15 Mayıs 2015 Cuma

DEADPOOL KILLS THE MARVEL UNIVERSE

DEADPOOL


Adından da anlaşıldığı gibi Deadpool 'un Marvel evreninde kim var kim yok temizlediği macera. 

Neden yapıyor bunu sorusu, cevabı en zor verilecek soru belli ki. Durumu, çizgi roman evreninde bir karakter olduğunun farkında olan ( 4. duvarı yıkmış durumda yani, aslında kendisi bunu dans eden, aşık olan, ölen, acı çeken birer kukla olmak olarak tanımlamakta ) tek kahraman olmasıyla ilişkilendirebilmek mümkün. 

Deadpol 'un biraz da tüm karakterleri ortadan kaldırırken kendi adına sarf ettiği " asla var olmamış olmayı istiyoruz " cümlesi aslında biraz yol gösterici olabilir, onun bu eğlencesine ışık tutmaya çalışırken. Kendisi ile birlikte diğer karakterlerinde popüler kültürdeki durumuyla ilgili sıkıntısı var belliki ve bu uyuz olma durumu yönlendiriyor biraz da onu. 

Deadpool 'un dünyayı her anlamda olduğu gibi görüyor olması ve kaos un bildiğimiz dünyanın süregelen parçası olması da eklenince eldeki verilere, onun gibi bir karakter için neden aramaya gerek kalmıyor aslında. Kaos derken, zaten çok korkmuş bir toplumun, en büyük korkuları gerçek oluyor bir manada. 

Çizgi romanlarda karşılaştığım suç ve kaos kavramlarında, kafamdaki referans hep Nolan 'ın Dark Knight 'ta yarattığı Joker oluyor aslında, burada da belirtmek gerek. Aslında, suçun, belki de kötülüğün hayatın doğal parçası olma durumu, normal bir davranış olarak kavranması gerekliliği, farklı bir yorumla olsada, Deadpool 'un karakterinde de kendini gösteriyor.

Kısacası, bizi akıl hastanesinde deli gömleği ile karşılayan ve Örümcek Adam 'ın " şu geveze kahraman olayını da benden çaldın zaten.. " dediği ( ironiye dikkat ), " geveze " deadpool 'un deli olduğunu düşünmek ne kadar normal olsa da, 4. duvar farkındalığını göz önüne aldığımızda misyonuna anlam vermemek mümkün değil, "neden" sorusuna cevap vermek zor olsa da. 

Çizgi roman oldukça kısa, çizimler tatmin edicilikten uzak ve özensiz görünmekte. Ortada her ne kadar eşsiz bir fikir olsa da, eldeki kitap vadettiğini verebilmekten uzak. Bunun ana nedenlerinden birisi de aslında kısalığı muhtemelen. Örümcek Adam, Wolwerine, Thor ve Hulk dışında akılda kalıcı bir karşılaşma olmamakla beraber ( evet Avengers 'a düzenlenen saldırı da zekice kurgulanmış anlara sahne oluyor az buçuk ) insan tüm Marvel evreninin bu kadar kısa zamanda yüzüstü biçilmesini -en azından bir kere olacak bir olay olduğundan- tadına vara vara okumak istiyor. Kaldı ki, değinilen karakter mücadeleleri bile pek tatmin edici değil, Örümcek Adam belki biraz... 

Deadpool 'un çizgi roman karakteri farkındalığı arada keyifli okumalara yol açıyor. Gerçekten işini bitirirken gördüğümüz ilk kahraman olan Örümcek Adam ile olan mücadesi mesela, bahsettiğimiz farkındalığa yaptığı vurgu etkileyici ve bulunmak istenirse, aranan amaca da ışık tutucu: 
- Senin gibi olmadığım için şanslısın. yaptıkların yüzünden seni öldürmediğim için çok şanslın
- Öyle mi? İsteseydin bile, karakterden çıkmana izin verirler miydi sanıyorsun? 

Öldürdükleri arasında yok yok, ancak sıra Wolwerine 'e gelene kadar Deadpool 'un çizgi roman dünyasına getirdiği aldatıcı eleştiri de vurucu olamıyor. Deadpool 'un gerçekten en fazla ciddiye alınacağı, yada alınmaya başlanacağı an :
"ölümün kıyısından geri dönmeye olan eğilimin, iyileşme özelliğin ile alakalı değil. senin mutant gücün rejenerasyon değil, popülerlik
kelimelerini wolwerin'e sarf ettiği anlar sanırım. 

Çizgi roman - gerçek dünya arasında ki bağlantıya Deadpool tarzı dokunuş yapılan çizgi romanın sonu da eğlenceli olmakla beraber, ihtiva ettiği hikaye itibarı ile koleksiyonluk olmayı hak ederken, aynı durumu çizim kalitesi için söylemek zor söz konusu cilt için. Birde hikaye ile ters orantılı uzunluğu sıkıntı olmasa, aslında adından daha büyük bir efsane olabilirmiş, çünkü şu haliyle bütün olarak değil, isim olarak hatırlanabilirliği var. 

Deadpool: killogy serisi 1 ( deadpool killogy ) olarak da numaralandırmış Türkçe 'ye çeviren JBC Yayıncılık. Devamında Killustrated ve Deadpool Kills Deadpool geliyor, ki hepside Deadpool Kills Marvel Universe gibi dört sayılık mini seriler.

THE TOWN



Baya baya iyi bir film The Town.

Sırtını aksiyona dayamış basit bir soygun filmi olmaktansa, uzun ve doyurucu diyaloglar yanında, olabildiğince derinlemesine yansıtılmış karakterleri ile aksiyonu harmanlayıp hem dramatik havasını hemde gerilimi yükseltmiş bir film olma yolunu seçmiş The Town.

Doug ve Krista 'nın, özellikle filmin sonuna doğru gözetleme evinde gerçekleştirdiği tiyatral konuşma sahnesi gibi, oyunculuk konusunda da tatmin edici sahneleri var ( bu noktada, Eyes Wide Shut 'ta, Kidman - Cruise ikilisinin dumanlı kafayla çektikleri yatak odasında ki diyalog sahnesi geliyor aklıma, aynı teatral, hipnotize edici etki var bu sahnede de, gerçeklik duvar gibi çıkıyor karşısına izleyenin), ki filmde ki rolü ile oscar adaylığı bulunan Jeremy Renner 'ın yarattığı, tek başına her daim gerilimi yukarıda tutan, insanı kendisi gibi tetikte bekleten tekinsiz bir tip de mevcut filmde. Karakterlerin bulundukları çevre düşünüldüğünde, gerçekliği de tartışılmayacak diye düşünüyorum. Ben Affleck 'de oldukça iyi, bununla birlikte dinginliği ve sakinliği de filme denge getirmiş, ki filmin salt suç veya soygun filmi olarak algılanmasının önüne geçen ana faktörlerden birisi de aslında yaratılan karakterler arasında kurulan bu denge gibi duruyor. Jon Hamm 'ın da açıkçası karizması ve ekranda görünmesi bile yetiyor diye düşünüyorum.

Aksiyon ve gerilim oldukça doyurucu, soygunlar, kovalamacalar, kaçışlar... Haliyle işin doğasına uygun olarak görevlerini yerine getirip aksiyon hanesine artı puan yazdırıyor filmin. Yukarıda da belirttiğim gibi, diyalog ve karakter gelişimine de yer verilmesi, filmi değerli kılan ana faktörler. Bu haliyle, salt suç sahnelerinin bile tek başına işlevlerini, kurgu ve görüntü olarak kusursuz bir şekilde yerine getirdiğini ve türünün iyilerinden olduğunu tekrar etmek isterim, ki sadece ingilizlerin tercih ettiği tipte bir suç filmi yapılmaya çalışılsa bile ortaya çok iyi bir iş çıkacakmış intibası bırakıyor. Ve evet, filmin suç filmlerine yaklaşma tavrı, holivud 'dan ziyade İngiliz sinemasına aitmiş gibi bir intiba bıraktı bende, ki bu da değerli bir seçim benim bakış açıma göre.

