iyi film, en iyi müzik, en iyi ses miksajı ve en iyi yapım tasarımı dallarında heykel adaylıklarına sahip.  

1 Ağustos 2016 Pazartesi

AUTOMATA


ETKİLEYİCİ BİR BİLİM KURGU: AUTOMATA 

M.S. 2044Artan solar fırtınalar yeryüzünü radyoaktif bir çöle çevirdi ve insan nüfusunu yüzde 99.7 oranında azaltarak 21 milyona düşürdü. Atmosfer dengesizliği karasal iletişim sistemlerinin çoğunu devre dışı bıraktı ve medeniyeti yeni bir teknolojik gerilemeye zorunlu kıldı. Korku ve umutsuzluk dolu bir atmosferde ROC şirketi Kutsal Yolcu - 7000 ( Pilgrim 7000 ) otomatlarını yarattı. Bu ilkel robotlar, kalan son şehirlerde ikamet eden insanları koruyan surlar ve mekanik bulutlar yaratmak için tasarlandı. Şimdi, insanoğlu tarafından iki kaideye göre kontrol edilen milyonlarca robot var;1. kaide robotların herhangi bir canlı formuna zarar vermesini engeller.2. kaide, robotların diğer robotları ve kendilerini başkalaştırmasını engeller.Başkalaştırmak: robotların birbirini başkalaştırması, bilinç kazanması. Birbirlerine bilinç kazandırmaları, toplu bilinç kazanmaları.Bu iki kaide insanları otomatlardan korumak için tasarlandı. Bu kaideler başkalaştırılamaz.
Hikayesinin başlangıcını böyle anlatıyor film. Post apokaliptik bir film olduğu kadar, bittiğinde bir varoluş, özgür kılma ve yaratıcıyı arama serüvenine tanık olduğunuzu düşünüyorsunuz film boyunca. Sistemin süregelen parçaları içerisinde kendine yer bulmak, zamanla varoluş nedenini arama düsturunun önüne set çekmekte elbet, film bu noktada da sorgulayıcı tavrıyla da -ki aslında kabaca sistem eleştirisi diyebiliriz- sürüklüyor insanı: 

Sorgulamayı bırak ve sistemin parçası ol! 

Ne kadar şanslı olduğunu düşündün mü hiç? İyi bir işin var. Harika bir koza dairede oturuyorsun. Rachel ve senin güzel bir kız bebeği sahip olmanıza izin veren sağlık sigortan var. Güzel bir hayat bu Jacq. Kaybetmemek için tek yapman gereken ne biliyor musun? Bu kargaşadan sorumlu tutabileceğin başka birini bul. İşte o kadar. Çöplerin içini bu kadar karıştırmayı bırak. Belki ne kadar şanslı bir adam olduğunu böylece anlarsın.
İnsanoğlu sisteme adapte olduğunda sorgulayıcı tavrına bir kenara bırakırken, aynı tavrın robotlardan gelmesinden duyulan korku, filmin ana temellerinden birisi. Bu, aynı zamanda sinemada bolca işlenen günümüzün yaygın korkularından birisi haline gelen "yabancı" kavramını da sorgulatıyor aslında izleyene. Tek tip insan yaratma kaygısı, özellikle de yaşadığımız ülkenin genel tavrı haline gelmişken, filme anlam yüklemek çok daha kolay bir hal alıyor. 
Bunlar bir kere başkalaştı mı neler olur biliyor musun? O zaman bu ikisi bir üçüncüyü başkalaştırmayı denerler. O zaman mucize yok olur... Salgın başlarburada mucizeden kast edilen, elbette ki bilince sahip olmayan, belki de bilinci sistem tarafından şekillendirilen ve sınırları gene sistemin kendisi tarafından çizilen modern köleler yaratılması.
Senaryo derinliği oldukça tatmin edici olmakla birlikte post apoakliptik atmosfer haliyle oldukça minimal ve seyir keyfi yüksek sahneler, resimler yakalanmasını sağlıyor. Görsel açıdan oldukça iyi bir film bana kalırsa. Rahatsız edici hiç bir noktası yok bu açıdan.

