13 Temmuz 2015 Pazartesi

RISE OF THE PLANET OF THE APES

Maymunlar Cehennemi: Başlangıç



68 yılında çekilen ilk film Amerikalı 'nın muhtemelen o dönemlerde yaşadığı "komunist istilası" korkusundan beslendiği için etkileyici, ancak modası geçmiş alt metnini okuması sıkıcı olduğu için bence bugün o etkileyiciliğini kaybetmiş bir film. Bunu birde alıp 2000 lerde yeniden çekmekte epic faildir kanımca. Hele ki Tim Burton, o efsane sonu öyle bir punduna getirip gösteriyor ki, resmen "e film bitti hadi dağılın" denmiş gibi hissetmiştim, sonu da film kadar fiyaskoydu kanımca. 

Bilmiyorum, belkide ben bütün olayı yanlış değerlendiriyorumdur. 
Ancak bu film öyle değil, Cesar 'ın evrilişini öyle bir gösteriyor ki film, iki dakika bile sıkmıyor. 

Bir zamanlar filmler uzaylı istilası üzerinden insanların korkularını gösterirken, The Terminator, The Matrix gibi gişe başarısı olan filmler hep insanın kendi sonunu kendi getirecek, makineler dünyayı ele geçirecek temasıyla gidiyor bunun üzerine. İnsanın I am Legend falan izlerken irkilmemesi mümkün mü mesela? Rise of the Planet of the Apes ‘de aynı çizgiden gidiyor sanıyorum. Bu sefer makineler yok belki, makineler yerine bir canlı var ama, gene insan elinden çıkma bir sona hazırlandığımızı hissettiriyor film. Bu açıdan, son derece başarılı bir film. Belki kalite standartım aşağılarda olduğundandır ancak görsel efekt - cgi durumu da ne kadar kendini belli etse de sıkmadı beni. Zaten bildiğim kadarıyla Cesar 'ın hareketleri de Andy Sarkis 'den alınma, ki Gollum 'da ne kadar etkileyici olduğunu göstermişti, burada da filmin etkisini arttıran 1 numaralı faktör o.

Dediğim gibi filmin tüm anlattığı bir yana, Cesar 'ın evrimi hareket ve mimikleri ile birlikte o kadar güzel geçiyor ki perdeye, etkilenmemek elde değil. 

Yukarıda anlatmaya çalıştığım gibi, belki ilk filmlerin anlattığı hikayeyi tümüyle yanlış değerlendirmiş olabilirim ama, eğer bu seriye bir devam filmi yada remake çekilecek ise, yapılması gereken film Tim Burton 'un ki değil, daha güncel bir alt metinden beslenen bu film olmalıydı başından beri.

HOT FUZZ

Sıkı Aynasızlar



Yönetmen Edgar Wright ve Simon Pegg / Nick Frost üçlüsünün, Shaun of the Dead sonrası çektikleri ve Shaun of the Dead 'de olduğu gibi bu kez polisiye / aksiyon film kalıpları ve klişeleri üzerinden dalga geçtikleri 2007 yapımı, harika ingiliz komedisi.

İkiliyi sevdiren Shaun of the Dead kadar başarılı olmasa da, aksiyonun durmaması sebebiyle gene kendini hiç sıkmadan izleten bir film.

Özellikle Nick Frost 'un Danny Butterman karakteri, beklenmeyen anlardaki enteresan çıkışları ve alışkanlıklarıyla baya bir güldürüyor.

IMDB notunun 7.9 olması zaten film ile ilgili fikir veriyor. Şahsi kanaatim; aksiyon,  hele ki İngiliz komedisi sevip de izlememek büyük kayıptır.

Filmin süprizi de Paddy Considine ve Martin Freeman, ki Freeman 'ın Shaun of the Dead 'de 30 saniye görünmüşlüğü vardı.

TEARS LAID IN EARTH

The 3rd and the Mortal


The 3rd and the Mortal grubunun 1994 de yayımlanmış ilk stüdyo albümüdür. Fazlasıyla iskandinav folk kültürü etkisinde kalmış albüm, yer yer progresif hava verse dahi, kolayca dinlenen, temposu nedeniyle kafa şişirmeyen tertemiz bir doom metal albümü. 

Albümün en güzel tarafı, şarkılarda müthiş vokalist Kari Rueslatten 'in vokali girdiği anda, tüm enstürmanların sesi keserek ona yer açması. Böylelikle vokali rahatça dinlerken, kafayı karıştıracak gürültü duymuyoruz. Prodüksiyon tarafı da bunu desteklerken, özellikle davul soundunu da, davulcuyu da çok sevdiğimi ekleyeyim. Riffler genelde benzer, ancak kafada kalıcı enteresan riffler duymak mümkün. Rifflerin dahi büyük çoğunluğu genel tavrı baltalamayacak kadar gürültüsüz ve derin - atmosferik. En değerli şarkısı Why So Lonely olmakla birlikte, bütün olarak mutlaka dinlenmesi gereken albümlerdendir benim adıma. 

Şarkılara da göz atmak gerekirse: 

Vandering sanıyorum norveç dilinde söylenen, yerel -folk- bir şarkı. Solist Kari Rueslatten 'ın enfes mezo soprano sesi dışında hiç bir enstürman bulunmayan, naif, sisli ve buhranlı bu şarkı aslında arkasından gelecek muhteşem Why So Lonely için, albümün atmosferinin belirleyici olması açısından intro kıvamında biraz da. Doom metal olarak kayıtlara geçmiş bir albümle folk birlikteliği ve muhteşem bir ses. 