Hikaye akışının, filmin bu kadar uzun olmasına rağmen rahatsızlık verdiği tek tük "hızlı" diye tanımlayabileceğimiz anları var, bunun dışında kurguda, görüntülerde yağ gibi akıyor ve özellikle görüntü yönetmenliği açısından film standardın çok üzerinde. Bu noktada, kostüm seçimlerinin başarılı olduğunu, özellikle de soygunlardan birisi için seçilen rahibe kıyafetlerinin de oldukça ikonik olduğunu hatırlatmak lazım.

Kısacası, özellikle Jeremy Renner ve Ben Affleck 'in oyunculukları, yaratılan karakterlere ve suça yaklaşımı ile doyurucu, yüksek tondan sizi yakalayıp ekrana kilitleyen gerilimi, görüntü ve kurguları ile özenli, haliyle de izlenmeyi hak eden bir film The Town.

Bu izlediğim, Ben Affleck yönetmenlik yaptığı ikinci film. Gerçekten iyi bir yönetmen - bunda yapımcı ve sanaryo etkisi de vardır muhtemelen - ama her işi böyle olacaksa, her filmini de bayıla bayıla izleyeceğim, oyunculuğunu da ciddi ciddi sevmeye başladığım düzgün bir yönetmen olarak kabul ediyorum artık kendisini, ki bu noktada ileride bir Clint Eastwood havası yaratacak yorumlarına da katılmamak elde değil.

28 Nisan 2015 Salı

THE LORD OF STEEL

MANOWAR


Manowar 'ın 2012 tarihinde çıkardığı ustalık eseri ve şimdilik yeni parçaların çalındığı son stüdyo albümü.


The lord of steel 'de, yani daha ilk şarkıda Kings of Metal günlerine geri dönmüş bir Manowar karşılar sizi. Çok daha sert, Joey de Maio 'nun etkisini tümüyle hissedip neden kendi janrının en önemli bas gitaristlerinden birisi olduğunu kanıtladığı bir şarkıdır bu. Karl Logan öyle bir girer ki parçaya, başınıza geleceği anlarsınız. ve ardından benim en beğendiğim Manowar davulcusu Donnie Hamzik 'in vuruşları. Evet, şov Karl Logan 'ın muhteşem gitarıyla başlar, ardından Hamzik 'in muhteşem zil oyunları, arkada beyninizde yankılanan De Maio' nun bas gitarı bütün şarkı boyunca neredeyse solo çeker. Peki Eric Adams? 60 yaşını geçmiş olmanın olgunluğuyla, eskisi gibi çığlık çığlığa değildir Adams 'ın vokali artık, neredeyse brutal vokale kayacağını düşündüğünüz sertliktedir, ta ki şarkının sonunda, o tiz çığlıktan iki kuble duyuncaya kadar. rahatlarsınız bir anda, yarı tanrının sesi hala durur yerinde. 

Karl Logan 'ın Ross the Boss 'un blues kokan hareketlerini hatırlatan gitar sololarıyla bezediği, arkada De Maio şovun dibine kadar devam ettiği, Kings of Metal 'den fırlamış gibi duran Manowarriors 'da dua edersiniz, arkada duyduğunuz çığlıkların geçmiş kayıtlardan değil de, günümüzden gelmiş olması için. 

Born in a grave her ne kadar ortalama bir parça olsa da gene Kings of Metal albümünden kopup gelmiş havasıyla konsepti bozmaz. İstemsizce headbange devam edersiniz de, arkada gene de Maio ağırlığını duymamak elde değildir. 

Tamamen bas gitarla sürüklenen Righteous glory albüme ballad kontenjanından girmiş, iyi ki de girmiş bir parça. Gene son derece temiz, yaşın getirdiği ağırlıkta ve tonda ama şarkıya çok yakışan bir vokalle, Black Sabbath esintilerini çok net hissedeceğiniz, bu nedenle de Joey de Maio 'nun parmağı olduğunu tahmin edebileceğiniz Righeous glory, Manowar balladlarından pek hoşlanmayan benim en sevdiğimdir, çok sağlamdır, arka arkaya dinlenesidir. De Maio demek istiyorum gene, o kadar ön plandadır ki bas gitar... 

Touch the sky, fazlasıyla rock kokan bir parça, Manowar 'ın en başarısız dönemi diyebileceğim Fighting The World döneminden çıkmış gibi. Fazla ritmik, olmasa da olurmuş diyebileceğim, tek keyifli yanı Eric Adams 'ın melodik vokali olan bir parça. 

Black list başladığında " ne oluyoruz " tepkisi verebilirsiniz. En ayrıksı Manowar albümü The Triumph of Steel havası kokladığınız, sanki Joey de Maio 'nun ne büyük adam olduğunu iyice anlayın diye yapılmış bir parça. Joey de Maio kişisel şovunu yapar, gitar, davul ve vokal ritm tutar. Logan bu sefer slahvari bir soloyla karşılar sizi, karşınızda hayvani hızıyla sizi ağzı açık bırakan Logan yok artık , anlayın der gibi, her telden çalabilen bir gitar olduğunu black listte kafamıza iyice sokar Logan. Tüm bunlar arasında, ritme kaptırmışsınızdır kendinizi elbetteki... 

Expendable bir Anthrax şarkısı deseler inanırım açıkçası. Joey de Maio 'nun kişisel şovunu en az gösterdiği, yerini Logan ve Hamzik e bıraktığı, Eric Adams 'ın sesinin yaşıyla doğru orantılı ne şekle büründüğünü en net anlayabileceğiniz şarkı. Ama dediğim gibi Anthrax coverı deseler inanırım. 

El gringo aynı adlı filmde de kullanılan, bildiğimiz Manowar kalıplarında bir şarkı, vokalin sürüklediği güçlü bir ritm. Kings of Metal günlerinden çok farklı olmamakla birlikte, arkada Joey de Maio 'nun yaptıkları gene dudak uçuklatıcı demek istiyorum, arkadaş yer yer gene solo çekiyor Jack Bruce ( yada daha net bir örnek vereyim John Paul Jones gibi ). 

Annihilation, gene çok özelliği olmayan, Manowar standartlarında, çift vokal sayesinde yer yer Eric Adams vokalini tartabileceğiniz, ancak tüm albüme hakim Joey de Maio şovunun elbetteki devam ettiği, arka planda yine bas gitar solosu dinleyebileceğiniz, her şeyin yerli yerinde olduğu, hiç de fena olmayan bir gitar solosuna sahip, formüle sadık kalınarak hazırlanmış bir parça. 

Hail kill and die, albümün son parçası olmakla birlikte, gücü hissettiğiniz, gene Kings of Metal günlerinden gelen, Logan 'ın standart sololarıyla bezediği, de Maio 'nun bu sefer rahat durduğu, koronun en fazla duyulduğu, bu nedenle de standart heavy metal formülü taşıdığı kadar, Manowar formülünü de sergileyen bir parça. 

The lord of steel, son derece temiz kaydedilmiş ve daha önceki Manowar albümlerinden en büyük farkı, Joey de Maio 'nun ustalık eserim diyebileceği, bas gitarı son derece rahat takip edebildiğiniz bir albüm olmuş. İşin güzel tarafı, de Maio önemli bir bas gitarist ve ne kadar götü açıkta bırak deri pantolonlarla gezen bir adam olsa da, Black Sabbath 'la çalışabilecek yetenekte ve müziği bilen bir adam. Bu nedenle albümde yaptığı hiç bir şey soundu baltalamıyor. Kişisel yeteneğini, parçalarda adeta solo atarmış gibi bas gitar çalarak gösteriyor. 


Albümün özellikle ilk yarısında Donnie Hamzik ne kadar iyi bir davulcu olduğunu kanıtlıyor. Benim açımdan albümün en tatmin edici yanlarından birisi bu. Kesinlikle Hamzik için bile açıp dinleyebileceğim parçalar var. Karl Logan çok sevdiğim bir gitarist olmamakla birlikte, Ross the Boss u anımsatan, arada sevdiğim işler yapmış. Gene de bu adamda ruh eksiği olduğunu düşünüyorum, ya da de Maio ona o ruhu gösterecek altyapıyı sağlamıyor. 

Ve Eric Adams. 60 lı yaşlarda bir adam için sesi hala tanrısal. Evet ilk yıllarda ki tonlarda değil ama hala işini iyi yapıyor ve hala dünyanın en iyi heavy metal vokalistlerinden birisi ve hala sesinin potansiyelini gösterebiliyor.