Bir konseptin parçası olarak Automata

Çıktığı senenin hemen hemen aynı konular üzerinde kafa yoran filmlerinden birisi Automata, Ex Machina ve The Machine ile birlikte. Automata muhtemelen prodüksüyon ve bütçe kalabalığından dolayı her iki filmin de üzerinde bir kaliteye sahip. Antonio Banderas pek sırıtmıyor, izlenebilir film ortaya çıkmasına da müthiş bir pozitif katkısı var.

Yaratıcıyı arama serüveni

Jack ( Banderas ) film boyunca, zanaatkar adı verilen, diğeri robotları başkalaştırdığını düşündüğü birisinin peşinden gidiyor, onu arıyor. Bu yaratıcıyı arama serüveni, ikilinin yolları kesiştiğinde ilahi havasında epik bir müzik kullanımıyla süslenen ve iyi resmedilmiş bir sahneyle taçlandırılıyor. O noktadan sonra filmin derdiyle ilgili çözülmeler de başlıyor.

Jack bu noktada inancı, daha doğrusu özgür iradeyi temsil ederken, patronu Bold 'da sistemi temsil etmekte sanki. Sistemin acımasız yönü, Jack gibi çarkların dışında, kendi bilinciyle hareket etmeye, sorgulamaya karar verenleri sindirmeye çalışırken, bir noktada Jack ile aynı tavrı göstermeye başlayan Bold 'da, Jack 'e söylediklerini duyuyor kendi patronundan. 
-Mr. bold, hiç ne kadar şanslı olduğunuzu düşündünüz mü ?


31 Temmuz 2016 Pazar

SPECTRE

JAMES BOND YENİDEN KARŞIMIZDA


Daniel Craig ile daha karanlık bir ajan filmi kimliği kazanan James Bond serisinin yirmidördüncü filmi Spectre gene etkileyici


Öncelikle belirtmek lazım ki Skyfall, Casino Royale izlemediyseniz veya konuları tam hatırlamıyorsanız kopukluk hissedebileceğiniz bir film 2015 senesinde gösterime giren Spectre. Serinin Daniel Craig 'le başlayan dönemine ait bir çok gönderme var bu filmde. Gene aynı seri içerisinde, en karanlık olanlardan birisi de bu, hatta bir Bond filmi olmasaymış aslında muhteşem bir paranoya veya daha da karanlık bir ajan filmi olabilirmiş, Hatta ufak dokunuşlarla politik gerilim filmleri içerisinde bile yer bulabilirmiş kendisine. 

Daniel Craig 'le birlikte bond, mi6 'den çok daha başına buyruk bir ajan haline geldi ve bu filmde de üzerinde durulan ağırlıklı nokta gene bu, hatta Bond bu sefer gerçekten bir süreliğine afaroz ediliyor, işleri tek başına halletme konusunda daha fazla özgürlüğe sahip oluyor ve daha da önemlisi 00 bölümü kapandığı için ağababaları da bu bağımsız harekete ayak uyduruyor.

Filmin başında Monica Belluci kendisini gösteriyor ama beklenti boşa çıkıyor ve talihsiz şekilde sadece gelip geçici Bond kızlarından birisi olarak tarihin tozlu sayfalarındaki yerini alıyor üzücü bir şekilde. Gene de Craig ve Belluci arasındaki tutku oldukça etkileyici. Asıl kız Lea Seydoux 'da yakışmış filme. O konuda da negatif yorum yapacak bir nokta yok. 

Alışık olduğumuz şekilde film öncekiler gibi nefessiz bir aksiyonla açılıyor. Burada ki etkileyicilik "bu nasıl bir figurasyon ve prodüksiyon büyüklüğü" kıvamında. Yoksa daha etkileyici açılışlar olmuştu Craig 'li Bond filmlerinde. Lakin, bu aksiyon, özellikle de takip sahnelerinde hiç hızını kesmiyor ve filmi bir nevi ayakta tutuyor. Gerçekten çok başarılı iki takip sahnesi var (ki uçakla araba takip edilen sahne mevcut filmde, ve evet uçak bir süre yolda gidiyor, bildiğimiz yolda takip gibi yani!)