Why So Lonely albümün en güzel şarkısı. Kari Rueslatten şarkıya girdiği anda, kendimi cennette gibi hissettiğim, aslında kulak tırmalayıcı ve düzensiz rifflerin vokalin melodisini bulandırdığı, lakin enstrümanların vokal girdiği anda durmasından dolayı uhrevi güzelliğini asla yitirmeyen ve o ağır atmosferini bölüm bölüm enstrüman ezgileriyle sürükleyen bir şarkı. Son derece naif ve dinlendirici solosuyla sizi parçaya bağlayan düzenlemesi, bas gitarın melodik gidişi ile naifliğini hep koruyor. En önemli nokta, vokali duyduğumuz anda tüm enstrümanların o dingin, harika sese yer açması ve aynı dinginliği koruması. 

Atupoema, Diablo 2 'den kopup gelmiş girişi, Kari Rueslatten 'ın sesiyle dingin başlayan, vokalin iniş çıkışları ve bas gitarın melodisi ile akan, yer yer girişte belirttiğim o Diablo 2 den kopup gelmiş, lakin çoğunluğu huzurlu rifflerle atmosferi güçlendiren bir şarkı. Bolca davul atağı ile etkisini arttıran -ki ataklardaki vuruşlar tek tek sayılacak kadar ağır, fakat güzeldir- , harika gitar solosu ile kapanan şarkı, gene ağır temposunda enstrümanların Kari 'nin sesini duymamıza izin veren kesmeleri ile güzelleşir. 
Albümü, şarkıyı dinleyen fazla kişi yoktur diye Diablo 2 örneğini verdim yazarken, ancak albümün çıkışı 1994. Yani Diablo 'nun çıkışına 2, diablo 2 'nin çıkışına 6 yıl var daha. yani herhangi bir esinlenme durumu yok. Sadece tanıdık bir benzetme olması açısından Diablo 2 'yi kullandım. Hem melodinin tanıdık gelmesi, hem de albümün ve oyunun atmosferinin benzerliği bu çağrışımı yaptırdı aslında. Hani albüm, tam da Diablo 2 oynarken dinlenebilirmiş misal. 

Death-Hymn, Kari Rueslatten 'ın vokal tekniği, ses rengi ve vokal melodisi ile gene kalbe dokunduğu, arada enfes gitar melodileri duyulan, davulun trampet ve crosslarla neredeyse riff tutturduğu ve böylece vokal yanında davul soundu ile de akılda kalıcı hale gelen, yer yer sertleşen fakat her seferinde dinginliği size geri veren bir şarkı. 

Shaman, zaten genel havası Norveç ( veya İskandinav ) folk melodileri ile bezeli doom metal albümünün, şarkının adına uygun şekilde şamanik vokal nidalarıyla yürüyen ve albümü iyice ilginçleştiren şarkısı. Bahsi geçen vokal melodisi , vokalist ablanın sesinin harikalığı neticesinde su gibi akar.

Trial Of Past uzak mesafeden olsa da progresife çalan gitar melodileri ile  ara ara Orion 'u da aklıma getiren, enstrümantal ve bu haliyle de görece sert bir şarkı.

Lengsel 3 saniyelik aralıklarla, muhtemelen bas gitarın tek notaya bastığı melodisi dışında, enstrüman olmayan ve sadece Kari Rueslatten 'in vokal yaptığı, gene muhtemeldir ki İskandinav folk kültüründen etkilenmiş bir şarkı.  Doom metal diye daldığınız albümde herhalde Norveç dilinde yazılmış bu tipte şarkılar atmosferi fena şekilde dolduruyor, olayı konsept albüm haline sokuyor. 

Salva Me oldukça sert rifflerle başlayan, lakin Kari Rueslatten 'in gene melodik vokaliyle yavaşlayan ve frontwomen in sesini duyduğumuz anlarda gene onu rahatça dinleyebilmemiz için enstrümanların vokale yer açtığı, oldukça güzel bas partisyonlarının yer aldığı bir şarkı. Gitar tınısı olarak albümde daha önce de duyduğum ve duyduğumda gene aklıma Diablo2 'yi getiren o mistik çınlama var.  Şarkı ara ara vokali de arkasına alarak sertleşiyor son bölümde. Ancak bu kısa bölüm, gene hızını keserek vokalin harika melodisi ve rahatça duyduğumuz bas gitarla şarkıyı sonlandırıyor. 

Song; Klavye, davul ve son derece güzel, aşırıya kaçmadan kulak dolgunluğu veren bas gitar partisyonları ile insanı neredeyse transa sokan oldukça uzun (yaklaşık iki buçuk dakika) girişinden sonra, transa Kari Rueslatten 'in enfes sesi ve molodisiyle devam eden şarkıda, albümün genel tavrı olarak tüm enstrümanların vokale yer açması öyle net ki, Kari 'nin "stop beating" ( 3:23 - 3:26 ) dedikten sonra uzunca nefes alıp verişini dahi, sanki vokal yapıyor, sözleri söylüyormuş gibi net duyabiliyorsunuz . Davulun ara ara duyduğumuz sert ve gürültülü tek vuruşları dahi şarkının uhrevi bütünlüğüne hizmet ederken, bas gitar sürekli melodiyi sessizce sürükleyen ve güzelleştiren enstrüman olmaya devam ediyor. 
Albümde  genel davul kullanımı tavrını en net duyabileceğimiz Song 'da buna en net örnekse 5:46 da yapılan atak. 

In Mist Shrouded albümün en sert şarkısıdır. Kari Rueslatten 'in vokali albüm genelinde olduğu gibi temiz ve uhrevi, lakin bu sefer enstrümanlar diğer şarkılarda olduğu gibi rahat söyleyebileceği alan bırakmamış durumda ve sert davul ve gitar riffleri arasında kalıyor. Şarkının genel tavrı bu sertlik olmakla birlikte, sonlara göre değişen ritmle birlikte ortalık gene duruluyor. 