27 Nisan 2015 Pazartesi

THE CITY OF OWLS

BATMAN


...atalarım yarasaları öldürmek için baykuşları kullanmış.
baykuşlar her yerde.
ama unuttuğum bir şey var ki o da şu...
baykuşlar gider gitmez yarasalar geri dönmüş.
evet işte şimdi hatırlıyorum
yarasalar aslında yalnızca mağaranın derinlerine saklanmış.
en karanlık bölgelere...
baykuşların dayanamayacağı yerlere.
ve yarasalar geri dödüğünde...
....amaçları intikammış. 

The City of Owls, yani Baykuşlar Şehri, JBC Yayıncılık tarafından Türkçe 'ye çevrilen serinin ikinci kitabı.  

İlk cildin kaldığı yerden devam ettiği için, çizgi romanın girişinde yer alan özetin özeti, her iki cildinde değindiği noktaların üzerinden geçmek adına yeterli olacaktır : 

  • Kuşkuları olmasına rağmen, Batman daha önceki araştırmalarında gizli bir örgütün Gotham 'a hükmettiğine dair herhangi bir kanıt bulamamıştı. Ta ki Baykuşlar Divanı 'nın efsanevi suikastçisi Talon, Bruce Wayne 'i belediye başkan adayı Lincoln March ile görüşmesi sırasında öldürmeye çalışana kadar. 

  • Batman, geçmişi 19. yüzyıla dayanan divanın Wayne ailesine ait binalarının gizli koridorlarına saklanmış yuvalarını açığa çıkardı. Daha sonra Talon, Batman 'ı yakaladı ve divanın sadist eğlencesi için onu bir labirentte avlamaya çalıştı. 

  • Batman divanın labirentinde kapana kısılmışken, baykuşlar ve Wayne ailesi arasındaki uzun süreli rekabetin ipuçlarını da keşfetti. Talon 'la giriştiği yorucu savaş sonra neredeyse canına mal olan bir firar gerçekleştiren Batman, düşmanına bahşedilen iyileşme yeteneklerinin de sadece soğukla kontrol altına alınabildiğini ve kullanılan diriltme yönteminden kaynaklandığını anlıyordu. 

  • Bundan sonrasında da divan tüm gücüyle saldırıya geçiyordu. Geçmiş nesillerin de aralarında yer aldığı tüm pençeleri uyandırarak onları Gotham 'a saldılar ve ilk durakları da Wayne malikanesi olacaktı. 


Hikaye buradan itibaren devam etmekle birlikte, Batman dostları ile birlikte, divanın Gotham 'a saldığı suikastçilerin elinden yaklaşık 40 kişilik kurban listesinde isimleri bulunan kentin ileri gelenlerinin hayatını kurtarmaya çalışır, kendi hayatıyla beraber. 

Asıl büyük düşmanı ise, bu suikast listesine kendi adını ekleyerek ölen, sonrasında divanın yöntemleriyle hayata tekrar dönen ve hakkı olduğunu düşündüğü mirası geri almak için batman 'la yüzleşen Lincoln March 'tır. 

Kitapta, Wayne ile ilgili çok önemli bir detay verilmekte, ki bu da bir kardeşi olduğu. Ancak, annesi çocuğa hamileyken bir trafik kazası geçirir ve kaza sonrasında ancak bir gün yaşayabilen Bruce 'ın kardeşi hayatını kaybeder. Hikayenin bu kısmı akıllıca bir şekilde Baykuşlar Divanı ve Lincoln March 'a bağlanıyor ve ilerisi için doğabilecek kuşkuları su yüzünde bırakıyor.

Gene son derece karanlık, muhteşem kurgulanmış, aksiyon dozu son derece yüksek bir hikaye. İlk cildi de kaliteliydi, ancak bu hikayenin de gelişmesi ile ilkinden de fersah fersah öte bir çizgi roman. Çizim kalitesi son derece yüksek, ilk ciltte ufak tefek rahatsız edici detaylara takılmıştım, ancak belkide alışkanlık nedeniyle bu kez böyle bir sorun çıkmadı. Kısacası hikaye, kurgu ve aksiyonla olduğu kadar, çizgi kalitesi ile de şu anda piyasada ki en iyi çizgi romanlardan birisi. 

Gotham 'ın da hikayenin geri planında ki önemli aktörlerinden birisi olduğunu söylemek lazım. Baykuşlar Divanı ve Gotham 'ı şöyle bir birine bağlıyor Bruce Wayne, Talon 'la yaptığı çarpışmadan çıktıktan sonra, malikanesinde ki kent maketinin önünde dinlenirken : 

" her zaman şehri tanımanın en iyi yolunun yere yakın olmak olduğuna inanmışımdır.
kaldırımdaki çatlakları, ayakkabının altında hissetmek...
karlar altındaki parkın o garip ışıltılı sesizliğini...
üçüncü cadde üzerinden geçen trenin tıslayarak saçtığı kıvılcım yağmurunu...
gecenin geç saatlerinde göz kırpan trafik ışıklarını.
ne kadar yanılıyor olduğumu ancak geçen bir kaç hafta içerisinde anlayabildim.
çünkü artık biliyorum ki tüm hayatınızı gotham'ın derinliklerinde, onu içeriden tanımaya adayabilir...
...ve hakkında yine de hiçbir şey öğrenemeyebilirsiniz. "
Batman 'ın, Baykuşlar Divanı ve kendi geçmişine ışık tutan sözleriyle bitirelim : 
" büyük dedektif Henri Ducard, bir keresinde bana bazen bir olayın üzerindeyken bir hisse kapıldığıdan söz etmişti...
Birdenbire parçaların yerine oturduğu ve aradığın cevabın gözünün önünde oluşmaya başladığı anda hissettiğin bir şey.
Ducard bu hissi “hatırlamak” olarak nitelendirdi. yeni bir şeyin keşfi değil de başından beri bildiğin bir şeyi hatırlamak gibi. Gözünün önünde olan bir şeyi.
Ducard bu hissin, aradığın cevabı bulmak için en iyi gösterge olduğunu söylemişti. "


THE COURT OF OWLS

BATMAN




Gotham, Batman ‘in şehri. Hikayede bir kaç kez buna yapılan göndermeler var, ancak işin aslının öyle olmadığı, Bruce Wayne ‘nin Gotham 'ı baştan yaratma projesinin ortaya çıkması ile kendini belli ediyor. Hikaye biraz bu iktidar mücadelesinin çevresinde dönüyor aslında, Batman ve onu ortadan kaldırmak için alışılmamış yöntemleri olan Baykuşlar Divanı isimli, Batman ‘ın yıllarca gerçekliği hakkında masallar duyduğu ama gerçekliğini kanıtlayacak delillere hiç bir zaman ulaşamadığı undergorund bir suç örgütü. Court of Owls, Batman ‘in bu örgüte karşı verdiği savaşın anlatıldığı hikayenin ilk cildi.

Türkiye 'de JBC Yayıncılık tarafından yayımlanan cildin Türkçe adı " Baykuşlar Divanı ". 

Batman, DC ‘nin bir diğer amiral gemisi Superman ‘a nazaran hep daha karanlık resmedilmiş bir karakter ve bu durum değişmiyor. Gene nefis bir atmosfer yaratılmış ve son derece karanlık bir Gotham ( gerçek anlamda underground bir kötü söz konusu olması ekstrası olmuş ) ortaya konmuş. Çizimler, çinileme, renklendirme on numara. Hikaye güzel ve kurgu da buna paralel kusursuz. Çizimleri yapan Greg Capullo, alemin en karanlık karakteri Spawn ‘ı da çizmiş bir zamanlar, ki benzer bir hava var Batman’ de de. Fakat tekrar belirteyim, hikaye ve kurgu da muhteşem, insan bırakamıyor okumayı, yani sürükleyicilik açısından hiç bir problem yok. 