Film karanlık ve konu itibariyle de hafiften paranoya filmlerine selam çakan bir konusu var. Dediğim gibi yukarıda, bir Bond filmi olmasa çok daha derine inilerek daha karanlık ve tam ayarında bir film çıkabilirmiş ortaya. Ancak elde Bond gibi bir malzeme olunca, ne sisteme getirilen eleştiri, ne politik kıvraklıklar ön plana çıkamıyor. Her ne olursa olsun, bu politika ile ilgili noktada da film sizi yakalıyor ve açıkçası serinin diğer filmlerinden ayrı olarak, bu etki de film boyunca sizin dikkatiniz ayakta tutuyor. 

Filmin kötü adamlarından birisi Christoph Waltz. Bildiğimiz tipte bir kötü adam değil, background olarak zaten Bond ile ilişkisi ilginç bir kavrama noktası ama genede çok ama çok etkileyici bir profil değil bana kalırsa. Bunun nedeni Christoph Waltz değil de ona biçilen rol elbet. Casino Royale 'de Mads Mikkelsen bir şekilde etki bırakıyordu mimikleri ile kötü adam olarak izleyenin üstünde misal. Christoph Waltz ise bambaşka bir tat bırakıyor izlerken. Ha kötü mü, kesinlikle hayır. Ama o vizyonu yansıtmayı çok iyi başaramamışlar karakteri kağıda geçirirken bana kalırsa ve aslında etkileyici olan karaktere biçilen rol ve vizyondan ziyade, Christoph Waltz 'un oyunculuk başarısı olmuş. 

Dave Bautista hikayesi var bir de. Renk katmış filme ve izlemesi keyifli (bütün filmi tek bir kelime ile bitirdi "damn")

Kısacası; Eğer Daniel Craig 'le ortaya çıkan yeni James Bond hoşunuza gittiyse, bu filmde katmerlisi var. Daha karanlık. Bu, hepsinden daha da ötede bir "intikam filmi" kıvamında.

JUSTICE LEAGUE VOL. 3: THRONE OF ATLANTIS

Justice League Cilt 3: Atlantis Tahtı


YKY, Adalet Takımı ciltlerini yayımlamaya devam ediyor. Serinin 3. cildi de Atlantis Tahtı adını taşıyor ve tahmin edilebileceği üzere ana hikaye Aquaman ile ilgili. 

Cilt,  iki bölümden oluşan "the secret of the cheetah"ile başlıyor. Bu hikaye, Wonder Woman 'ın. Cheetah 'ın varlığı dışında hikayenin dikkat çekici yanı muhtemelen Wonder Woman ve Superman arasındaki ilişkinin alevlenmesi. ufak bir Smallville ziyareti dahi yapıyor ikili. 

Atlantis Tahtı ise 5 bölümlük bir hikaye. Arka planında, hiçbir şeyden haberi olmayan Aquaman 'ı tekrar Atlantisin kralı yapmak için kurgulanmış bir planın sonunda, Atlantis 'in yeryüzüne çıkıp Gotham'ı dümdüz etmesi işleniyor. Genel manada, krallığı kardeşi Orm 'a bırakan Aquaman 'ın bu kuşatmayı durdurmak için Justice League ile beraber tekrar bir araya gelip çalışmasını okuyoruz. Atlantis tarafından Wonder Woman, Batman ve Superman 'ın tutsak edilmesiyle birlikte, özellikle de Hawkman 'ın başını çektiği diğer süper kahramanları da (Black Canary, Firestrom vs.) savaş meydanını şenlenirken, maceranın top noktası kardeşi Orm 'u savaş meydanında dize getiren Aquaman 'ın Atlantis ordularını durdurmak için, hiddetle "ben sizin kralınızım" nidalarını atmaya başladığı an oluyor. 