Oceana hangi gamdan çaldığı belli olmayan gitarın rahatsız edici olmayan ama kulak tırmalayan! soloları ile bezeli, 20 dakikaya yakın uzunlukta bir şarkıdır. Şarkıyı sıkıcılıktan -uzunluğu sebebiyle- kurtaransa, yer yer sert, yer yer oldukça ağır giden, değişken ritmi. Bu, bazen şarkı bitmiş de yeni bir parça başlamış gibi bir farkındalık yaratıyor. Ve elbetteki Kari Rueslatten 'in sesi... Dikkati dağıtmayan bir diğer noktada şarkının progresife yakın yapısı. Şarkı özellikle sonlarda, davulun etkisiyle sertleşmektedir. 

RUST IN PEACE

MEGADETH


Albümün en güzel taraflarından birisi Nick Menza 'nın davulda döktürmesi albüm boyunca, eline her fırsat geçtiğinde. 
En sevdiğim Megadeth albümü olmakla birlikte, şarkılar : 

Holy Wars... The Punishment Due müthiş hızlı ve sağlam rifflere sahip, özellikle de bu konuda sözlerin girdiği ana kadar müzikal şölen yaşatan, mihenk taşı şarkı. Dave ‘in vokalde yakaladığı çok ufak nağmeler en azından benim keyfimi arttırırken, davul oryantal gitar melodisi gelene kadar döktürüyor. Çok tatlı, şarkının hikayesine uygun o oryantal melodi sonrası, power metale dokunan şarkı melodisi hep güçlü. Sololar benim adıma, söz konusu olan Megadeth olduğundan fena değil kategorisinde diyebilirdim ki, güçlü fakat ağır tempo tekrardan yerini trash e bıraktığında gelen solo gerçekten iyi. Davul, tüm şarkı boyunca işini kusursuz yapıyor bana kalırsa.

Hangar 18 şarkı değil de destan sanki. Harika bas gitar, davul ve son derece çekici rifflerle başlar, özellikle de bas gitar doldurur soundu. Rifflerin enfes bir hale büründüğü, aralarda hafiften nwobhm kokusu veren, son derece kompleks yapıda, ritmi değişken, sonlarda çıldırıp noktayı koyan, özellikle davulun söz ve solo olmayan kısımlarda kah aksağa, kah caz ruhlu vuruşlara kaçtığı, sololar arasında gürültülü tarzıyla yardırdığı bir şarkı. 

Take No Prisoners ağır punk hisli, bas gitar – davul şovu. Şarkının riffleri neredeyse bu ikilinin yakaladığı melodi. Özellikle davul çok acayip işler yapıyor. Bütün kurgu bunun üzerine diyebilirim hatta ve bas gitarda altında kalmıyor. Belkide enstrüman önceliği olarak, gitar – Dave – olmasa, Megadeth ‘den nasıl bir sonuç çıkacağının göstergesi bu şarkı. Cover yapılmış mıdır bilemiyorum da, davul ve bas gitar nedeniyle pek iyi sonuç vereceğini sanmıyorum. 

Five Magics girişte bas gitarla Orion a selam gönderen ve yaklaşık ilk iki dakikasını bu senfonik enstrümantal yapıda geçiren şarkıda, bu bölümde nefis bir de solosu var. Aslında şarkının enteresan yapısı, sözlerin girmesinden sonra kendisini gösterir.Öönce iki dizi söz gelir, ardından Marty nefis – ama kısa – sololar atar, sonra gene iki dize söz ve gene solocuklar. Böyle böyle dört tekrar yapar şarkı. Yaklaşık iki buçuk dakikası böyle giderken şarkının ritm kesildikten sonra ağırlaşan temposuyla bir Marty solosu daha duyarız. İki farklı tempo üzerine atılmış soloların  kalitesine laf söyleme imkanı yok, klasik Marty işte. Şarkının asıl bombası ise önce – let me be the protage of five magics – ve – give me alchemy , give me sorcery – sözlerinin arasında hafiften kulağa çalınan, fakat dördüncü dakikadan sonra parçanın altını dolduran davul ve bas gitar birlikteliği. Burada nefis bir sound tamamlama durumu var ki, özellikle kapanışta Dave 'in soloya girdiği bölümde tek söyleyebileceğim, davulcu ayıp etmiş olacaktır. ne çaldığını ben pek çözemiyorum açıkçası. Tüm bunlar ışığında söylemeliyim ki, gene trash 'ın altın madalyalı şarkılarından birisidir . 

Poison Was the Cure ağır şekilde Motorhead çağrışımı yapan, güzel rifflere sahip, kulağın bas gitara doyduğu, soloyla birlikte davulun coştuğu, süratli ve gazlı bir şarkı. 

Lucretia o Dream Theater kokan solonun marty ‘e ait olduğunu düşündüğüm girişiyle çok keyifli başlayan, aynı hazzı ilk bir dakika sonunda tekrar, sonraki bir dakika sonrasında da tekrar tekrar yaşatarak aynı ruhta ki solosu ile insanı melodik yapısına hayran bıraktıran şarkı. 

Tornado of Souls son derece güzel bir davul atağından sonra harika bir solo barındıran, sonrasında sanki bu soloyu alıp riff haline getirerek gönüllere taht kurmayı amaçlayan şarkı. Dave ‘in vokal tekniği, kayıttaki ses rengi, özellikle de "tornado" diyişi çok güzeldir. Hele ki ikinci solo öncesi gitarların ritmde çiftleyip tutturduğu bir hava var ki, benzerini yapacak grup azdır. Yapabileceklere örnek, Maiden mesela. Zaten o bölümlerde davul ve bas gitarın yakaladığı sound, gitarlar falan, kim diye sorsanız, yekten Iron bile denilebilir vokalsiz haline, ki ikinci soloda bu ruhu korumaya devam eder. Şarkının özellikle son bir dakikasında, bas gitar coşmaktadır bu arada. 