Hikayenin ilk cildi olduğu için biraz giriş olmasından kaynaklı, ne Baykuşlar Divanı, ne de Batman hakkında çok fazla bilgi sahibi olamıyoruz, arada özellikle Gotham ve Bruce Wayne ‘in sülalesi hakkında ufak tefek bilgiler veriliyor, ki Baykuşlar Divanı ‘nın ilk derdinin Bruce Wayne ‘i öldürmek olması ( ki burada ki ince nokta ikinci ciltte açıklığa kavuşuyor daha fazla ) ve  okurken anlaşıldığı kadarıyla Batman ‘i sadece bu uğurda aşılacak bir engel olarak görmesinden dolayı, sonraki ciltlerde özellikle Bruce Wayne özelinde çok daha fazla bilgi vereceği anlaşılıyor hikayenin. 


İlk cildin en güzel taraflarından birisi de, Batman hayatının en sağlam dayaklarından birini yiyor ve muhtemelen tüm maceraları içinde en büyük psikolojik savaşını veriyor. 

ROGUES REVOLUTION

THE FLASH


Özgün adı The Flash - Volume 2: Rogues Revolution olan, The New 52 dahilinde yayınlanan The Flash serisinin #9-12, #0 ve annual #1 arası sayılarını içeren, yakın zamanda Arka Bahçe Yayınları tarafından türkçeleştirilmiş serinin ikinci cildi.

İlk cildin kaldığı yerden devam ediyor çizgi roman. İlk kitaptaki hikayeyi özetlemek gerekirse :

  • The Flash, zamanda kaybolan Iris West ve diğer üç kişiyi kurtarmak için sürat kuvveti ( speed force ) denen bir yerde koşmuştu, 
  • Ancak kaybolan kurbanlar yerine Turbine ( Türbin ) adında akli dengesini yitirmiş bir ikinci dünya savaşı pilotu bulmuştu. Bununla birlikte kendisi yüzünden olduğunu sandığı zaman gediklerinin sorumlusunun da Türbin olduğunu anlamıştı, 
  • Güçlerinin uzay ve zamanın sürat kuvveti içerisinde ki ileri geri hareketi sonucu biriken enerjiden geldiğini öğrenmişti. 

Tüm bunlardan sonra, sürat kuvvetinden çıktığında ise goril şehrinin ortasına düşmüştü... 

İşte ikinci cildin ilk bölümleri bu goril şehrinde yaşananları ve oradan çıkışını anlatmakta The Flash 'ın. 

Ciltteki ilginç ayrıntılardan birisi, The Flash 'ın Central City 'den ayrılıp Keystone City 'ye geçmesi ( Gotham 'daki Suç Geçidi 'nden sonra metrekare başına en çok suçlu oranına sahip semte sahip yer olarak tanımlanıyor macerada ) 

Albümde Flash 'ın geçmişiy ile ilgili ve birbiriyle bağlantılı iki önemli ayrıntı hakkında bilgi sahibi oluyoruz. İlki Flash 'ın annesini kaybettiği ve babasının tutuklandığı günün onun gözünden anlatıldığı kısım. İkincisi ise The Flash 'ın, cinayetten hüküm giyen babası ile ilişkisi. 

Bu arada ciltten, The Flash ile ilgili öğrendiğimiz detaylardan birisi de, zihnini boşaltmak ve her şeyin değiştiğini hatırlamak için, küçükken babası ile hız yarışlarını izlemek için gittiği, hız rekorlarının kırıldığı Utah Bonneville Tuzlası 'nda koşup adrenalinin tavanına vurduğu. 

İlk ciltte karşımıza çıkan Türbin ile gene karşılaşıyoruz, kısa bir süre olsa da, hikayesinin gene tamamlanmamasından anladığımız ilerideki ciltlerde de karşımıza çıkacağı. İlginç bir karakter olması açısından güzel bir ayrıntı bu da. 

Ciltte Rogues çetesi ve geri plandaki hikayeleri de anlatılıyor. 
Trickster, Heatwave, Mirror Master, Captain Cold, Weather Wizard, Glider karşımıza çıkan karakterler. 

Dr. Darwin Elias 'ın, Flash 'a kaybetmekten sıkılan Captain Cold 'a şartları eşitleyecek bir yol sunması ile, Rogues üyelerinin güçlerini nasıl kazandığını öğreniyoruz. Plana göre, gnom bağlayıcı ile silahlarının güçlerini kendileri ile birleştirmek için dnaları yeniden yazılacaktır çete üyelerinin, ancak beklendiği gibi gitmez işler ve bir kaza olur. Kaza sonucu Rogues üyeleri güçlerini kazanır ama beklenmedik şekillerde. Örneğin Mirror Master, "ayna dünya"ya hapsolur, ama o dünyada istediği her şeyi yapabilir... 

Çizgi romanın en keyifli yeri, Flash 'ın Rogues ile kapıştığı, aksiyonun tavan yaptığı bölümler. 

Vs. the rogues adında, 5 bölümden oluşan macerada her bölümün çizeri farklı bu arada. Bununla birlikte cilt geneli Francis Manapul tarafından çizilmiş ve gene çizgi roman ilkinde ki gibi enfes renklendirme ve çizimlere sahip 

19 Nisan 2015 Pazar

RIDE THE LIGHTNING

METALLICA 


Kendisinden sonra gelecek Master of Puppets ile direk organik bağı bulunduğunu hissettiren, lakin selefinden biraz daha sert ve biraz zorlarsanız nwobhm etkisini ara ara hissedebileceğiniz, halefinin punk etkisindense tamamen sıyrılmış, thrash metalin gelmiş geçmiş en iyi albümlerinden birisidir. Zaten böyle bir sıralama yapılacak olsa, o listede kafada yer alacak albümlerden ikisi, aralarında organik bağ bulunduğunu düşündüğüm master of puppets ve ride the lightning 'dir. M.o.p 'tan sonra çıkacak ...and justice 'ın ise o listede ki yeri elbetteki belli.

Fight fire with fire ‘da nefis bir akustik introdan sonra trashın babaları, çok güçlü rifflerle girer şarkıya. Hetfield ‘in gençliğindeki o kirli, ince vokali, solo sonrası davul ve sonrasında gelen çok güzel bir solo daha. ilk gitar solosu nispeten daha hızlıyken, ikinci solo daha melodik ve unutulmazdır aslında. Arada zar zor duyulan bas gitar ve gene keşke biraz daha yüksek sesten duyabilseydik dediğimiz ziller etkileyiciyken, iki solo arasında davullar şarkının güzel taraflarıdır.

Ride the lightning ‘da, Hetfield ‘ın sesinin bugünküyle karşılaştırıldığında ne kadar ince, neredeyse scream yapacakmış gibi geldiğine dikkat etmemek elde değil, ki “ i dont want to die “ dediğinde arkadan duyulan çığlık - kimindir çözememiş olmakla birlikte - pek metallica ‘dan duymaya alışık olduğumuz bir çıkış değil. Kasettiğim scream sözlerin ikinci tekrarından sonra ( sanırım 3 kez tekrar ediliyordu ) Hetfield 'in sesinin arkasından duyulabiliyor rahatça. “ flash before my eyes – now its time to die “ ve “ burning in my brain – i can feel the flame “ dizeleri arasındaki kısa bölümde yer alan riffi yazanın ve çalanın ellerinden öpmek isterim bu arada. Son derece basit rifflerin ne kadar etkili olabileceğinin kanıtı bu şarkı. Muhteşem bir riff, nefis bir solo... İnsan, solonun güzelliği karşısında, parçayı geriye alıp tekrar dinleme isteğiyle doluyor. Trashın en bilinen melodilerinden birisi olan şarkıyla ilgili yapabileceğim tek eleştiri, gereğinden uzun olması. Kıssadan hisse, dünyanın en bilinen gitar melodilerinden birisine sahiptir herhalde şarkı, dinlenmesi elzemdir.

For whom the bell tolls albümdeki ağır abilerden. Öncelikle girişte çalan çanlarla birlikte kulağa çalınan gitar melodisi gene dünyanın en bilinen melodilerinden birisidir sanıyorum. Özellikle derinden gelen bas gitarla güzelleşen harika giriştir bizi ilk karşılayan. Şarkının 1/3 ü tanıdık gitar melodisiyle geçerken, sözlerden önce duyduğumuz gitar riffleri gene kilometre taşıdır demek doğru olacaktır. Sözlerde “ for whom the bell tolls “ dan hemen sonra gelen “ time marches on “ cümlesini öyle güzel söylüyor ki Hetfield, durup durup tekrar ediyor bir süre sonra insan kendi kendine. Ara ara bas gitarın “ dan “ diye kafaya vurduğu anlarda en güzel taraflarından birisidir benim için.