Hikayenin içinde, Aquaman tacı neden kardeşine bıraktığını da, gene kardeşi Orm 'la savaş meydanında dövüşürken açıklıyor: 
...bir kardeşim olduğunu keşfettiğimde senin kadar ben de sevinmiştim. Artık yalnız olmadığımı hissetmiştim.gerçek bir liderin hayatı budur.Bu yüzden tacı hiçbir zaman istemedim. 
Cilt içerisinde bir de Superman ile ilgili en büyük geyiklerden birisine yanıt veriliyor. Malum, sadece bir gözlük sayesinde kimliğini nasıl saklamayı başardığı hep bir muamma olmuştur Superman 'ın. İşte, bu soruya şöyle bir cevap veriyor Superman' Wonder Woman ile birlikte bir yemek yerken: 
-Eh, sanırım bize baktıkları çoğu zaman ya uzaktan ya da yer seviyesinden bizi görüyorlar. daha önemlisi, insanların hiç öyle düşündüğünü sanmıyorum yani...
-Aralarında saklandığımızı mı?
-Hayır saklanmak değil. Bence coğu insan Justice League dışında bir hayatımız olduğunu düşünmüyor. 7 gün 24 saat Superman ve Wonder Woman olduğumuzu sanıyorlar. 
 Her ne kadar tatmin edici bir cevap olmasa da idare eder. Bir anektod da, gizli kimliğine dair: 
-Her şey Smallville 'de başladı. İşte tam bu odanın içinde Clark Kent kimliğini bütünüyle bırakmayı düşündüm. Ama Clark Kent olmayı seviyorum. Olduğum kişiyi, ailemi seviyorum. Böyle olunca aklıma çifte kimlik fikri geldi. Bruce 'un yaptığı gibi bir maske takmayı düşündüm. Ama her ne kadar yakın olsak da Batman 'ın hedefi benimkinden farklı bir şey. Kötülerin benden korkmasındansa, iyi insanların bana güvenmesinin tercih ederim. Bunun için senin gözlerini görebilemeleri gerekir. Dolayısıyla maskeyi Superman değil, Clark Kent takıyor...
Savaş meydanlarında geçen hikaye tatmin edici, yukarıda örneklerini verdiğim bir iki anketod da ilginç kılıyor akışı. Özenli ve dikkat çekici grafik kalitesi de, cildi, en azından Atlantis Tahtı hikayesini başarılı kılıyor.  

27 Temmuz 2016 Çarşamba

BATMAN: THE MAN WHO LAUGHS

BATMAN: GÜLEN ADAM


Batman ve Joker tanışıyor


Ed Brubaker tarafından yazılıp, Doug Mahnke tarafından çizilmiş ve 2005 yılında yayımlanmış, türkçeye JBC Yayıncılık 'tan çevrilmiş çizgi roman.

Batman ve Joker' in ilk ortaya çıkışını gene bir dedektiflik hikayesi üzerinden anlatır. 

Joker haliyle son derece psikopat bir profil olarak ortaya çıkmış da, çizgi romanın güzel tarafı, atmosfer de en az Joker kadar karanlık (haliyle). Sık sık Batman / Wayne ve Gordon 'un iç sesleri ile sürüklenen çizgi romanda çizimler harika ve yaratılan atmosferle uyumlu. 

Joker ne kadar iyi resmedildi ise, Batman da o kadar çirkin. Gördüğüm en çirkin Batman tanımlamasından birisi, bazı karelerde aklıma Beaves and Butthead geldi. Türkçeye çevrimden kaynaklı komik bir ayrıntı; hikayenin bir yerinde Joker 'in ne yaptığını çözmek için araştırma yapan Wayne 'in yolu "Gotham Tapu Kadastro" ya düşer. evet çizgi romandaki karelerden birisinde böyle bir tabela görüyoruz...


Son söz olarak, okuduğum en etkileyici ve karanlık kısa hikayelerden birisi. Son derece başarılı bir Joker ortaya çıkmış ve atmosfer sürükleyip götürüyor hikayeyi.

8 Ağustos 2015 Cumartesi

UNIVERSAL SOLDIER: DAY OF RECKONING

EVRENİN ASKERLERİ: İNTİKAM GÜNÜ

Kadro efsane ama film efsanenin üzerine mum dikiyor


Efsane serinin, 2012 tarihinde yayımlanmış, şimdilik son filmi. 2009 yapımı Universal Soldier: Regeneration oldukça iyi bir filmdi bana kalırsa. En azından misyona daha uygundu. Şimdi ise elimizde çok daha “sosyal” bir film var.  