Dawn Patrol 'da Ellefson, Tornado of Souls 'un sonunda gazı almışken devam etsin denmiş sanıyorum. Kısa, ama dinlenesidir. Dave ‘in sesini bir daha böyle duyma imkanı da yoktur sanırım. Ve ritm, "The God That Failed" neredeyse... Metallica tarafında bir esinlenme söz konusu mudur bilemiyorum ama, benzerlik kaçınılmaz. 

Rust in Peace 'de davulla girer şarkı. Benzetmek, bir imaj oluşmasını sağlamak gerekirse, Cavalera (Sepultura) gibi. Hele ki gitarda işin içine girince iyice sağlam bir şarkıya dönüşür. Riffler hep değişir ama davul hep hayvan gibi devam eder, arkada çok acayip işler çevirir bası da arkasına alarak. Dave 'in yakaladığı da müthiş bir ses rengi ve vokal tekniği vardır.

...AND JUSTICE FOR ALL

METALLICA


Atmosferi Ride The Lightnin ve Master Of Puppets 'dan daha ağır bir albüm olmakla birlikte, her ikisinden de hız olarak biraz daha geride, ancak enstrüman kullanımında ki ustalığın ve şarkıların kompleks yapılarının daha fazla kulak doldurduğu bir albüm. Öncüllerinden bu açıdan değerlendirildiğinde daha iyi olarak nitelendirilebilir ama, bu üç albümü de aslında konsept bir çalışma olarak görmek mümkün. Efsanenin şarkılarına göz atmak gerekirse:  

Blackened: Arkada yakışıklı trash rifflerinin kullanıldığı parçanın güzel tarafı hetfield 'in tek-tek söylemesinin ardından koronun sözleri tekrar ettiği bölümdür. Şöyleki:
opposition - hetfield
opposition - koro
contradiction - hetfield
contradiction - koro
premonition - hetfield
premonition - koro
Elbetteki her kelimenin sonunu Hetfield kendine has tarzıyla uzatır. vayolaşaoooaaaa....

Şarkının introdan sözlerin başladığı kısma kadarı tamda headbange uygun riff ve davullarla geçerken, şarkı ara ara hızını kesse de agresifliğini her daim koruyor. Solosu sonlarda kendisini toparlasa da, ben pek sevememişimdir bu kuvvetli parçada çalan soloyu bir türlü .

...And Justice For All, sözler girene kadar son derece güzel ve unutulmaz bir senfoni. Gene en bilinen Metallica melodilerinden birisi. Ulrich 'in davul partisyonları, eleştirilmesini geçiyorum, neden bu kadar hatırı sayılır bir adam olduğunun kanıtı, son derece yaratıcı. Gitar riffleri elbetteki harika. Davulda tek bir gereksiz atak, geçiş yok bence. İlk solo Blackened 'i hatırlatsa da bu kez fena yakışıyor şarkıya. Solodan sonra giren, ritm atlayan ve düşük tempoyla giden ve şarkının en güzel bölümünde, riffler yaratıcılığın tavanında. sonrasında da vokal, ses rengi tam oturmuş şekilde devam eder.

One, Metallica 'nın ilk video klip çektiği şarkı. Bu şarkıya gelene kadar, yanılmıyorsam ticari olacağını düşündüklerinden video klip çekmemişler. şahsı nazarımda en başarılı Metallica parçalarından da birisi elbette. 
Söz ve müzikalite bir yana, yaratıcılığın doruklarında gezen, gitar rifflerinin ve davul partisyonlarının yaratıcılıkta top yaptığı, kendi tarihinin en iyi sololarından birisine sahip senfoni. Bu kadar agresif iken, bu kadar yaratıcı ve yüksek kaliteyken, en kötü tarafı kısa kalması. Metallica neden bu kadar iyinin cevaplarından birisi.

The Shortest Straw, albümün en iyi davul performansı, benimde albümde dinlerken en keyif aldığım şarkı. Ulrich hakkında fazlaca atılıp tutulan bir adam ama, hiç bir şey herifin beklenmedik anlarda beklenmedik işler yapan yaratıcı bir davulcu olduğu gerçeğini değiştirmez bana kalırsa. Misal bu şarkıda da iki kez, farklı anlarda cowbell kullanıyor. Çok ufak bir detay belki ama, çok büyük bir güzellik ve tat katıyor işte şarkıya. 
Şarkıda kaç riff kullanılıyor, dinlerken hesap yapmak lazım. Müthiş gazlı ve yaratıcılığın tavan yaptığı bir şarkıdır, trash metal dersidir. Altı buçuk  dakikalık şarkı tamamen Ulrich 'in davul şovu aynı zamanda. muhteşem ritm geçişleri, yaratıcı zil kullanımı, ataklar...
Yaratıcı dedim ya. solosu enfestir ve gitardan mermi sesi çıkarmak nasıl bir kafadır mesela? inanılmazdır o anlar.
Cowbell' lerin  ilki için 2:21
Gitardan çıkan mermi sesi için 4:24
İkinci cowbell için 5:39
Harvester Of Sorrow 'da gene akıldan çıkmayan, unutulmaz bir giriş ve intro. nefis riffleri vardır normal olarak.
Benim 91 black albüm sounduna yakın bulduğum hatta Sad But True ile organik bağı olduğuna inandığım, girişten sözlerin girdiği bölüme kadar Ulrich 'in özellikle crosslarla yaratıcı işler yaptığı, zaten şarkı boyunca elinin kolunun rahat durmadığı şarkı. Ağır lakin boyun incitici... Girişinde derinlerden gelen ulumalarında gizemi arttırdığını eklemek lazım.