Fade to black 'ın girişindeki melodiyi bilmeyen yoktur, ki eline her akustik gitar alanın çalmak istediği melodidir girişte duyduğumuz. Gene trashin mihenk taşlarından bir şarkı. Gitarın akustik tonuyla ilerleyen vokal de bir o kadar güzeldir. Şarkı o kadar iyi ki , sözleriyle falan öğrenmesi en kolay metallica parçasıdır herhalde golden era ‘dan. Sanıyorum albümün en ağır topudur aynı zamanda. Hammet ‘in bastığı tek bir nota bile boşa gitmez gitarda. İnanılmaz bir senfonidir aslında ritmden, sololarına, rifflerine kadar. Duyabildiğinizde, bas gitar da ayrı bir vurucudur gene.

Trapped under ice gene muhteşem rifflerden oluşmuş, bu nedenle headbang sırasında boyun kıran, trashin dibi... Hetfield ‘in gene ergen tonundaki sesi pek bir güzeldir. Sözlerden önce girişte hızlı bir solocuk vardır. Ekolu ekolu gelen ( belkide koroydu hatırlamıyorum ) freezing – screaming – cry out – kelimelerinin söylenişi enfestir. Özellikle ritm gitar, şarkının en güzel yanıdır. Arada hissettirmeden, harika bir şekilde doldurur şarkıyı.

Escape “out for my own, out to be free – one with my mind, they just cant see – no need to hear things that they say – life is for my own to live my own way “ şeklinde ki kafiyeli dizelerini Hetfield ‘ın harika ses tonuyla ezberleten, gene can alıcı rifflere sahip, arada hız kesip soluklandıran, ardından fena bir soloyla güzel güzel biten, harika bir şarkıdır.

Creeping death rahat rahat bas gitar duymamıza izin verilmiş yegane parçadır sanki. Metallica ‘nın en baba parçalarından birisi olmasını sağlayan nefis melodisine söylenecek tek bir söz yok. “ die by my hand – i creep accross the land – killing first born man “ dizelerini ezberlememeye imkan yoktur.

The call of ktulu, albümün selefi Master of Puppets 'da yer alan Orion ‘un karşılığıdır bu albümde. Enstürmantal parça hakkında yorum yapmaya gerek bile yok aslında, dinlenmesi yeterlidir efsane albümü kapatmak için.

30 Mart 2015 Pazartesi

MASTER OF PUPPETS

METALLICA


Subjektif olacak lakin, Ride The Lightning 'de yer yer, ufak ufak hissettirdiği nwobhm havasından sıyrılmış, daha kompleks ve ayakları yere basan bir albüm olmuştur. Aslında her ikisini de tek konsept, tek bir albüm olarak değerlendirmek gerekir diye düşünüyorum. Ride, A yüzüyse, Master of Puppets ‘da B yüzüdür aynı plağın. Veya, şöyle düşünülebilir, yapıları itibariyle şarkıların benzerlik gösterdiğinden yola çıkarak diyebiliriz ki, Master of Puppets, Ride ‘ın yeniden kayıt edilmiş şeklidir. Her zaman olduğu gibi, şarkıların hemen hemen hepsi efsane giriş melodilerine, tarihe kazınmış rifflere, ritmlere sahiptir. 

Şarkı listesi ve şarkılarla ilgili naçizane tespitlerime gelirsek :  

Battery nefis bir akustik intro ile açılırken, devamında trash 'ın babalarına yakışarak şekillenir. Önceki işlere göre daha belirgin bir bas duyulabilir iken, nefis bir ikinci solosu vardır. Son derece dengeli bir şarkıdır melodisi ve hızı ile. Özellikle ikinci solodan sonra Ulrich 'in attığı nefis ve olayı güzelleştiren bir atağı vardır. Şarkının genelinde de Ulrich enfes bir performans yapmıştır. 

Master of puppets 'da bas soundu Ride The Lightning 'e göre, gene daha belirginken, basla güçlenen nefis bir girişi vardır. Sözlerin ilk iki satırı “ end of passion play, crumbling away – i ‘m your source of self destruction “ şarkıyla o kadar güzel akıyor ki, vokalin melodisi hafızaya kazınıyor. Daha sonra gelen “ come crowling faster – obey your master – your life burns faster – obey your master – master “ dizeleri de, bir kez daha dinlediğinizde hafızanızın en çabuk ulaşabildiğiniz noktasında ki yerini alıyor. Vokal melodisi gerçekten çok güzel ve akılda kalıcı şarkının kendisi gibi. Hetfield her " master " dediğinde, sizde eşlik edeceksiniz ona - master - master... ve elbetteki o inanılmaz ilk solo. Olmamalı diyor insan ilk duyduğunda. mihenk taşı, başka bir dünyadan sanki bu güzellik. İkinci solo ilkine nispeten daha hızlı olsa bile, gene yaratıcı ve etkileyici. İkinci solodan sonra gitarların senfoniye bağlayıp tutturduğu kısa süreli ritm muhteşem. Yapılmış en iyi Metallica şarkılarından birisi değil sadece, en iyi metal şarkılarından birisi, trash deyin, heavy deyin, ne derseniz deyin.

The thing should not be ilk şarkı ile organik bağı olan kısa akustik girişten sonra gene güçlü ve dolu riff – ritmleri ile ağır ağır giden bir şarkı. Vokal de hızlanmadan tüm hırsıyla duruma eşlik ediyor. Şarkı gizemli atmosferini koruyarak sonlanıyor. Naçizane fikrim, hızlı bir parça olmadığı yönünde ve – bence – ve bu havasıyla aslında welcome home ‘a hazırlıyor biraz ortamı. Yavaş yavaş düşürüyor ateşi.

Welcome home ( Sanitarium ) girdiği ilk andan, basılan ilk notasından itibaren efsane bir şarkı. O çok bildiğimiz sanitarium melodisi unutulacak gibi değil. Aslında oldukça yumuşak başlayan vokal gitgide sertleşirken, adama head shot yapan ilk soloyla hız keser şarkı. Dünyanın en güzel, en tanıdık riffleri ile devam eder, solodan sonra gene vokalle yumuşarken, tekrar, yavaş yavaş ateşi yükseltir ve hızlanır, ilkine göre çok daha hızlı bir solo gelir. Biraz daha kısık duyduğumuz son gitar melodileri ise mükemmeldir ve şarkıyı geneline yakışır şekilde kapatır.

Disposible Heroes çok kral bir girişe sahiptir kendisi, geneli gibi. Bas gitar destekli duyduğumuz, felaket derecesinde yaratıcı rifflere sahip bir şarkıdır. sözler girene kadar enstrümanlar şölen yaşatır. O kısacık ilk gitar parçası gene duyabileceğiniz en yaratıcı işlerden birisidir. Şarkının tam ortasında zil destekli Ulrich şov vardır, ardından soloyu duyarız. Gene güzel, gene yaratıcı, nefis... Katıksız, agresif bir trash metal başyapıtı değildir sadece, biraz daha melodik ve biraz daha 91 e yakın bir Metallica soundu hissedilir. Üçüncü kez tekrar eden muhteşem rifflerle karşılaşırsınız – ki aslında ben buna solocuk diyorum – ve Ulrich şov yapmaya başlar sonlarda sürati ile. şu solocuk dediğim hadiseye kulak kabartınız lütfen, gitardan çıkan makineli tüfek sesini duyun. Ana soloda bile duyabilirsiniz o makineli tüfek hissiyatını, hatta davulda bile. Sert, hızlı, lakin benim melodik bulduğum, yani kesinlikle sadece hızlı çalmış olmak için çalınmamış, anlaşılır bir sürate sahip, efsaneler efsanesi bir şarkıdır.

Lepper messiah 'ın girişinde Burton ‘un bas gitarını duydukça şarkıya kattığı agresifliği ve sertliği hissederiz. Evet, hırslı bir şarkıdır. Davulun crosslardaki yaratıcılığını sevmemek elde değildir. Şarkı yarısına kadar bu öfkeli tavrı, vokal ve davullarıyla dinletirken, yaklaşık 3. dakikasından sonra, solonun girmesiyle insanın aklını alır. Solodan sonrada olağanüstü rifflerin büyüsüne kapılır zaten insan. Ritmiyle en öfkeli şarkı budur kuşkusuz.