Birinci saatine kadar başrol oyuncusu için neden Scott Adkins ‘in seçildiğini, neden yaşadığı şiddetin ve vahşetin etkisini daha iyi yansıtarak en azından bu yönden filmin dramatik yapısını güçlendirebilecek bir oyuncu seçimi yapılmadığını düşünüyoruz. Cevap ise ancak birinci saatin sonunda belli ediyor kendisini. Buraya kadar filmin bir problemi olmadığını düşünüyorsanız, muhtemelen yaşanan vahşeti birinci elden yaşamamız için bilinçli bir seçim olarak uygulanan first person shooter ‘lardan fırlamış kamera açıları ile ilerleyen film ilginizi çekecektir, ki az buçuk istismar sinemasına kayan bu şiddet pornosu, serinin geçmişine duyulan sempati ile sürükleniyor her halükarda.

Araç içi kamerada sakin sakin giderken yaşanan kaza gibi izleyeni korkutan sahneleri ile de, film gerçek kimliği ortaya çıkana kadar kendini götürüyor. Filmin başında karşımıza çıkan first person shooter sahnesi gibi, bu kez third person shooter ‘lardan fırlamış ve bir tesiste geçen  aksiyon sahnesi de oldukça iyi.

Lakin video klip estetiğine yakın hazırlanmış bu özenli aksiyon –kavga- sahneleri kadar, karakter derinliğine de özen gösterilseymiş keşke demeden edemiyor insan. Mesela Dolph Lundgren gibi bir adam ne demeye bu kadar az rol alır, fonksiyonu nedir anlamak mümkün değil. Jean-Claude Van Damme ‘da aynı şekilde, son derece fonksiyonsuz bırakılmış hatta neredeyse filmi ağzından tek kelime çıkmadan bitirecekmiş. Tüm bunların yanında, her iki oyuncunun da bölüm sonu canavarı gibi kullanılmış olması da can sıkıcı bir başka nokta. Jean Claude Van Damme, özellikle JCVD ‘de aslında kötü bir oyuncu olmadığını gösterdi, Dolp Lundgren ‘de sahip olduğu karizmayla, serseri çam yarması tipinden çok daha doğru kullanılabilecek bir oyuncu.

Toparlamak gerekirse, konuya derinlik katayım derken Max Payne ‘den öykünme suni bir film çıkmış ortaya. Yukarıda değindiğim kaza sahnesinde olduğu gibi tempoyu düşürüp seyirciyi uyuturken birdenbire ortaya çıkardığı reaksiyonla izleyeni yerinden hoplatmayı başarıyor genede. 

THE MACHINE


Son bir senenin ( film aslında 2013 yılına ait ) Ex Machina ve Automata ile birlikte kafayı aynı derde takmış diğer etkileyici filmi. Bu üç filmi de belli bir konsept olarak kabul edip değerlendirmek gerekirse, her iki filminde arasında olduğunu, ve izlenecekse sıralamada ikinci film olarak seçilmesinin daha anlamlı olacağını düşünüyorum.

Her iki filme nazaran daha düşük bütçeli ve özellikle Automata ‘ya göre daha bir “b filmi” havasında olduğunu da eklemek lazım. Buna rağmen, özellikle aksiyon sahnelerinde hissedilen bu ucuzluk filmin genelinde hiç bir rahatsızlık yaratmamakta.

Tekinsiz atmosferi ve bunu destekleyici tema müziği ile birlikte aksiyon sahneleri gelene kadar doğru görünen oyuncu seçimleriyle birlikte karanlık bir film çıkmış ortaya. Aynı zamanda mekan seçimi ve mekana bağlı karanlık ortamlarda bir noktada b film havası veren bu tatminkar atmosfere katkı yapmış.

Kabaca hikayeye değinmek gerekirse; Vincent, kafayı sibernetik organizmalara takmıştır. Askeri bir tesiste, hayatını kaybetmiş ya da yaralanmış askerler üzerinde tanrıcılık oynarken, çıkan sonuçlarla hasta kızının da hayatını kurtarabilmeyi amaçlamakta, hatta tüm motivasyonunu bunun üzerine inşaa etmektedir. Ava ise, üstün zekası sayesinde bu programın bir parçası ve Vincent ‘a yardımcı olmaya hak kazanmıştır. Ancak sonu Ava ‘nın makineye dönüşeceği bir duruma evrilen istenmeyen olaylar yaşanır.