The Frayed End Of Sanity, ilk solo öncesinde melodinin yükseldikçe hadi artık dayanamıyom dedirttiği, ikinci solonun ağlattığı, davulun albüm genelinde ki gibi şova koştuğu, gazlı ve güzel rifflere sahip, sadece davul için dahi tekrar tekrar dinlenebilecek şarkıdır.
4.02 - 4.04 arası çok tatlı, çıplak bir davul atağı vardır. ilk solo öncesi ve bahsettiğim bu atak öncesi gitarların beraber sürüklediği senfonik ritm de riffler gene destansıdır.

To Live Is To Die enstrümantal demeye dilimin varmadığı senfoni. Evet, son iki dakikası gibi sözler var, lakin mırıldanma gibidir ve bu dinlenilen müziğin senfoni kıvamında bir enstrümantal olduğunu değiştirmiyor. Ağıt kıvamında...
Güzel bir James Bond film adı olabilirmiş, yaşamak ölmektir.

Dyers Eve çok hızlı , Ulrich 'in gene ufaktan da olsa şova koştuğu, rifflerin pek albüm genelindekilerle uyuşmadığını düşündüğüm, lakin ritm geçişleriyle şaşırtan bir şarkı. Şarkının hayvani hızına yakışan hayvani birde solosu vardır. Çok hızlı dedim ama, öyle headbang yapılabilecek bir hız da değil bu, daha da hızlı.

RIVERWORLD



Son derece yaratıcı ve iyi bir fikirden yola çıkılarak çekilmiş bir film. Okumadım, ancak hareket noktası Philip Jose Farmer 'in aynı adlı romanı. 

Günün birinde her biri farklı zaman dilimlerinden gelen, ki içlerinde tarihi karakterler ve uzaylılar da var tiplerin, aynı anda Riverworld denilen bir gezegende reenkarne olması ve gezegenin diğer sakinlerinin (ki biraz barbar arkadaşlar) elinden kurtulmak için verdiği özgürlük mücadelesini konu alan bir film. 

İlk yarısında, hikayenin ilginçliği ile de kendini izleten, tarihi karakterlerin  (Nero, Flavius) karşınıza çıktığı bir kaç sahnede sizi şaşırtmayı da başaran bir film. Tabi bu ısınma turundan sonra, iş av - avcı hikayesine dönünce ilginçliğini yitirmeye başlıyor. Genelde show tv gece kuşağında rastlayabileceğiniz filmlerden. hikayenin güzelliği nedeniyle oturup izlenebilir, her filmi izleyenlerdenseniz. Ancak onun ötesinde zaman kaybı hissi yaratabilir. Sinema değil de, televizyon için çekilmiş bir film bu arada.  2-3 bölümlük dizi tadında. 

KAKIHARA

Ichi The Killer 'dan, bir garip Kakihara...


Ichi the Killer ( Koroshiya 1) filminin önce sadizmin sınırlarında gezdiğini gördüğümüz, sonrasında mazoşist yanıyla karşılaştığımız, bir ara bize otoseksüel mazoşist yanını da gösteren, sinemanın en akıl alıcı işkence tekniklerini sahneleyen, uçlarda gezen karakteri. 

Sadizm ve mazoşizm tam da olması gerektiği gibi birbirini tamamlar Kakihara 'nın benliğinde. 
Çok zorlarsanız, Suzuki 'ye yersiz yere yaptığı işkence sonrası tatlıyı! çok sevdiği için zevk organım dediği dilini keserken çektiği acının sembolizmini, Anjo 'nun yokluğundan duyduğu pişmanlığı göstermek, suçluluk duygusunu hafifletmek için kendini hadım etmesi olarak bile görebilirsiniz. Böylesine bağlıdır Anjo 'ya ve onun yaptıklarının kendisine ifade ettiklerine. 

Patronunun kendisine çektirdiği acıdan hoşlanmasının arka planında nasıl bir suçluluk duygusu vardır bilinmez ama, onun sadomazoşist kişiliğinin otorite yanlısı açlığını bastıracak kişi olarak, katıksız, %100 sadist olduğunu düşündüğü Ichi 'yi görmeye başlar zaman geçtikçe. 

Ichi 'nin karşısındakinin çektiği acıyı düşünmeden yaptığı katliamlar, tam da Kakihara 'nın aradığı tutkudur.

HIGHWAY TO HELL

AC/DC


1979 çıkışlı albümün popüler kültüre katkılarından birisi Highway to Hell ve If You Want Blood parçalarının Iron Man 2, Touch Too Much 'ın 2010 da çıkan Grand Theft Auto: The Lost and Damned soundtracklarında yer almasıdır. özellikle Night Prowler ve Highway to Hell, defalarca dinlenesi şarkılardır. 
Albümde yer alan parçalar : 

Beating Around the Bush, rock n roll dan devşirme haliyle Bon Ccott 'u, Brian Johnson 'un şimdiki halinin clean vokali gibi düşünebileceğiniz, soloda gitarın dile gelip vokali devraldığı bir parça. 

Walk All Over You, gene rock n roll kokulu ve saf AC/DC soundunu duyabilceğiniz, kıpır kıpır bir parça. Muhtemelen diğer grup üyelerinin oluşturduğu koronun katıldığı nakarat son derece nostaljiktir. Solo gene çıldırtıcı ve yaratıcı bir sihirbazlık gösterisi. 

Nigth Prowler, Bon Scott vokalinin ve AC/DC soundunun zirve yaptığı parça. Her ne kadar blues yorumu gibi dursa ve ortalama altı kaldığını düşünsemde gitar solosu şarkının genel yapısına uygun. Ancak hiç bir şey bu şarkının mükemmeliğinin önüne geçemez. 