Orion enstrümantal, ne kadar zor duyulsa da yer yer basın, gitarların arkasında destan yazdığı bir parça. Bası rahatça duyabiliyor iseniz, işte o bölümlerde zaten destana tanık oluyorsunuz demektir. Hammet 'ta kendi yaratıcılığının tavanına vurmuş, krallığını ilan etmiştir bana göre bu şarkıda. Solosundan, ritmlerine her şey ile kusursuzdur ve aslında iyi ki de vokal yoktur dedirtmiş bir müzik ziyafetidir. Ride the lightning 'de karşılığı the call of ktulu ‘dur, lakin Orion melodik yapısıyla daha bir iyidir dinlerken. Hoş, o anda hangisini dinliyorsanız, onu daha çok seveceksinizdir, placebo etkisi budur herhalde Metallica 'nın.

Damage, Inc. vakvaklı yumuşak girişinden sonra, fena halde agresif bir çehreye bürünür. Katıksız bir trash metaldir, ki hızlı fakat her bir notayı ayrı ayrı seçebildiğiniz deli de bir solosu vardır. tüm şarkı boyunca Lars ‘ı dinlemekte ayrı bir keyiftir bu parçada.

27 Mart 2015 Cuma

ICHI THE KILLER

KOROSHIYA 1


Ortalama bir yönetmenin elinde bayağı bir gore filme dönüşebilecek, ancak Takashi Miike 'nin elinde kült bir sadomazoşizm güzellemesi olagelmiş başucu filmim. Sadece alışılmadık benlikleriyle karakterleri üzerinden değil, karakter gelişimiyle paralel gelişen ve aydınlanan hikayesiyle de izlenebilir bir film. Baştan belirtmek lazım, seveni kadar nefret edeni olan, tamamen bir erkek filmi. Kadına karşı tavrıyla, biraz zorlasanız istismar sineması sınıfına bile girebilir herhalde diye düşünüyorum.


Filmi tavsiye üzerine değil, Takashi Miike sinemasını merak ediyor, ilgi duyuyorsanız izlemeniz daha doğru olacaktır, en basitinden hayal kırıklığı yaratabilir. Hikayesi ve olay örgüsü ortalama sayılabilir, fakat iki ana karakteri Ichi ve elbetteki Kakihara ile zirvededir. O Kakahira ki, belki de sinema perdesinin en güzel karakterlerinden. Hatta çok iddialı olacak ama, fiziksel deformasyonun adlığı şekil ve estetik olarak Heath Ledger Joker 'i ve Tadanobu Asano Kakahira 'sı zirveyi paylaşır. 


Yakuza çetesinin patronu Anjo ‘nun Ichi tarafından öldürülmesi üzerine, patronunun yüklü miktarda para ile kaçırıldığını düşünen Kakihara ‘nın önce kaçıranları, sonrada katil Ichi ‘yi bulma mücadelesinden ibaret kabaca hikaye. Buz dağının görünen kısmı olan bu hikaye, karakterleri tanıdıkça hikayenin de buna paralel gelişmesi ile gelişiyor ve olayın iç yüzünü öğrenmeye başlıyoruz. Ancak filmin etkileyiciliği bu hikaye örgüsü değil kesinlikle, tamamen İchi ve Kakihara ‘nın birbirini tamamlayan sadist ve mazoşist kişilikleri. 


Film, dakika bir gol bir misali Ichi ‘nin yaptığı katliamla başlarken, filmin genel gidişatını da belirliyor aslında bu açılış. Miike kesinlikle kan ve vahşet göstermekten kaçınmıyor. Ichi ‘nin cinayetleri ve Kakihara ‘nın işkence sahneleri son derece rahatsız edici. Ichi bu noktada manga kültürünü temsil edercesine her cinayetinde bağırsakları ortaya saçıp, kesik gırtlaktan tazyikle fışkıran kanla tavanları boyarken, Kakihara ‘nın işkenceleri her daim daha yaratıcı ve gerçek manasıyla izleyeni rahatsız edecek, bakmaktan imtina bile edebileceği sahneleri barındırıyor. 

Ichi dünyayı siyah ve beyaz olarak gören, öldürmenin “ kötü “ olduğunu bilen ancak manüple edilebilir olması neticesinde, içinde ki intikam duygusuyla öldüren bir kukla... Düz anlamda, Kakihara ‘nın da söylediği gibi %100 katıksız bir sadist. Verdiği acıyla abartılı şekilde, sadizmin cinsel yönünü de gözler önüne serdiği “doyuma “ ulaşıyor; önce ereksiyon, sonrasında boşalma. Fakat, genç dimağların her mastürbasyon sonunda yaşadığı " pişmanlığı " yaşıyor. Cinsel doygunluğa ulaştığı her cinayet sonrası Ichi ‘yi hönkürerek ağlarken yakalıyoruz. 

Ichi, hikaye örgüsünde - gelişiminde kilit rol oynadığı için, backgrounduna zamanla ulaşabildiğimiz, bu nedenle de okuması daha kolay bir karakter. Artı olarak, Miike dublaj yapılmışçasına ingilizce konuşan japon eskort kız gibi subliminal mesajlar! veren porno göndermelerle bizim içgüdülerimizi gıdıkladığı gibi, Ichi ‘nin neyi neden yaptığına dair sorularımıza bulacağımız cevapları da, karakterle benzer duyguları yaşatarak sağlatmaya çalışıyor. 

Kakihara ise hikayede belirli bir kaç diyalog dışında backgrounduna ulaşamadığımız için çok daha kapalı bir kutu. onunla ilgili ilk dikkat çekici nokta patronuna duyduğu bağlılık. Bu bağlılık filmde Anjo ‘nun cesaretine duyduğu hayranlıktan kaynaklı görünmekte ilk etapta. Hatta bir noktada bu, cinsellik barındırmayan bir aşk olarak bile yer buluyor diyaloglarda. Filmin bir gore havasını barındırdığını söylemiştim. Kakihara ‘nın kendisi de dahil uyguladığı işkencelerin dayanılmazlığı yanında, aslına bakılırsa Ichi melek gibi kalıyor. Evet , Ichi katıksız bir sadist ama, Kakihara nın işkenceleri de gerçekten dayanılacak gibi değil. Ichi, intikam için saldırırken ve sonunda pişmanlık yaşarken, Kakihara birisinin canını yaktığında onun hissettiği acıyı düşünmüyor, sadece karşısındakine acı verme zevkine konsantre oluyor ve karşısındakine gerçek tutkuyu gösterebilmenin tek yolunun bu olduğuna inanıyor ve yeri geldiğinde partnerinden de aynısını bekliyor. Kakihara ‘nın patronu Anjo ile ilişkisine değinmiştim. Değinmediğim, Kakihara ‘nın Anjo ‘dan yediği dayaklarda hissettiği acıdan hoşlanması. 

Mazoşizmin katıksız tanımı bireyin kendine eziyet edilmesinden seksüel zevk alma duygusu; Anjo nun yokluğunda Kakihara ‘nın kendi kendine acı verecek, zevk organını kesme fiili ile otoseksüel mazoşizme dönerken, duyduğu iki yönlü suçluluk duygusunu hafifletir, ve bu sembolik hadım edilme, sadizmini kendi benliğine yöneltmesi ile söz konusu katıksız anlamı güçlendirir. Ancak Freudien bir tavırla, Kakihara asla saf mazoşizmi temsil etmez, film boyunca, Ichi ‘ninkilerden çok daha acımasız yöntemler sergilediği işkencelerle de görürüz ki; benliği, sadizmle tamamlanır. Kakihara ‘nın yakuzadan atılmasına rağmen, Anji ‘ye duyduğu hayranlık ve bağlılık nedeniyle bu özgürlükten vazgeçmesi temelde bu bireylerin tipik bir zayıflığı olarak okunabilecekken, bu zayıflığını sadakat adı altında gizlemesi de onun mazoşist yanını gösteriyor. “ onunla karşılaşmak için sabırsızlanıyorum “ derken Ichi ‘nin doğal olarak sadist taraf olması da, sadizm ve mazoşizmin birbirini tamamlayacak olmasından başka bir şey değil. temelde ne kadar zıt gibi görünse de, sadizm ve mazoşizmin birbirini tamamlaması gibi Kakihara ve Ichi de birbirini tamamlamaktadır, ve Kakihara, Ichi ‘nin aksine bunun farkındadır. 