Hikaye, insan eliyle yaratılmış androidlerin bilinç kazanmasının önüne geçilmeye çalışılması ile ilgili temelde. Özellikle terminator serisiyle yakın dönem popüler kültürde yerini almaya başlayan bir konu yani. Yukarıda değindiğim Automata ve Ex Machina ‘dan çok da farklı değil yani.  Belki biraz da, kazanılan bu bilincin, insan doğasından ne farkı olduğu sorusu üzerine kafa yorulmaya çalışılmış diyebiliriz.
-Spontane birleştirilmiş bilgi. Bilinç.-Beyninin bölümlerini kapatmamamıza gerek olmasının tam da nedeni bu.
-Bekle, neden bahsediyorsun?
-Bilinçli makineler ihtiyacımız olan son şey. Bunun ne kadar tehlikeli olabileceğine dair fikrin var mı? Bu prototipi ancak anlıyoruz. Yeni nesil tasarlandığında ve o nesil makinede başka bir tanesini tasarladığında ne olacak? O kadar gelişecekler ki, onlara karşı çaresiz olacağız. Aylar içinde yok edilebiliriz. Teknolojik bakımdan gelişmiş sınıf hep kazanır.
Vincent ile patronu arasında geçen bu konuşma sonrasında, vincent ‘ın makine ile konuşması da, tüm olayı özetliyor işte:
-Senden korkuyorlar. Çok insansı, çok zeki olduğunu düşünüyorlar. Seni daha çok makineye benzetmemi istiyorlar.
Bunların toplamı aslında teknoloji karşısında yaşamamız gereken korkuyu bize göstermekle beraber, yabancı olana karşı duyduğumuz öfkenin de bir yansıması gibime geliyor film adına.
Vincent: Gerçekten nesin sen? Yaşamın usta bir taklidi değil de, canlı olduğunu nereden biliyorsun?Machine: Thompson ‘un ya da kızının canlı olduğunu nereden biliyorsun? Benim yaşamı ustaca taklidimi diğerlerinden ayıran ne?
Vincent: Onlar insan. Onlar canlı.
Machine: Ama nasıl bilebilirsin? Onların düşüncelerini göremezsin. Bedenlerinden başka onları benden farklı kılan ne?
Filmin, kusurlu diyebileceğimiz yegane noktalarından birisi sanırım Vincent ‘ın kızı ile ilişkisi. Vincent tüm hayatını amacını ona adamışken, o ilişkinin bize yansıyan tarafında hep bir soğukluk, mesafe mevcut. Bu baba – kız ilişkisinde ( ki Vincent ‘ın tanrıcılık oynamasının arkasındaki tüm motivasyonun bu olduğu hesaba katılırsa ) daha fazla derinlik olabilirmiş dramatik havayı güçlendirmek için.

Vincent ‘ı oynayan Toby Stephens ‘ın dingin tarzı, verdiği ani tepki ve yükselmelerde inandırıcılığını arttırıyor ve filmden kopmamanızı sağlıyor.

Vincent ‘ın şirketin zoruyla makine ‘den zorla “bilincini” çıkardığında fena şekilde 21 Grams çağrışımı oldu bende, ki o da bunu “bilinç ya da ruh” diyerek destekliyor sanki.

Kısa olmakla birlikte akıp giden bir film. Özellikle sonlarda izlediğimiz aksiyon sahnelerindeki başarısızlık ( belkide dövüş kareografileri ) her ne kadar filmin sükunetine gem vursa da, bilim kurgu sevenler için kaçırılmaması gereken bir film bence.  
Vincent: seni ne mutlu eder?
Machine: gözlerimi açmak.Vincent: seni ne mutsuz eder?
Machine: gözlerimi açmadan önceki karanlık...