If You Want Blood, ilk anda Brian Johnson söylüyormuş sanabileceğiniz, bilindik AC/DC riffleriyle bezeli ve vokalin gücünün hissedildiği bir şarkı. 

Girls Got Rhythm, kulağa tanıdık gelecek, bilindik AC/DC sounduna sahip bir şarkı. 

Shot Down in Flames albümdeki iyi parçalardan. bas gitarın en net hissedildiği ve güzel bir ritme sahip, ritm gitarın arkada bilindik AC/DC soundunu çaldığı, son derece tatlı bir soloya giriş kısmının yer aldığı parça. 

Get It Hot, basın sürüklediği farklı ritmiyle güzel bir parça. 

Love Hungry Man, vokal renginin en farklı olduğu, bas gitar etkisiyle cream kokan ve benim daha progresif bulduğum ve ac dc soundu dışında olarak değerlendirebileceğim bir parça. 

Highway to Hell, dünden bugüne AC/DC soundunu ve ritmini kaset şeridi gibi kulaklarınızdan geçiren, gitar riffleriyle, vokalle, nakaratın parçada yer bulma şekliyle ve içinize işleyen vokal arkasındaki gitar tonuyla gelmiş geçmiş en ünlü AC/DC parçalarından birisi, muhteşem bir marş. 

Touch Too Much, gitarın cayır cayır yaktığı solosuyla farkını iyice hissettiren ancak Tina Turner parçası gibi duran, genel kalıbın dışında, ancak en sevilen AC/DC parçalarından birisi elbette.

GODS OF WAR

MANOWAR


Savaş ve bilgelik tanrısı Odin 'e adanmış, Manowar 'ın The Triumph of Steel sonrası çıkardığı ilk konspet albüm. 

Ken Kelly 'nin çizdiği, mavi ağırlıklı nefis bir kapağı var albümün. 

Son derece senfonik, savaş konseptini sağlamlaştırırcasına güçlü ve ağır bir sound. Ara ara power metale selam çakan... İyi ya da kötü olmasından öte, bu senfonik yapısı ile önemli bir albüm diye düşünüyorum. 

King of Kings, bir Manowar geleneği olarak (ilk şarkılarda olduğu gibi) gene hızlı ve gaza getirici. Hail and Kill, hatta fazlasıyla Blood of the Kings vari bir parça ilk yarısı itibariyle. Dikkat çekici olansa Eric Adams 'ın vokali. Alışılmışın dışında, fazlasıyla power metal çağrıştıran bir vokal. Ara ara akla Savatage getiren bir vokal. Arada o alışılmış çığlıklardan bir kuble bahşediyor gene. Bu şarkıda son derece yakışıklı bir solo atmıştı Logan bu arada, her zamanki gibi "hızlı". 

Sleipnir, gene Logan 'ın düzgün sololarından birisini barındıran oturaklı bir şarkı. Konsepte uygun şekilde narrator eşliğinde başlıyor, sonrasında son derece güzel bir Eric Adams girişiyle devam ediyor. Logan 'ın bu parçada yaptıklarını seviyorum açıkçası, kendisine ne kadar ısınamamış olsam da başından beri. Gene power metal anımsatıyor yer yer, onu anımsatmadığında nwobhm veriyor bukle bukle. Allah 'tan Scott Colombus sizi şaşırtmıyor. Her daim bir Fighting the World havası esiyor davulda, bu da soundun bir yerlerden hep Manowar 'a tutunmasını sağlıyor. 

Loki God of Fire her ne kadar güçlü bir şarkı değilse de, melodisiyle en sevdiğim şarkılardan birisi albümdeki . Judas 'ın Def Leppard 'la aynı sahnede çaldığını düşünün, bu şarkı o olurmuş heralde... Ritm dışında bir özelliği var mı peki? Yok, Logan gene duygusuz ama hayvan gibi çalıyor, Colombus bildiğimiz gibi, gösterişsiz ama kusursuz. 

Blood Brothers gene boşa giden kurşun. Bu adamların yaptığı ballad'ları, slow şarkıları pek sevmiyorum, bunu da sevemedim. Logan 'ın kullandığı gitar ne bilmiyorum ama, tonundan nefret ettiğim şarkılardan birisidir. Arkadan arkadan gelen Eric Adams çığlıkları dışında güzel bir tarafı olmayan şarkı... 

Overture to Odin, albümün senfonik yapısına uygun, orkestrayı duyduğunuz, bu açıdan ilginç bir parça. Obualar, kemanlar, trompetler, org , davullar... Başka bir şey yok zaten, beklemeyin Eric Adams ne zaman girecek diye. 

The Sons of Odin arkadan koronun nordik ilahileri, kılıç sesleri eşliğinde gene power metal kokan, albümün güzel parçalarından. Blind Guardian tınıları duyacağınıza emin olabilirsiniz. Ayrıca narrator un sonlandırdığı harika bir finişe sahip parça. 

Gods of War kesinlikle, ama kesinlikle tür içinde dinlediğim en iyi parçalardan birisi. Senfonik yapısı inanılmaz çarpıcı. Eric Adams ha keza, vokali gene vurucu, özellikle sevdiğim yanı ise muhtemelen yıllar önce kaydedilmiş çığlıkların derinden derinden gelmesi. Koro gene mevcut ve Logan 'ın solosunu neredeyse beğendiğimi bile söyleyebilirim. Tüm o senfonik yapı, orkestra, koro vs. bir yana, şarkının marşa çalan eşsiz bir melodisi var. Eric Adams 'ın o vahşi çığlığı ile biten bir şarkının kötü ihtimali olamaz zaten. Overtür dolu albümün en epik şarkısı...