Ki bunu Kakihara bile anlatıyor bize Ichi ‘nin yaptığı katliamı gördükten sonra : 
Bu katliamın insanlıktan uzak bir yanı var. çoğu insanın içinde biraz sadizm, birazda mazoşizm vardır. ama bu ichi %100 katışıksız bir sadist. onunla karşılaşmak için sabırsızlanıyorum. 
Bu cümlede Ichi ‘yi tanımladığı kadar, kendisini de ele veriyor aslında Kakihara. 
Ve duyduğu sabırsızlık... Kakihara ‘nın Ichi ‘yi arayışı önceleri intikam gibi görünürken, zamanla öğreniyoruz ki bu sabırsızlık, Ichi karşısında yapabileceklerinden duyduğu korku aynı zamanda. 

Ichi ‘nin aksine Kakihara ’yı işkence sırasında gülerken görsek bile, asla yaptıklarından “ tatmin “ olmuş, korku dahil hiç bi duygusunu açık etmiş göremiyoruz. İkisi arasında ki temel fark, Ichi suçluluğunu ve tatminini her daim abartılı şekilde gösterirken, Kakihara ‘nın duygularını görmek için onu derinine, çok iyi okumak gerekiyor. burada, Anjo 'dan öncesini bilemediğimiz için yorum eksik kalacak olmakla birlikte, Kakihara 'nın hissetmeye duyduğu ihtiyaç dahi çarpıcı. 

Miike ‘nin filmdeki alameti farikalarından biriside, tekrar olacak ama cinayet ve işkence sahnelerinde gerçekten içinizin kalkması. Kakihara ‘nın yaptıkları iç karartıcıyken bilinçli olarak kurbanlardan sadece Ichi ‘nin öldürdükleri ile bir nevi bağ kurabiliyoruz. Örneğin, patronunun dayağından ve tecavüzünden kurtardığı bir eskort kıza “ onu senin için öldürdüm. Söz verdiğim gibi " der. Buraya kadar problem yok belki ama, arkasından tam da onun dengesiz ruh halini gösterircesine “ artık onun yerine seni ben döveceğim “ cümlesi çıkar ağzından. O anda Ichi 'nin son derece naif, mutlu ve saftorik gözüken surat ifadesinden dolayı, böyle bir çıkış beklemeyiz aslında ondan. Aynı şey karşısındaki için de geçerlidir. Kadın cümlenin anlamsızlığı karşısında olan biteni çözmeye çalışırken, bizde hipnotize olmuş gibi onun kafa - göz hareketlerini takip ederiz. 

Tüm bu ince düşünüldüğüne kanaat getirdiğim detaylarla birlikte, son derece zorlayıcı ve anlaşılmaz bir sonu var filmin. Kendi adıma sevinmekle birlikte, herkesin faklı anlamlar çıkarabileceği, belki de mutlu olacağı sonu seçebileceği bir seçenek bırakmış Miike bize. Zaten kadına yaklaşımı, sadomazoşist karakterleri, kimi zaman izlemeye takat bırakmayan işkence sahneleriyle son derece zorlayıcı bir film ve başından sonuna kadar izlemeyi başardıysanız, ilk seferde bu son, sizi en azından ulaşabildiğiniz için hiç mutsuz etmeyecektir. Zamanla da göreceksiniz ki, bu filmde en son ihtiyaç duyduğunuz zaten grand final, çünkü aklınızda kalmayacak tek şey...

THE CONVERSATION


Francis Ford Coppola 'nın iki Godfather arasında çektiği, aslında bir gerilim filmi olmakla birlikte, hem politik alt metni nedeniyle paranoya sinemasının en iyi örneklerinden, hem de Gene Hackman 'ın canlandırdığı Harry 'nin karakter analizi. 



Ara ara ortaya koymaya çalışacağım gibi, film Harry 'nin vicdanı ve paranoyası üzerinden yaratılan gerilimle gidiyor. Farkı yaratan Gene Hackman 'ın muhteşem oyunculuğu. Her ifadeyi, çekingenliği, agresifliği, tedirginliği o kadar iyi ortaya koyuyor ki vücut diliyle, filmin etkisini katlıyor. Filmin çekildiği dönemlerde ki mevcut politik yapının, filmin alt metnini besleyen paranoya kavramını beslediğini de söylemek lazım. bu türün en iyi örneklerinin çıktığı dönemlerden geliyor film. Akbabanın üç günü, parallax view, başkanın adamları vb... 


Baş karakterimiz Harry Caul 'un işi devlet veya özel sektör için dinleme yapmak. Bu konuda hem yaptığı işler, hem de bu iş için kendi yaptığı teçhizatlarla da oldukça adını duyurmuş ve ünlü olmuş. 

Son görevi de, iki sevgiliyi dinlemek. Film de bu noktada başlıyor. 

Açılışın, gizli dinleme gibi bir görev olmasından hareketle, sahnede gördüğümüz bir de pandomim sanatçısı var. Görev konuşanları dinlemek, açılış sekansında da konuşamayan bir pandomim sanatçısı. Enteresan olmuş açıkçası. Daha ilk andan bununla yakaladı film beni. Durmadan insanların taklidini yapan bir pandomim sanatçısı. Konuşmuyor, takip ediyor, taklit ediyor... 

Zaten hemen ardından kadın ve erkeğin dinlendiğini görüyoruz. Kim olduğunu bilmediğimiz bu insanlar dinlenirken, ne konuştuklarının duyulmadığı anlarda, onları rahatça görsek bile konuşulanları parazit yüzünden anlayamıyoruz. Yani hem izleniyorlar, hem dinleniyorlar; seyirci olarak biz de hem izliyoruz, hem dinliyoruz. 

Dinleme için kullanılan minibüsün camları aslında tek taraflı ayna. minibüsün içinden dışarısı görülebiliyor, ancak dışarıdan içerisi görülemiyor, ayna görünümünde. Dinleme sırasında aracın aynasında makyaj tazelemek için iki kız beliriyor. Dinleme yapanlardan biriside onları içeriden fotoğraflamaya başlıyor. Tabi kızların fotoğraflandıklarından haberleri yok. hiç bir şey göründüğü gibi değil işte. buraya kadar film bizi paranoyak yapmak için yeteri kadar uğraşıyor, hele bir de konuşmalar arasında dinleme görevini yaptıranın devlet olduğu iddiası geçince etki iyice artıyor ( adalet veya hazine bakanlığı ). 

Başka bir plana geçildiğinde ise bu kez hayatına müdahale edilen Harry. Haberinin olmadığı yedek anahtarla evine girilmiş, kapısına doğum günü için hediye bırakılmış, hatta alarmı bile susturulmuş. Hediyeyi bırakan kaç yaşına geldiğini bile biliyor ( sanırım ev sahibiydi). Harry tüm bunlardan, hayatına müdahil olunmasından rahatsız olduğunu ev sahibine anlatırken telefonda, bizde onu dinliyoruz, izliyoruz. Yani Harry 'nin hayatına müdahil oluyoruz, tamda onun olmasını istemediği gibi. 

Sevdiğim başka bir sahne; telefon kulübesi sahnesi: gerilimin yükseldiği sahnelerden birisi. Harry ve işvereni arasında ki telefon konuşmasında, bir an için işin iptal edilip, bilmemezlikten gelineceği havası yaratılıyor, ki aniden kulübenin camına vurup sıra beklediğini belli eden adamın yarattığı, hemde işin bağlanıp bağlanmayacağının yarattığı gerilim, insanın bu sahneyi nefesini tutarak izlemesini sağlıyor. Telefon kulübesinin daracık olması, bu sıkışmışlık havasını destekleyen kamera açısı da durumu destekleyen diğer etmenler. Bir de karşı tarafın sesinde ki tekinsizlik ve gene Hackman 'ın oyunculuğunda ki güvensizlik ve ezilmişlik hissi. Kısacası bu sahne, biz de bir problem çıkacağı intibası bırakıyor, merak uyandırıyor. 