3 Ağustos 2015 Pazartesi

SUPERMAN/DOOMSDAY

Ona bir bakın. Öylesine parlak, güçlü ve harika ki. Bir tanrının ete ve kemiğe bürünmüş hali gibi. Elbette her mantıklı tanrı, yaptığı iyilikler karşılığında mutlak bir itaat isterdi. Ama hayır, Çelik Adam 'ımız hiçbir karşılık beklemeden bizi koruyup kolluyor. Ve insanlar neredeyse ona tapıyor. 
Tamda böyle bir tiratla başlıyor 2007 yapımı, Çelik Adam 'ı Adam Baldwin 'in seslendirdiği animasyon. Baştan söylemek lazım ki, Lex Luthor dışında animasyonun pek öyle ilginç ve akılda kalıcı bir tarafı yok karakterler yönünden. Hatta Superman 'ın Lois Lane ile arasındaki gönül işlerine Smallville tarzı yaklaşımı nedeniyle es geçilebilecek bir animasyon bile diyebiliriz. Gerçekten neredeyse mide bulandırıcı bir romantizm ve ikilinin arasındaki karı - koca kavgası tarzındaki gerilim, hatta vıdı vıdılar nedeniyle yarıda kapatma ihtimali bile var.

Luis inatla Superman 'ın adını öğrenmek için çabalarken, Çelik Adam sevdiceğini korumak adına kimliğini açıklamaktan imtina eder. ( Aslında Superman değil midir gizli kimliği Clark Kent 'in? )
...bizi birbirimizden ayıran bu konuya sıkı sıkıya bağlısın, ve aklıma gelen tek sebep, bir uzaylı için insancıl bir duygu geliştirdiğin. Bir kadına bağlanmaktan korkuyorsun.
Gerçekten bir süper kahraman macerası için çok gereksiz ayrıntılar... 

Tüm bunları bir yana bırakarak hikayesine değinmek gerekirse, Luthor Crop yer altında yaptığı bir çalışma sırasında İsa 'dan önce öncesine ait bir uzay gemisi bulur. Ancak yanlışlıkla bu gemide hapsedilmiş yüksek teknoloji ürünü "mükemmel" askerin kaçmasına neden olurlar. Lakin bir sıkıntı vardır ki, biyolojik olarak "tasarlanmış" bu ürün, dost ve düşmanı ayırt edememektedir. Sonuç olarak söz konusu "kıyamet makinesi" yaşayan tüm canlıları yok etmek için var olmuş durumdadır. 
...bir uzaylı ırkı, o şeyi hapsetmek için delicesine bir teknoloji geliştirmiş ve dünyayı çöplük yerine kullanmışlarsa, bunun tek bir nedeni olabilir. Onu öldüremediler. 
Temelde aşk hikayesine bulanmış ve her zaman iyilik kazanacaktır temalı bu animasyonun açıkçası en iyi taraflarından birisi, Superman 'ın siyah renkli solar kostümü ile etrafta gezinmesi. Ek olarak, güçlü bir senfonik tema müziği olduğunu (normal olarak) ve Superman 'ın kıyamet makinesini atmosfere çıkardığı heroic sahnede oldukça epic bir müzik seçimi yapıldığını belirtmem gerekiyor. Her ne kadar, bir süper kahraman macerasına göre Lois Lane nedeniyle fazla "insani" bulsam da hikayenin akışında bir çok noktayı, Lane 'in Smallville 'da Martha Kent ile yaptığı kapı önü konuşması oldukça duygusal ve açıkçası dramatik yapının en güçlü anlarını oluşturuyor. Ve elbetteki, hikayenin en önemli tarafı ve aslında onu izlenebilir kılan can alıcı noktası, elbetteki Doomsday ile karşılaşması sonucu Çelik Adam 'ın başına gelenler. 




BATMAN: UNDER THE RED HOOD

Yönetmenliğini Brandon Vietti ‘nin, yazarlığını Judd Winnick ‘in yaptığı 2010 tarihli animasyon.

Özetle hikayesinin üzerinden geçmek gerekirse; Black Mask ‘ın yönetimindeki Gotham uyuşturucu çeteleri birer birer Red Hood ‘un himayesine geçmektedir. Black Mask, Joker ‘i de işin içine katarak durumu lehine çevirecek planını uygulamaya çalışırken, Batman ‘da hem bu karmaşayı çözmeye, hem de arada Neil Patrick Harris ‘in seslendirdiği Nightwing ‘in yardımıyla Red Hood ‘un kimliğini ortaya çıkartmaya çalışır ve Ra's al Ghul ‘un dahil olduğu hikayenin akışında, geçmişiyle yüzleşir.

Temelde ne kadar basit gibi görünse de, Red Hood ‘un planı ve arkasında yatan motivasyon söz konusu olduğunda aslında son derece derin ve etkileyici bir intikam, yüzleşme hikayesi var ortada.