Army of the Dead 'i (part 1 ve 2 ) değerli kılan, enstrüman olmadan (silik bir org hariç), koroyla birlikte Eric Adams 'ı dinleyebilmek, tarihe tanıklık edermişcesine. Sadece parçaların sonunda ki "must dieeeee" çığlığını duyabilmek için dahi dinlenir hoş bu parçalar. 

Odin karakteristik distortion dışında, çok fazla birşey vaad etmeyen bir parça. 

Hymn of the Immortal Warriors başladığında, Shire 'ın yeşil çimlerinde koşan hobbitler gibi mutluluk ve huzur veriyor size Eric Adams 'ın sesinde. Arada ne kadar yükselse de, öylesine huzurlu bir melodi ki bu... Mesela emin olun ki, Logan ın gitar solosu size "sözlerimi geri alamam" dakini anımsatacak... 

ve Die For Metal. Çok sevdiğim gitar riflerine sahip, Manowar geçmişine "ağır" bir selam. Eric Adams şov devam eder... 

Gods of War kesinlikle kenara atılacak bir albüm değil. Senfonik yapısı, yoğun orkestra kullanımı, koronun hakimiyeti onu kesinlikle ayrı bir yere koymayı gerektiriyor. Konsept bir albüm ve bu yüzden çok fazla konuşma -overtur- var. Tek negatif yön bu diyebilirim, müziğin bölünmesi sıkıcı gelebilir. Belki konuşmaları yapan Eric Adams olsa idi daha ilginç olabilirdi kim bilir.

HAIL TO ENGLAND

MANOWAR


Heavy Metal 'in alt türlere fazla dallanıp budaklanmadığı senelerde, gene bu günün türleri arasında gidip gelen bir Manowar albümü. Söylendiği üzere 1 haftadan kısa bir sürede kaydedildiği için ( 6 gün ), en iyi albümlerden birisi olduğunu kabul edemeyip her zaman ön yargı ile yaklaşmışımdır. Belki de bu aceleye gelme hissinden dolayıdır ki, gitar rifflerinin basit, soloların özensiz, üzerinde çalışılmamış ve bir çok parçada yaratıcılıktan biraz uzak kaldığı fikrindeyim. Genede içinde : 

Blood of my Enemies gibi, değil bu albümün, Manowar tarihinin en güzel şarkılarından birisini barındırır. Şarkıyı geçtim, sadece nakaratı dahi, benim için bu kategoridedir. Eric Adams 'ın ses aralığını tam performansla kullandığı senelerde söylediği şarkı; özellikle sonda "high overhead - they carry the dead - where blood of my enemies lies" sözlerini en yüksek notada tamamen scream vokalle dillendirmesi, parçayı sevmek için ilk neden. Aynı nakarat, şarkının diğer bölümlerinde arkada koro, önde Adams 'ın temiz vokaliyle de son derece etkileyici bir melodide. Soloyu da genelin aksine son derece yaratıcı bulduğumu söyleyebilirim. 

Each Down I Die albümün dandik parçalarından. Bazı bölümlerde vokal iyi olsa da, bir kaç basit bas gitar hareketi falan ne yazık ki şarkıyı kurtarmaya yetmiyor. 

Kill With Power gene scream vokalin bariz kullanımıyla dikkat çekiyor. De Maio 'nun speed metale selam gönderdiği yapı içerisinde, solonun da fena olmadığını düşünüyorum. Melodi akılda kalıcı, ki muhtemelen albümden akılda kalıcı şarkılardan birisi. Bir kez dinledikten sonra dahi, aklınıza geldiğinde rahatlıkla mırıldanabileceğiniz, kolay bir şarkı. 

Hail to England 'da vokalin senfonik olduğunu söyleyebilirim ki, albüm genelinde de yer yer hissettiriyor bu durum. Benim çamur gibi gitar tonları nedeniyle bir türlü ısınamadığım bir şarkıdır. Hoş, soloda Ross the Boss günü kurtarmaya yelteniyor ancak, asıl bomba şarkıyı sonlandıran 15 saniyenin biraz üzerinde süren ve en yukardaki aynı notadan basan Eric Ddams çığlığı. Bu adamın 4 oktavlık bir sesi olduğunu hatırlatmak isterim. 

Army of Immortals girişten itibaren power metali anımsatan, iyi mi kötü mü olduğuna parça parça değerlendirildiğinde karar verilebilecek bir şarkı. Genelinde gene pek ısınamasam da, şarkının sonunda Eric Adams 'ın "metal makes us strong - it makes us stronger, stronger, stronger" sözlerini delirip gene en yukarılardan çığlıkla söylemesi, parçayı dinlenebilir kılan etkenlerden birisi. Ritmin tek düze olmaması, sizi sıkılmaktan kurtarırken, üzerinde biraz daha çalışılsa iyi olabilecek, şarkıya yetmiyor. Burada parça sanıyorum gene, albümün bir haftada, üzerinde fazla çalışılmadan kaydedilmesinin kurbanı oluyor. 

Black Arrows girişteki sayko vokalle hatırlanacak, ancak hızlı çalmalıyım diye kafayı kırıp odada parmak egzersizi çalışan genç dimağların yaptıklarını anımsatan gitar solosuyla unutmak isteyeceğiniz bir enstürmantal gariplik. 