Buraya kadar tekrar üzerinden geçmek gerekirse, açılışta devletin – yada özel sektörün – bireye müdahalesi, Harry 'nin evinde geçen sahnede ise avcının av oması durumu ve bu kez onun hayatına bizim de dahil olduğumuz başkaları tarafından müdahale edilmesi durumları işleniyor. 

Yatak arkadaşının, mesafeli durduğu, hatta sinsice yaklaştığı sevgilisinin yanında Harry 'nin “ insanların beni sorularıyla boğmasını istemiyorum “ cümlesi, bir şeyler paylaşmaması da onun ketumluğu hakkında fikri veriyor. 

Harry 'nin dinleme sonucu elde ettiği tapeleri verip parayı alacağı sahnede, işverenin asistanı Harrison Ford. İleride görüyoruz ki müdür de Robert Duvall. 

Harry 'nin kendi mekanında kayıtları dinleyip temizlediği sahnede kadın ve erkeğin meydanda çekilmiş görüntülerine dönüyoruz. Harry parazit yüzünden kaydı her geri sarıp yeninden dinlediğinde, biz de tekrar tekrar o sahneye dönüyoruz. Her seyirde biraz daha anlaşılır duyuyoruz konuşulanları. bu da enteresan bir sinema dili olmuş açıkçası, iyi bir fikir. filmin kilit sahnesi de bu aslında. Bu çifte ne olacağını öğreniyoruz. buradaki kilit ise, filmin, harry 'nin duydukları neticesinde kesin bir kanıya varması. Film bir şekilde, hiç bir şeyin göründüğü – duyulduğu gibi olmadığına ikna edecek bizi eninde sonunda. 

Filmde müzik olarak tatlı bir piyano melodisi kullanılıyor. sahneler durağan, diyaloglar az. buda açıkçası gergin bir atmosfer oluşturulmasına yardım ediyor. 

Filmin en eğlenceli ve aslında trajikomik sahnelerinden birisi ise, bir fuar sahnesi. Bu tip gizli dinleme işi yapanlar için teçhizatların sergilendiği bir fuar. Aleni şekilde, tabiri caiz ise casusluk malzemeleri fuarı. Normalleştirilmiş, veya o dönem gerçekten çok normalmiş. Bir de görüyoruz ki, Harry aslında bu işte oldukça meşhur, en iyisi hatta. Fuarın tam adını da yazayım: gözetleme ve güvenlik teknisyenleri toplantısı. 

Kilise sahnesi ile Harry 'nin özellikle son işte, filmin başında dinlediği çiftlerin başına gelebilecekler nedeniyle vicdan muhasebesi yapmaya, vicdan azabı yaşamaya başladığını görüyoruz. Ki aynı vicdan muhasebesi etkisini, başlarda teslim etmeye çok istekli olduğu kayıtları vermek için yeni randevu talebine, bu kez “düşüneceğim” demesinde de görüyoruz. Harry 'nin kendi ahlaki muhasebesini yaparken sarf ettiği “ onları her yerde takip ediyorum, hiç korumaları yok “ cümlesi aslında devlet hatta özel sektör adına da bir ahlaki değerlendirme, sorumluluk sınırı betimlemesi. 

Film ilerlediğinde ses kayıtları Harry 'nin elinden çıksa bile, Harry 'nin sevgililerin başına gelebileceklerin vicdani yükünü taşıdığını görebiliyoruz. 

Son yarım saati gibi izleyene çok büyük gol atan filmde, artık iyiden iyiye av durumuna düşen Harry 'nin dinleme cihazı ararken darmadağan ettiği evini kamera izlerken, bir kez daha bu izlemeye bizi de ortak eder. 

Harry saksafon çalıyor. Oldukça güzel bir piyano melodisi ana tema iken, Harry 'nin bu tema üzerine saksafon çalması, güzel bir detay aslında. Filmin müziği bile, filmin içinden geliyor bir anlamda ara ara. Bunun harici tema müziği oldukça minimal. 

Bir de otel sahnesi var, hatta banyo sahnesi. Hafif Hitchcock 'vari. Neyle karşılaşacağımızı bilip, bir türlü göremememiz yüzünden iyice geriliyoruz, oldukça beğendiğim, yüksek etkili bir sahne. 

Filmin kapanış sekansı bana kalırsa en iyilerden birisi. Doğrusu muhteşem bir sonu var filmin sinema dili ve tekniği olarak benim gözümde. 

Film enfes bir film, harika bir gerilim filmi, harika bir paranoya sineması örneği ve Gene Hackman gerçekten izlediğim en iyi oyuncu performanslarından birisine sahip.


27 Şubat 2015 Cuma

JOHN WICK



Filmle ilgili artı ve eksileri alt alta yazsak, şöyle bir liste çıkar herhalde.
eksi hanesinde :

  • klişe bir konu 
  • derinliği olmayan karakterler
artı hanesinde : 
  • yakın dövüş kareografisi
  • özellikle john 'un silah kullanımına getirdiği yenilik
  • video klip estetiği
  • oyuncu kadrosu
  • özenli görsellik ve buna bağlı atmosfer
  • müzikler
Aksiyon filmi olmasından mütevellit, senaryo, hikaye ve karakter derinliği olmaması zaten bilinçli bir tercih olarak değerlendirilebilir. Bu nedenle, kaale almaya bile değeceğini düşünmüyorum. Kaldı ki, sırtına aksiyona dayadığı için, böyle bir beklenti de oluşturmaması lazım. çizgi romanlarla organik bağı olduğu varsayılarak, abartılı karakterleri de rahatça göz ardı edilebilir.

Lakin artı noktasına yazılmış tüm noktalar, filmi bana kalırsa son yılların en stilize işlerinden birisi haline getiriyor. Filmin yönetmen tarafında matrix serisinde de dövüş kareografileri - dublörlük taraflarında da yer almış isimler olması da, keanu reeves 'in bilinçli bir seçim ( karşılıklı olarak ) olduğu algısı yaratıyor.

Film daha öncesinde hatırlamadığım kadar iyi silahlı çatışma ve yakın dövüş sahnelerine sahip. Elbetteki özellikle yakın dövüş estetiğinin, matrix 'le bağı olduğu hissediliyor. Bu konuda kesinlikle nefis bir film. Belki sık tekrarlandıkça yada filmin tekrar izlenmesinde, özellikle çoğu yakınlaşmanın head shot ile bitiyor olması sıkıcı olacaktır, ancak ilk izleme esnasında kesinlikle etkileyici bir tecrübe.

Filmin geneline hakim bir video klip estetiği var ki, özellikle bangır bangır müzik altında geçen gece kulübü sahnesinde doğal olarak tavan yapıyor bu. filmin atmosferine de pozitif katkı yapan bu anlayışın tek aksadığı noktanın otel sahnelerini düşünüyorum. Otel, filmin bu sıcaklığının aksine daha soğuk sunulabilseydi - ki otel yöneticisi rolünde ki lance riddick bu iş için biçilmiş kaftan ve o havayı veriyor kesinlikle - eminim ki daha da eşsiz bir film çıkabilirmiş ortaya. Bir karakter olarak otel, daha distopik, hatta sin city 'ye çalan bir hava aratmadı değil. Bu soğukluk - ve kara mizah etkisi - yemek için yer ayırtma bahanesiyle aranan temizlik şirketi karakterlerinin kendilerinde yakalayabiliyoruz misal.

Her şeye rağmen filmin görsellikte yakaladığı özenli tavır, sıkça kendisini belli ediyor ve arada john 'un karısını şemsiye ile uğurladığı ve defoe ile konuştuğu mezarlık, köpeğini gömdüğü veya arabanın ilk gittiği tamircinin rus mafya babası ile telefonda görüştüğü sahnelerde olduğu gibi, altın oran misali örneği kurallardan da faydalanılan çok güzel resimler yakalanmasını sağlıyor.
Kısacası görsel olarak doyurucu, eşine az rastlanır kareografilere sahip, estetik, iyi oyuncuların yer aldığı ve stilize bir iş John Wick.