Animasyon, Batman tarafında uzun süre dedektiflik hikayesi olarak yürüdüğü için bir kez izlendikten sonra etkisini yitirecektir işin “merak” tarafında. Lakin ilk izlediğimizde bir mana verilemeyen girişi de, ancak sorular cevaplarını bulunca anlam kazanıyor.

Açılışı, camiden bozma mekanında yapan Ra's al Ghul ve sonrasında Saraybosna ‘da Robin ‘e temiz bir sopa atan Joker ‘le birlikte aksiyonu yüksek ve elbette Joker etkisiyle ilginç bir başlangıç yapan animasyonu, ilk beş dakika sonrasında izlememek için hiç bir neden kalmıyor. Joker, Robin ‘i patlamak üzere olan bir bomba ile ölüme terk ederken, bizim gördüğümüz ise zamanında yetişemeyen dedektifimizin beyhude çabası oluyor.  

Bu giriş sonrası ise, yıllar sonra Gotham ‘ın en zengin uyuşturucu satıcılarını kendisi için çalışmaya zorlayan Red Hood şaaşalı bir giriş yapıyor maceraya. Bu anlaşmanın bağlayıcı noktası ise elbet bu sokak satıcılarını Batman ‘den ve Black Mask ‘den koruyacağı sözü. Karşılığında tek istediği ise satışların okullara ve çocuklara yapılmaması oluyor, ki ikna kabiliyetini de etkileyici bir prezentasyonla gösteriyor.

Kaybettiği gücü tekrar ele geçirmek için çabalayan Black Mask ise çözümü Joker ‘le anlaşmakta buluyor, planını yapıyor ve Arkham ‘dan kaçırıyor Joker ‘i.

Hikayenin çözülmeye başladığı ve aslında Red Hood ‘un motivasyonunu çözüp yaptıklarını anlamaya başladığımız sahne ise, Batman ‘ı bir kovalamaca sonunda çektiği fabrika oluyor. Elbetteki Joker ‘in asit kazanına düştüğü fabrika... Gece yaşananlar bir bir Kara Şövalye ‘nin gözlerinin önünden geçerken, şöylede güzel bir diyaloğa tanık oluyoruz Red Hood ‘la arasında geçen:
O geceyi unutmak zor değil mi?  Burası ilk büyük hatanı yaptığın yer Batman. Belki de en büyüğü, ama kesinlikle sonuncusu değil, haksız mıyım? Anılar...
Hikayenin ve diyalogların bir Kara Şövalye hikayesine yakışır şekilde derinlik taşıdığını eklemek gerekli. Ki, Red Hood ‘un kimliği ortaya çıkıp anlatılanlar anlam kazanmaya başladıkça hikaye güzelleşirken, Red Hood ‘un uyuşturucu satıcıları ile yaptığı garip anlaşmanın arkasında yatan felsefeye de anlam vermeye başlıyoruz. Red Hood ve Batman ile arasında geçen diyaloglarda gene o etkileyicilik mevcut, daha da önemlisi Kara Şövalye felsefesine de çok önemli bir katkısı var bu konuşmaların...
-Yalnızca bir tanesini öldürdüğüm için sevinmelisin. Onların hepsi süikastçi...-Ya sen nesin?
-Ben Gotham ‘ı temizliyorum. Senin yaptığından daha fazla.
-Black Mask ‘ın bölgesini çalıyorsun ve yoluna çıkan herkesi öldürüyorsun.-Black Mask sadece planın bir parçasıydı.
-Plan mı? Bir suç lordu oluyorsun.
-Evet. Suçu durduramazsın. Bunu hiç bir zaman anlamadın. Ben suçu kontrol ediyorum.Onları korkuyla yönetmek istiyorsun. Ya senden korkmayanlara ne yapacaksın? Senin yapmadığını yapıyorum. İşlerini bitiriyorum...
Tüm bunlar ışığında açıkça söylemek gerekiyor ki, yapılmış en iyi Batman hikayelerinden birisi. Hem derinliği, hem buram buram kara film kokan hikayesi, hemde kuşkusuz ki Red Hood ve Joker üzerinden Kara Şövalye ‘yi anlamamıza yardımcı olan diyalogları ile.