Bridge of Death albümdeki diğer favorilerimden olmakla birlikte, Manowar 'ın türler arasında gidip gelen müzikal yapısının bir diğer örneği. Abes görünebilecek olsa dahi, bugünün black metaline selam gönderen bir şarkı bu. Elbetteki tarihte bu şarkıdan feyz almış, esinlenmiş bir grup olduğunu düşünmüyorum da, 84 yılında, yani 30 yıl önce çıkan bir albümde black metalden bahsetmek bile ilginç bana kalırsa. Power ballada da çalan girişiyle ve temizden yüksek notalara çıktıkça güzelliğini sergileyen vokalin senfonik kullanımıyla, Eric Adams 'ın parçayı gene dinlenebilir kıldığını düşünüyorum. Benim naçizane tavsiyem, parçayı dinlerken aklınızın bir köşesinde hep black metal kavramı olsun.

THE FINAL FRONTIER

IRON MAIDEN


Iron Maiden 'ın 2010 yılında çıkardığı, şimdilik son albüm. Aynı zamanda, kendinden önce çıkan albümle arasındaki dört senelik arayla da, grubun albümler arasında verdiği en uzun ara. Hoş, eğer bundan sonra bir albüm gelecekse de, bu rekoru kaptıracak demektir. 

Iron Maiden ‘in en uzun albümü olmakla birlikte, şarkıların neredeyse yarısı da 7-8 dakikalık parçalar. Bu noktada, sürekli değişen yapısıyla bu şarkıların aslında kendi içlerinde de 2 hatta 3 parça gibi değerlendirilebileceğini söyleyebilirim. Bu nedenle hiç bir şarkı insanı sıkmıyor. Dinlemesi çok keyifli, sanki senfoni bestelermiş gibi ilmek ilmek dokunmuş hissi yaratan şarkıların arasında, alıp en iyi Iron Maiden parçası diyebileceklerim dahi var . 

Şarkılara göz gezdirmek gerekirse;  

Satellite 15 oldukça uzun bir introya, melodik, lakin sert rifflere sahip. En güzel yeriyse şarkının sonlarında senfoniye bağlayan gitarlar benim açımdan. 

El Dorado çatır çatır bas gitar duyduğumuz, gitar rifflerine kulak kabarttığımız, Dickinson ‘un da ses aralığını ara ara gösterdiği şarkı. Muhtemelen hatalıyım, ancak şarkının bir kaç noktasında Nicko ‘nun zillerde ağır kaldığını ve bir iki atakta kaçırıp hata yaptığını düşünüyorum. 

Mother of Mercy melodik rifflerle başlayan girişiyle ve Dickinson ‘un nağmelerle ses renginin güzelliğini gösterdiği bir şarkı. Aslında dikkatli dinlenirse Dickinson ‘un nakaratlarda pelteğe bağlayıp etrafa saçtığı tükürükleri bile duyabilirsiniz. 

Coming Home senfoniye bağlamış riffleri, inişli çıkışlı ağır temposu ve inanılmaz güzel solosuyla en sevdiğim Iron Maiden parçaları arasındaki yerini kolayca almış bulunmakta ilk dinlediğim andan beri. 

The Alchemist bildiğimiz Iron Maiden. Albüm genelinde olduğu gibi uzun bir parça, pek ısınamadığım şarkı sıkıcılıktan son derece yaratıcı bulduğum davul ve Bruce Dickinson ‘un renkli vokali sayesinde kurtuluyor. 

Isle of Avalon oldukça uzun girişi ilginç. Son derece sayko, hatta jazz 'a kaçan gitarlar ve sürekli değişen ritmiyle, gene albümdeki sağlam parçalardan. Yaklaşık 9 dakikalık uzunluğun dikkati dağıtmamasındaki ana unsur, dile getirdiğim gibi değişen ritm ve gitarların arada yakaladığı melodilerin, tonların güzelliği ile birlikte hızlandıkça yakalanan klasik Iron Maiden soundundaki uyumları. 

Starblind 'da solonun girdiği senfonik bir bölüm var ki son 2 dakikalık bölümde derinden gelen klavye ile bilrlikte, ne olursa olsun alıp şarkıyı baş tacı etmeye yeter. Bununla birlikte, klasik Maiden soundu ve eğer bahsettiğim 2 dakikalık bölüm göz ardı edilecek olursa, yer yer sıkıcı bir şarkı olduğunu bile düşünüyorum. Ne de olsa 7 dakikanın biraz üstünde bir şarkı. 

The Talisman orta dünyaya bizimde bir katkımız olsun demek için yazılmış hissi yaratan bir şarkı Birleşik Krallığın folk şarkılarına selam çakıp çakmadığından emin olmadığım bu güzel giriş sonrası kendini toparlasa da, aynı hissi sololarda da vermeye devam ediyor. Aslında klasik Iron Maiden ‘i dinlediğimiz şarkı, bu yapıyla bana kalırsa ilginç bir atmosfere sahip. Güçlü bas gitar ve davulla da kendini sevdirmiyor değil hani. 

The Man Who Would Be King girişiyle ballad mı yapmış lan yoksa adamlar dedirtirken, dinlediğinizin Iron Maiden olduğunu solonun girmesiyle suratınıza tokat gibi çarpan, en baba Iron Maiden parçalarından birisi, bir headbang törpüsü hatta. Gitarlar hüngür hüngür ağlatırken, işi fazla uzatmadan gene enfes rifflerle destekli, çatır çutur bass gitar duyduğumuz vokale bırakıyorlar yerlerini. Şarkı Maiden ‘den dinlediğim en keyfili bölümlerden birisine sahipken, gitarların hep beraber oluşturduğu senfoni, inişli çıkışlı yapısıyla insanı hiç sıkmayan 8 dakikanın üzerindeki şarkının kendisi gibi sersemletici. 

When The Wild Wind Blows 11 dakikayla en uzun şarkı olmakla birlikte, ağır lakin değişken tempolu şarkı enfes bir soloya sahip gene. Şarkı, başladığı gibi biterken sessiz ve derinden albümü de sonlandırıyor.